|
|
OLMAK
YA DA OLMAMAK
|
Sosyal
Hizmet Uzmanı Rıza ELİTOK
secesme@hotmail.com
Sitemiz Yazarı
|
Zorunlu
olarak yaşanan sessizlik, yalnızlık insanın kendisini bilip tanımasında
yardımcı olacak mı acaba?…
Hırçın, sanki bir türlü ehlileşemeyen ruhun dizginlerini tutamamak.
Düşmek ve tekrar ayağa kalkma, dizginleri tutma çabası. Ama güçsüzlük ve
yeterince tutunamamak…. Tutunamamanın insanda yarattığı acizlik, zamanla
benlikte silikleştiren ve hiçleştiren bir zehire dönüşebilmektedir.
İnsanın kendisi ile verdiği mücadelede tekrar ve tekrar yıpranması,
yorulması ve eli boş dönmesi. Tıpkı karşısında can çekişen yaralı bir
atın, can çekişlerine son vermek üzere ruhunu çekip vurması. Ve geride
yaşamın ağır yükünden başka bir şeyin kalmaması. Ne acı, ne umut…Sadece
koca bir anlamsız “HİÇ” dışında. İnsanın kendisine karşı mahçup olması,
başkalarına karşı mahçup olmasından daha acı vericidir.
Öteden beri; bir gruba, topluma, bir yere ait hissedememek kendini. Bazı
zamanlar olur ki, ortalıkta kayıtsız ve tasasız dolaşan “insancıklar” ın
küçük mutluluklarına imrenmekten insanın kendini alamaması. Bu durumda
kendi çelişkilerine hayret etmesi, kendisi ile alay edip ve küçük
mutlulukları bile göremeyecek kadar var oluşun dipsiz kuyularında ne işi
olduğunu kendi kendisine sorması. “Çivisi çıkmış dünya işte! Ne olacak.”
Kendi durumunu izah etmede uygun kelimeleri bulamamak, ya bu durumu izah
edecek kelimeler yok, ya da o kelimeler bir yerlerdeydi ama
bulunamıyordu. Hayatta çoğu insancık altın ve para arar iken, çok az bir
insan kendisini anlatabilecek kelimeler ve hayatta kendisi ile
özdeşleştirebileceği semboller, göstergeler, izler arar. Oysa insan,
hiçbir zaman kendisini gerçekten bilemeyeceğini sezer. Zaten
insanoğlunun var oluş nedeni, kendisini sonsuz araması ve adım adım
sonsuz bir keşfediş içinde görmesi değil midir? GOETHE’nin dediği gibi “
İnsan kendini yalnızca insanda tanır.”
Yol alan adam, kendisini arama sürecinde bir gün Mihail Nuay-me adında
yine kendisini aramakla mükellef ve yol alan bir şahısla karşılaştı.
Mihail ona şöyle dedi;
“Etrafımdaki insanlar, kaynayan ordu haline gelmiş; her adımını, her
hareketini kontrol ediyor ve her nefesini sayıyor. Öyle ki önemsiz dahi
olsa bir kere tökezlesen alay ederek ve bağırarak:
‘Bakın! Bakın! İşte olgunluk isteyen kişi! Tökezliyor ve yerlerde
sürünüyor. Bizden daha fazla yükselebileceğini zannediyordu, oysa bize
tutunuyor. Bize şehvetin kölesi derken, kendisi şehvete teslim olmuş
durumda. Kaç kez nasihat ettik, fakat söz dinlemedi; ona engel olmaya
çalıştık, ancak engel olamadık. Biz, etin ve kanın karşı konulamayacak
bir efendisi var dememiş miydik? Fakat bize inanmadı. Etin ve kanın
üstesinden gelebileceğini zannetti. Şimdi çeksin gururunun cezasını’
diye bağırıyorlardı.
İnsanlar en çok kafeslerinden kaçıp kendilerinden daha uzakta uçan
birini görmekten nefret ederler. Ve yine onları hiçbir şey, o insanın
şuurunu kaybedip yenilmesi veya kafesine geri dönmek zorunda kalmasından
daha fazla sevindiremez. İşte bu yüzden engebelerle dolu o yolda,
olgunluk isteyene daha ilk tökezleyişinde küfrederler.”(1).
