|
|
Hep "di"li zamanla
söz ettim Deniz’den. Çünkü Deniz çok uzaklarda; Finlandiya’da bir süredir. O
"derin" arkadaşımı, Deniz’i çok özledim. Sevgili Deniz... 23 Nisan Bayramın
kutlu olsun... Bayramların çok olsun... İyi bayramlar sizlere de...
O yıllarca beklenilen ve doğması için büyük çaba harcanan bebeklerden biri.
Annesi karnındaki hazineyi korumak için aylarca yattığı yerdeki pencereden
dışarıdaki hayatı seyretti. Kalkmasına izin verilmediğinden onlarca komedi filmi
izleyip, kesmeşeker modelli battaniye ördü bebeği karnında büyürken.
Deniz’le arkadaşlığımız o günlerde başladı. Ellerimi annesinin karnına
koyardım, o da bana attığı küçücük tekmelerle yanıt verirdi. "Aaaaa" diye
bağrıştığımızda da kocaman bir tekme atarak oyuna dahil olurdu.
Deniz'in bebekliği
Annesi ve doktoru onun doğanın en çetin mücadelesi olan doğum mücadelesini
vermesi yerine kolayı seçip sezaryanla dünyaya gelmesini isteyince; hep bundan
böyle de olabileceği gibi işi kolaylaşıvermişti.
Sakin, huzurlu ve keyifli bir bebekti; kızımız Deniz. Görmediğimde özlüyor,
büyüyüp serpildiğini gözledikçe mutlu oluyor, onu uyurken izlediğimde
dinleniyordum.
Benim kocaman sesimi tanıyıp aranmaya başlar; karşısında saçma sapan hareketler
yapıp, tuhaf sesler çıkarmama kendince tepki vererek oyunu sürdürürdü.
Yedi-sekiz aylıkken karşılıklı dedikodu bile yapar olduk. Ben anne-babası
hakkında atıp-tutardım, o da mırıl mırıl kendi düşüncelerini söylerdi.
Konuşmasını yanımızdakilere tercüme ettiğimde; arkadaşlığımızı kıskananlar
olurdu.
Bazen birlikte Kuğulu Park’a kaçardık. Dondurma yalayan çocukları gördükçe
bizimki de boş boş yalanırdı. Sonra ben onu külahta ballı süzme yoğurt yedirmeğe
alıştırdım; anasına inat.
Etkinlikleri Deniz'le yapmak
Erken yürüdü. İnce kasları çok çabuk gelişti. O güzelim parmaklarıyla karpuzun
çekirdeklerini temizler, spagetti makarnayı avuçlayarak yer, marakas olarak
kullandığımız pet şişenin içindeki nohutları tepsiye döktüğümde tek tek şişeye
doldururdu. Vücut dili çok erken geliştiğinden, konuşmak için acele etmedi.
Ne kadar gürültülü ile kirlilik yaratan ve de keyif veren etkinlik varsa ikimiz
birlikte yapardık. Banyo duvarındaki seramikleri tuval olarak kullanıp, sulu
boya resim yapmak, balkonda yerlere resim kağıdı serip, parmak boyası yapmak
gibi. Her türlü ses çıkarabilecek tehlikesiz objeyi masaya dizip, bagetlerimizle
envai çeşit ses çıkararak yaptığımız bestelerin üzerine çığlık ve
kahkahalarımızla güfte yazardık.
Oyuncaklarıyla kendini öyle güzel oyalardı ki... Dünyayla ilişkisini kesip,
dakikalarca elindeki arabanın, bebeğin her detayıyla ilgilenirdi. Geri
bırakırken "Üzülme; seninle daha sonra tekrar oynayacağım" derdi adeta. Oyuncak
deryasında büyüyen, ancak oyuncaklarına asla zarar vermeyen bir çocuktu.
Ben onun "Şato"su, o benim "Denizkom"du. Hep yaşının çocuğu oldu; ne büyük ne
küçük. Kurallara ama sadece kendisiyle birlikte karara bağlanan kurallara uydu.
Arkadaş ilişkilerinde sürdürülebilirliği tercih ettiğinden araya hep mesafe
koydu. Vurucu-kırıcı- parçalayıcı kuzeni evlerine geldiğinde hep uykusu geldi.
Canı istemediği hiçbir şeyi yapmadı ama zorunlu yapması gerekenleri de -okul
ödevleri gibi- sorgulamaksızın yerine getirdi. Uyku saatini birer-ikişer dakika
iteleyerek, yarım saat kazanarak bu süreyi bilgisayarda değerlendirmeyi başardı.
