|
|
|
|

|
NİHAT TARIMERİ İLE
TÜRKİYE’DE SOSYAL HİZMET
ÇOCUK ve GENÇLİK HUKUKU ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ (1)
(İzmir-Urla 2010)
|
|
Aziz ŞEKER: Kendinizi kısaca
tanıtır mısınız?
Nihat TARIMERİ: Sevgili Aziz; ben 1978 yılında Sosyal Hizmetler
Akademisinden mezun oldum. İlk görev yerim Ankara’da Sanatoryumdu; daha
sonra Ankara Hastanesinde çalıştım. Burada başhekim yardımcılığı gibi
mühürleme hizmeti şeklinde yürütülen sıkıcı ve anlamsız bir işi yapmaktan
bazen kaçıp servislerdeki hastalarla görüşerek bir ölçüde mesleki çalışma
yapmak için çabaladım. 1980’de ise o zamanlar teröründe tırmanması nedeni
ile İzmir’e atandım. Şimdiki adı Alsancak Devlet Hastanesi olan Trafik ve
Travmatoloji Hastanesinde çalışmaya başladım. Burada ise mesleğin hiçbir
şekilde bilinmemesi ve küçük bir hastanedeki doktorların kendilerine göre
oluşturduğu sistemi aşmamın güçlüğünü görmem nedeni ile de 1981’de
İsviçre’ye gittim. Buraya kadarki süreci anlatmamın sebebi ise benim 30 sene
önce yaşadıklarıma benzer sorunların hâlâ yaşanmaya devam etiğini
gözlemlememdir.
İsviçre’de madde bağımlılarına yönelik özelliklede eroin kullananların belli
bir medikal tedaviden sonra “methadon” adlı ilaç ile birlikte psikolojik ve
sosyal tedavilerinin yürütüldüğü Winterthur Gençlik Danışma Merkezinde
sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmaya başladım. 1983’den itibaren ise suça
yönelen gençlere yönelik iddianame düzenleme dâhil hizmet veren Zürih
Gençlik Savcılığında çalıştım.
1989 senesinin sonunda da Türkiye’ye döndüm. İsviçre’deki bu çalışma
sürecinde mesleğin uygulaması ile ilgili gençlik alanında çeşitli deneyimler
kazandım. Ek eğitimler aldım. Bu süreçte akademide aldığım eğitimin bana çok
yararı oldu. Bu konuda İsviçre’li meslektaşlarımla kendi aramda büyük bir
fark göremedim. Bunu özellikle bazı tartışmalardan dolayı dile getirmek
istedim. Bu vesile ile başta Sema Hoca, Ertan Hoca, Işıl Hoca, Beril Hoca,
Şener Hoca olmak üzere tüm Akademinin öğretim görevlilerine eğitimime katkı
sağlamaları nedeniyle içten teşekkür etmek istiyorum. Bazen tartışmalarda
bizdeki eğitim ile yurtdışındaki eğitim arasındaki farklıların gündeme
geldiğini görüyorum. Şunu gayet açıklıkla belirtebilirim ki, o dönemde benim
aldığım eğitim benim için oldukça yeterli idi, hatta fazlalıklarım bile
vardı, diyebilirim. İsviçre özellikle bu konuda hassas bir ülke olup tüm
süreçte bu konuda işverenim olan ne Sosyal Hizmetler Dairesinden ne de
Gençlik Savcılığından bu yönde eksikliğimin giderilmesine yönelik herhangi
bir talep gelmedi ve diğer uzmanlar ile aynı yetki ile çalıştım.
Ancak bu süreçte bana yardımcı olan en temel unsur bir “süpervizör” ile
birlikte çalışmamdı. Bundan çok yararlandım. Mesleki açıdan iki ülke
arasında bir değerlendirme yaptığım takdirde ise ortaya sadece mesleğini iyi
şekilde yerine getiren uzman ile mesleğini kötü yerine getiren uzman
şeklinde bir durumun konuyu belirlediğini düşünüyorum. Bu konuda milliyet
farkının da bir önemi yoktur. Bu konuya yönelik kriterlerde de en
belirleyici unsur olarak meslek seçiminin önemli rolü olduğunu
düşünmekteyim. Buna bağlı olarak asıl bu konuda ülkeler arasında önemli
farkların bulunduğu kanısına sahibim.