Yol alan adam Mihail’i çok iyi anlıyordu. Çünkü yoldaştılar. Kendisinden
de nefret ediyorlardı, kafesten uçup onlardan uzakta uçtuğu için, yol
aldığı için. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi hareket etmediğinden;
bencillik, yapaylık, samimiyetsizlik ve ilkesizlik üzerine kurulu
dünyalarına mesafeli olduğu için. Durağan, donuk, aşağılatıcı ve
geriletici, çirkef ve yoz bağımlılıklarına dahil olmak istemediği için
her fırsatta yüzüne kusuyorlar hınç ve öfkelerini. Tökezlemesi için,
onların inadına gideceği yolda tökezlemesi için fırsat kollayacaklar,
kafese yeniden dönmesi için çabalayacaklar. Ve ilk tökezlemede anında
bağıracaklar; alaylı, sinsi, hin ve bayağı biçimde. “Al işte! Demedik mi
biz sana, bu çirkeflik böyle gelmiş böyle gider. Oysa sen bu karanlıkta
bir ışık arama cüretini göstermeye çalıştın. Ama ne oldu? Yalnız kaldın.
Yalnızlık, yoldan çıkanın ruhunu kamçılayan kırbacıdır. Yalnızlığa
mahkûm ettik seni! Aslında sen yoldan çıkarak kendi kendini
yalnızlaştırdın. Yalnızlığın ve sessizliğin içinde boğulup gideceğini
göremedin. Ve nihayet bul yolda tökezlediğini görerek bunun haz ve
coşkusunu yaşıyoruz. Ve nihayet kaçtığın yere geri döneceksin! Bize
döneceksin!”
Yalnızlık, bir çoğumuzun bildiğinin aksine bir anti sosyallik ya da
iletişim kuramama durumu değildir. Modern insan, yaşadığı zamana koşut
olarak yalnızlığın içine itilmiştir ister istemez. Hem de geçmişe göre
fazlası ile(geçmişe nazaran devasa kitle iletişim araçlarına
rağmen).Modern insan için tercih edilen bir başka yalnızlık da pisiko-sosyal
bir direniştir. Rutin olana, monotonluğa, sıradanlığa ve sunulana,
reklam edilene, pazarlanana karşı bir direniştir. Tek kişilik bir
duruştur. Bir kimsenin “ben yalnız biriyim ” demesi onun yalnız olduğu
anlamına gelmez. Ya da “ben aktif ve sosyal biriyim” demesi ile de
sosyal olduğu anlamına gelmez. Şu bir gerçek ki; kalabalıklar içinde
yalnız ve yalnızken de hayatla sımsıkı ve iç içe olunabilir.
Yüzyılların içinde en bayağı, rezil ve basit devrini yaşayan
modernitenin kendisidir. Yaşanan ve yaşatılan modernlik değil aslında;
trajik saçmalıklar yığını, kitlesel histerik hastalıklar, aptallaşan
mantık, çağın sorunlarına kör düğüm olmuş budala ve şaşkın düşüncenin
hezimeti, hobi ve gündelik eğlenceliğe dönüştürülen varlıksız felsefenin
içler acısı hali, marka oburu olmuş insan- dışılığa kaçıştır yaşanan…Heidegger
der ki; “ Faaliyetlerimizde var olana ne kadar bağlanırsak, var olanın
eriyip kaybolmasına o nispette engel olur ve o nispette hiçlikten
uzaklaşırız. Fakat o nispette emniyetle de kendimizi mevcudiyetin dış
alanına hasır etmiş oluruz”.(2) Devamlı bir “hiç”likte yaşayarak yol
alan kişinin yaptığı hata ise, mevcudiyetin dış alanına kendisini
emniyetle hasır edememesi, dolayısıyla boşluktan kurtulmak için ya var
olana göbekten bağlanarak sıradanlaşması, ya da sıradanlıktan
uzaklaşayım derken var olandan hepten kopup hiçleşmesidir. Mesele olmak
ya da olmamak değil aslında; mesele “olmak” iken aynı zamanda “olmamak”
ı da hissedebilmek, kısmen olsa onu yaşamaktır.
