|
|
|
ÖLÜM DE BİR LİMAN…
Aziz ŞEKER
Sitemiz Yazarıdır.
Yalnızlığa
resmini çizdim “Ölüm nedeni bir kadındı…” dedi. Sonra sesi kırıldı, belirsizleşti, sustu… Gidip geldi avutulmaz bir yalnızlığa. Gözleri soldu, teninden can çekilir gibi oldu. Dokunsan yaprak gibi kırılacak, parçalanıp dağılacaktı oracıkta. Karşısında oturuyordum. Kalkıp yürümeye başladım. Yaşanan sonbahar her şeye keder olup sinmişti. İnsana hüzün veren dokunaklı bir sarartıyla desenlenmiş olan kentin göğü huzursuzdu. Kentin üstünden ufka doğru uzaklaşan yorgun kuşlar, bir gün insanoğlunun elinde türlerinin sonlanacağını dahi bilmeden özgürce kanatlanıp uçuşuyorlardı. Çünkü gittikçe umutsuzlaşan insanoğlu birbirinin gözünü oyuyordu, birbirinin umudunu bitiriyordu… Çıkıp gelmişti arkamdan. Sokulgan sokulgan yanımda yürüyordu. Gözleri yerdeydi. Dönüp omuzlarından tuttum. Gözlerini kaldırdı. Yüzünü bir beyazlık kaplamıştı. Bakıştık bir süre ne aradığımızı, ne kaybettiğimizi bilmeden. Ağlıyordu… “Ben suçsuzum” dedi. “Ölüm nedeni bir kadındı, çevresindeki herkes biliyordu bunu. Sen de biliyordun. Yanımda öldürmeseydi kendisini, bu kadar yüklenmezdiniz bana. Her şey kısa sürdü. Ölümü de. Hiçbir şey yapamadım. Ben öldürmedim onu!” Bakışlarımdan ürkmüş olacak ki, gözlerini tekrar yere indirdi. Konuşmak istemiyordum. O da farkındaydı. Yinede konuşmak için çırpınıyordu. Vicdanı dürtüsel olarak aklamaya çalıştığından yaşadıklarını, yüreğinden çıkan sözcüklere güç geçiremiyordu. Bense inandığım şeye inanmak istemiyordum. Onun ölümüne… Yoksa Mustafa’yı tanıyordum. Her şeyini kaybeden bir insan, yanında mutlu olduğu bir insanı öldürebilir miydi? Ölümüne tanık olması dahi şuan yaşadıklarının nedeni değil miydi ki? Sormadım, hep o konuştu. Sesi yanık bir ezgi; gıcırdayan bir keman sesi gibi dalgalı ve yitik geliyordu: “Hiçbiriniz anlamak istemiyorsunuz, o evli kadınla birlikteydi. Kadın hem eşini hem de onu seviyordu. Ondan da hamile kalmıştı. Eşi nasıl olmuşsa hissetmişti. Nazım da kadından ayrılamıyordu. İlişkileri er geç duyulacaktı. Kendisi anlatacaktı. Kadınsa Nazım’dan hamile kaldıktan sonra vazgeçti. Bir gece birliktelerken kadın, Nazım’a ilk çocuğunun da bir başka sevgilisinden olduğunu söylemişti. Kocasıyla arasında kopması mümkün olmayan bir sevgi varmış. Hiçbir sevgilisi bu bağı koparmayı başaramamış. Aldatılmasına rağmen kocası da kendisini terk edip gitmemiş. Nazım o kadını sevdi…” Dinlemediğimi görünce sustu. Koşmaya başladı. Anlamsız anlamsız bağırarak tıkanıncaya kadar koştu. Yorulunca yıkılıp kaldı olduğu yere. Yanına vardığımda soluğu kesilecekmişçesineydi. Gözleri yaş içinde parlıyordu. Başına eğildim. Saçlarını okşadım. Körük gibi inen göğsü ölen bir insanın son anlarını andırıyordu. Az bir vakit sonra canlandı. Göz yaşlarımı tutamamıştım. Gözlerim susuyordu… “Annem gibisiniz! O da babamın öldüğüne inanmadı hiçbir