"Deniz fıkraları"
Kendini mutsuz edecek şeylerden hep kaçtı. Anne-babası tartışırken kendisini
odaya kilitledi, a’nanesi hiç sevmediği kabak yemeğini zorla yedirmeğe
kalkıştığında da ağzını kilitledi. Hep derin ve komik bir çocuk olduğundan
sürekli "Deniz fıkraları" anlattık birbirimize. Örnek mi?
Mesela... Babasının tamirden yeni çıkarttığı arabayla evlerine giderlerken
eşinin servise 200 YTL ödediğini öğrenen annesi "Bıktım bu arabanın çıkarttığı
masraftan" deyince bizimki; "Annecim sen üzülme... Babam seni ‘Fıat Brava’ya
bindiriyor ama ben büyüyünce sana jeep alacağım" diyor.
Mesela... O akşam iki aylığına yurt dışına görevli olarak gidecek babasına,
annesinin bazı kaygılarını aktardığını duyunca: "Bak anne! Babam ekmek parası
için bu göreve gitmek zorunda. Bunun için üzülmene gerek yok. Ama, illa ki
üzüleceksen; senin için yapacağımız bir şey yok" diyebiliyor.
Annesine "Yaa, anne; ben okumasam da sen bana diplomanı miras bıraksan; ne güzel
olur... Anne-kız ikimiz de eczacı oluruz böylece" diyen Deniz; tüm hikaye
kitaplarını ona hediye etmek isteyen kuzenine de "Yok almayayım... Sonra okumak
zorunda kalırım" diyebiliyor.
Deniz geçen yıl ilkokula başladığında ilk zamanlar uyum sağlayamadı doğal
olarak. O günlerin bir öğle teneffüsünde bahçede dalgın dalgın otururken Çağrı
adındaki arkadaşının "Büyükbabamın Edirne’deki günebakanları gibi niye boynun
bükük" dediğini bize -aslında ilgiden memnun, ancak yansıtışı- kızgınlıkla
anlatmıştı. Bu olay sonrası ona "Denizebakan Hanım" adını takıp öyle
seslendiğimde hep yalancıktan sinirlendi.
Deniz: Sevgilime şarkı söylüyorum
Geçen yıl, gönül yaylarının gevşediği Nisan-Mayıs aylarıydı. Bizimki, okul
çıkışı gittiği etüt merkezindeki arkadaşı Can Ali’ye aşık olmuş. Koridordaki boy
aynasının önündeki sandalyeye çıkıp bir yandan saçlarını sallayıp diğer yandan
avaz avaz "Duyduk duymadık demeyin / CanAli’ nin her yeri şekerden / Dudakları
şekerden / Yanakları şekerden" diye şarkı formunda bağırmaya başlayınca yanına
gelen annesinin şakacıktan "Sen ne diyorsun" demesine en sevimli ve şımarık
haliyle "Sevgilime, CanAli’ye şarkı söylüyorum" demiş.
Okulun düzenlediği yıl sonu balosuna "Gider de eğlenemezsem, paramız boşa gider"
düşüncesiyle gitmek istemeyen kızımıza annesi "Böyle düşüneceğine eğlencenin
tadını çıkarmayı hedeflesen" deyince yanıt çok hoş: "Olabilir. Deneyeceğim."
İlkokul çağında çocuğu olan tüm anneler gibi Deniz’in annesi de geçen yıl her
hafta sonu bir doğum günü partisine taşımaktan, sürekli birilerine hediye
aramaktan helak oldu. Kızının gideceği partinin adının "Koş-Coş Partisi"
olduğunu davetiyeden öğrenen babası "Kızım tamam koş, coş da; sakın taşma emi"
demiş.
O ara süslenmeyle meşgul olduğundan babasının söylediğinin üzerinde durmayan
bizimki yolda annesine "Bana ‘taşma’yı öğretmediniz ki... Nasıl taşacağım şimdi
ben" diye mızırdanmış.
Deniz'i çok özledim...
Hep "di"li zamanla söz ettim Deniz’den. Çünkü Deniz çok uzaklarda; Finlandiya’da
bir süredir. O "derin" arkadaşımı, Deniz’i çok özledim.
Bu gün kendime Deniz’in deyimiyle pisleğen –fesleğen- çiçeği aldım kocaman bir
saksıda. Ona bakarak yazıyorum bu yazıyı.
Sevgili Deniz... Bayramın kutlu olsun... Bayramların çok olsun...
Sevgili Deniz’ler; iyi bayramlar olsun size de... (ŞD/GG)
http://www.bianet.org/ Sitesinde
yayındadır.
|
|