Eğer aşk bulunamıyor ve hissedilemiyorsa, bir çok şey yitirilmiş ya da
ihmal edilmiş olabilir. Duyguları ve hisleri günlük yaşamın mantığına
vurduğumuz oranda; aşk, sevgi, ütopya, umut gibi duygulanımlar da
zamanla silikleşip yok olmaya yüz tutabilir. Bu durum, insanın
doğallığında var olan yaşam pınarının zamanla kemikleşerek dışa
vurulamamasıdır. Bu nedenle duygu ve hislerin araçlarını günlük hayatta
kullanmak daha da önemli bir hale gelmektedir. Bu araçlar; zengin bir
edebiyat, hayatın damarlarında dolaşan şiir ve müzik, tarih, felsefe,
kültür ve sanat olabilir. İnsan bu araçlar üzerinde aklıyla yüreğini
dengede tutabilmelidir. Ne yoğun bir akıl tutulması, ne de histerik bir
duygulanıma kapılmadan dengede durabilmektir önemli olan. Çünkü bu
denge, “hiç” likle “sıradanlık” ın ortasında sınır görevini gören bir
dengedir.
Varlık enginleştirilmeli, zaman ve mekâna yayılmalıdır. Anlık ve geçici
olanda takılıp kalmak sığlaştırır ve donuklaştırır varlığı, anlık
dışında bütünüyle geleceğe yayılmakta ayakları yerden kesebilir. Bu
yüzden varlık, orantılı olarak yayılmalıdır zaman ve mekâna. Var olana
ne en uzak, ne de en yakın. Hem uzak hem yakın kalabilmektir önemli
olan.
Modern zamanlar; insanda var oluşsal tahribatlara yol açıyor. İnsanın iç
dünyasının kemiren ve onu yozlaştıran bir etkiyi güçlü bir biçimde
hissettiriyor. Bu da çağın temel belirtilerinden biri olan şizofreni
başta olmak üzere bir çok psikolojik biçimlere bürünebiliyor. Deliliğin
ne olduğunu ya da ne olmadığını söylemek için onu bilmek gerekir. Bu da
ölümden sonranın bilinemeyeceği bir durum gibi bilinemez. Bir delinin
dünyasını, onun hissettiklerini ancak tahmin etmeye çalışabiliriz. Fakat
kesin olarak bilemeyiz(kesin olarak bilinen bir şey var mıdır ki?). Bir
deliyi anlamak için empati kurmakta zaten bir saçmalıktır. Zihinsel
tahribattan kaynaklı deliliğe belki kısmen de olsa sınır çizilebilir.
Ama ruhsal deliliğin sınırları nerde başlar ve nerde biter bilinemez.
İnsan yaşadığını hissettirse de, bir çok şeyi bir çok kişi ile paylaşsa
da yine de kendi iç dünyasında gizli olan bir şeyler mutlaka saklıdır.
Bunlar şimdilik söze dökülemez ve belirsizdirler. Üzerlerindeki sır
perdesi henüz dağılmamıştır. Bizler bunları sadece sezeriz ama tam ne
olduklarını ya da olmadıklarını bilemeyiz.
“ Hayat yolumuzun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum. Çünkü
doğru yoldan ayrılmıştım. Hey hat! Anımsadıkça hala korkumu yenileyen bu
ormanın; yabaniliğini, sarplığını ve sıklığını tanımlamak zor iş. Bu o
kadar acı bir şey ki, ölüm ondan çok daha az acıdır…
Sözlerini yeterince anlayabildimse korku senin ruhunu lekelemiş; korku,
insanı kimi zaman öyle ezer ki her türlü soylu girişimden vazgeçirir.
Tıpkı yanıltıcı bir görünüşün, hayvanı huylandırıp şahlandırması gibi...
Bilmez misin ki, insan olgunlaştığı oranda zevki ve azabı daha güçlü
hisseder…”(3)
Kaynakça
Arkaşın Günlüğü, Kaktüs Yayınları.
Metafizik Nedir?, Heidegger.
İlahi Komedya, Dante. |
|
 |
|
|