zaman, bizi de öldürdü kendisiyle beraber, bizi de yok etti kendi yaşamıyla birlikte…” Kendi acılarından bahsetmezdi. Geçmişini yakınında duran insanlar bile bilmezdi. Yurtlarda yetişmiş olması yetiyordu ona soru sorulmamasına. Yurt çocuğu demek umutsuzluk demekti birazda… “Annen mi, annen yaşıyor mu?” dedim bir şaşkınlıkla. Hata yaptığı yüzüne vurulmuş bir çocuk masumiyetinde dalgınlaştı bir anda. Küsüp içine kapandı. Tüm hayatının gizi “annem gibisiniz” demesinin altındaydı sanki. Çöken karanlığı bile irkilten bir sesle: “Annem burada, burada yaşıyor. O deli, işte. Bu şehrin erkeklerinin kovalayıp durduğu, kaç çocuğu olduğu bilinmeyen o kadın…” dedikten sonra Kızılırmak’a doğru aldı yatırdı. Gözden ıradı. Karanlığa yırtık siluet gibi dağıldı, karışıp kayboldu her bir parçası. Anlam arayarak yaşamak, insanın yanılgısıydı. Yaşam insana aldırmadan sürüyordu. Yaşam, insandan güçlüydü. İnsan yaşama tutsaktı. Bazen yaşamından çıkarmaya çalıştığı duygular insana yeni baştan ömre başla dese de, insan kendi sonunu biliyordu. Yalnızdı. Elde yalnızlık da kalsa gözleriyle cellat da olsa yaşananlar bir yerde yaşamı umuda, sevgiye de biliyordu. Ve doyurmuyordu hiçbir zaman ölüm yaşamı… İnsan ancak yaşayarak insan olarak kalabiliyordu. Ve umut bir kez yoklar penceremizi, gözyaşı bir kez ıslatır acılarımızı / son kez bakılacak kadar yaşama / her defasında sevilir bir sevgili / ertelenmeyecek kadardır düşlerin saltanatı ömrümüzde… Büyük ve umutludur her beklenti / kaçtığımız karanlık sokaklardan / süzülüp düşen anılarda bile… Umut etmeyi ne vakit öğrenirsek / yalnızlık o vakit kırar kelepçelerini… Birkaç eski zaman yapısıyla kutsanmış tarih kokan bir perdenin arkasına kurulmuş olan şehrin merkezinde gideceği yeri olmayan bir bencillikle geziniyordum. Şehir uzakta duruyordu. Alıp başını giden kimliksiz uçurtmalar yükselerek bir eski Ermeni manastırının üzerinden, askerlik ediyordu mesut olmayan bu şehre. Ayıplanan ölümlerle hep idama tütün çiğnetirken limansız serüvenciler, küfürler dağılıyordu alnında tarihin ellerinden tutmuş olan bu şehrin. Kaybedilmiş bir hatıraydım şehrin ürperten soğuk gecelerinde. Bir sonbahar yağmuru karanlığın yüzünden akarak şehri ıslak bir perdeyle sarmalamış uyutuyordu. Hayat geç kalsa da bazen, öpüyordu insanı her seferinde gözlerinden... Su birikintilerine, kırık kaldırım taşlarına, yoldan geçip giden lüks otomobillerin karanlığa yansımalarına, ıslanmış yaz otlarının, duvarsız kalplerin, ihanetini kin kusan dostlukların enkaz anılarına tükürüp gezenlerin, bir köşeye yıkılıp kalmış alkoliklerin, küf kokan apartman girişlerinin, hep sevilen yaşanmayan düşlerin, yorgun geçen hüzünbaz gecelerin, belki şehirde bir umut bulan serserilerin, caddelere düşen hayal kırıklıklarının, gülümsemesini yitirmiş yüzlerin, korkusuz sonların, yasak sevgililerin, hangi ağızda ne tür duygularla ezildiği binmeyen sigara izmaritlerinin, mecbur yaşantıların, cılız haykırışların, intiharı düşünen aşkların, sinsice dolaşan yoksulluk sızan kalplerin, umutsuz kalmış mağlup gölgelerin üzerine basa basa, yalnızlığın arkasından ay sarısı saçlarıyla bir kadın yürüyordu. Gözlerinde mavi bir ipilti büyüyüp dağılıyordu deli bir sevdaya… Sevda yakıyordu damarında akan kanı. Varlığını içine alan ıslak karanlık; dokundukça saçlarına, saçları dalga dalga esiyordu anılardan kalmış bir kokuyla… Yağmur kadının kokusunu alıyordu. Yağmur kokuyla yağıyordu. Şehir öptükçe dudaklarından yağmuru içimden bir şiir dökülüp düşüyordu geçen zamanın bende bıraktıklarına: Yangındı yüreğim külünü savurup duran / geri dönüşü olmayan zamanlarda / ömrümdü gece / nereye gideceğini bilmeyen / hep yalnızdı yalnızlığa resmini çizen / ve her seferinde yeniden yenilerek gül diyen… başlar gibi biter bir aşk/ her ikisinde de/ suya düşmüş bir yürek ağrısı / bir kuşun sanki hep son kanat çırpıntıları / öpüşler buğuluyken susar / gözler sevgisizken yaşarır / ömürdür her seferinde küle döner uğuldayarak / imgesini yitirmiş düşlerde… Başlar gibi biter bir aşk / soluğun kanıyla yazılır şiirler / her ikisinde de / suya düşmüş bir yürek ağrısıyla yaşanır ayrılıklar sevdalar… İnsan yaşamadıklarıyla sorguluyordu umudunu, erteledikleriyle kırılıyordu insan, insan bu nedenle umutsuzdu. İnsanın ufkunda çürüyen insanlığa yakılan ağıtlar savrulup duruyordu. Nazım’ın canına kıyacağını ben de biliyordum. Ölmeye karar veren bir insan, ne kaybetmiş olabilir ki, ölümle eş olabilecek. Ölmeden bir hafta önce, Kızılırmak nehrine atmıştı bedenini. Boğulmamıştı. Ölmediği için ne kadar ağlamıştı. İşte o vakit fark etmiştim. Hayatındaki oyun onu yok ediyordu. Tren köprüsünden nehre atlamadan önce söyledikleri geldi kulaklarımdan girdi, yüreğimi çevreleyip bir duman gibi dolaştı: “Söyle ona, söyle!... Mavi bulutlarda kırmızı atlaslı şatolar onu bekliyor. Söyle duysun, ben onda kaybettim.” Nefesi kesilinceye kadar kelimelerini tüketiyordu duyguları. Doğuya giden bir tren parça parça gürültülerle gelip raylar üzerinden geçiyordu. Bu esnada Nazım’ın sesini de alıp götürüyordu. Bense korkuyordum. Tren geçip gittikten sonra onu orda göremeyeceğimden. Ölümdü insanı umutsuz bir karanlığa sürükleyen… “Bulabilir miyim onu bir başkasında, bir başkası kalbimi söküp alabilir mi? Söyle duysun, affetmiyorum onu, kalbimin kara gözlü cerenini ölüm de affetmeyecek!..” Ve birden atladı bulanık akan nehre. Gözden kaybetmeden koşup durdum nehir boyunca. Ne olduysa ötelerde nehrin kıyısına sürüklenmiş çamur içinde ağlarken gördüm onu. Kollarıma alıp “ölüm bir liman değil Nazım!..” dedimse de o kendi kararını vermişti. Ölmek istiyordu. Kendisinden kaçıyordu.
Çekip gitti sonbahara
benzeyen bir ayrılıkla içimizden…
|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|