Özellikle İsviçre veya Almanya’da meslek seçimi oldukça önemli olup kişiliğe
göre meslek sahibi olunması hedeflenmiştir. Sistem buna göre şekillenmiştir.
Amaç bir mesleğin severek yapılmasıdır. Çöpçü olsanız bile... Ülkemizde
kişiliğe göre meslek seçiminin yapıldığı bir yapı olmadığı için kediyi bile
sevmeyenin veteriner olduğu bir eğitim modeli tüm mesleki uygulamaları
belirleyen bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla meslek sonrası
bir kişilik gelişimi genelde söz konusu olmakta ve de bu durum kişiliğin de
önüne geçmektedir. Buda doğal olarak mesleği iyi uygulayanla kötü uygulayan
arasında bir farkı oluşturarak ortaya çıkan hizmetin niteliğini
etkilemektedir. Ülkemizde koltuk kavgasının sebebinin önce bu olduğunu
düşünüyorum. Kazanılanı kolay kaybetmemek.
Türkiye’ye döndükten sonra ise 3 yıl Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)’nın
Soydaş Entegrasyonu Projesinin İzmir Bölge Sorumluluğunu yürüttüm. Daha
sonra Dünya Bankasının istihdam ile ilgili projelerinde danışmanlık yaptım.
İleriki yıllarda yoğun çalışma hayatıma ara verip emekli oldum. Arada bir
danışmanlığa devam ettim. 2005 yılında çocuk ve gençlere yönelik ceza
kanunlarında yeni düzenlemelere başlanması ile bu konulara yeniden yöneldim.
İzmir Barosundan gelen bir talep doğrultusunda bu yönde bir çalışma yapmaya
başlayınca konu ile ilgili bir kitap çalışmam da ortaya çıktı.
Özellikle 2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanunu ile ilgili
hazırlık aşamasında İsviçre’deki ve Almanya’daki uygulamalarından
yararlanıldığının belirtilmesi ve 1942 yılında bu konu ile ilgili
yayınlanmış bir makaleyi bulmam nedeni ile bu alandaki deneyimimi ve
görüşlerimi Çocuk Koruma(ma) Kanunu başlıklı iki kitapta yansıtmak istedim.
Şu aralar bu konudaki eksiklikleri ve sorunları gördükçe tepki gösteriyorum.
Konuyu bazı arkadaşlarla paylaşıyorum. Seninle bu görüşmeyi de bu çerçevede
yapmak istedim. Özellikle senin çabalarını görünce bu köyde bir tane
“deli”ye gerek yok. Seni yalnız bırakmak istemedim...
Aziz ŞEKER: Her ne olduysa, Türkiye’de 2010 yılının Nisan ayının
sonlarına doğru insanları dehşete düşüren cinsel istismar olaylarının ortaya
çıkmasıyla sarsıldık. Ülkemizin bazı şehirlerinde basına yansıyan yönleriyle
insanın yüreğini soğutacak bu sosyal manzaralar elbette yeni bir şey değil.
Sosyal mevzuattaki değişimlerle daha çok gündeme gelmeye, getirilmeye
başlandı. 21. yüzyılda yaşıyoruz. Sözünü ettiğim olgu üzerine düşüncesini
belirtmeyen yok gibi! Ne ki, bir sıkıntı var gibi. Kendi çalıp kendi oynayan
bir yönelimde kaldık. Açıkçası sorun doğru okunmuyor? Sorun nasıl
algılanıyor? Nasıl algılanmalıdır?
Nihat TARIMERİ: Seninde dediğin gibi 2010’un Nisan ayının sonuna
doğru başta cinsel istismar ve ihmalin yanı sıra çocuk suçluluğu gibi
konular sık sık gündeme gelerek sorunun yönlendirdiği bir durum ile
karşılaştık. Bu konu ile ilgili profesyonelliğin ve kurumsal yapımızın
perişanlığını gördük ve bunun düzeyi de ortaya çıktı. Dolayısıyla herkesin
kendine göre görüş belirttiği bir süreci yaşıyoruz. Herkeste kendine göre
bir arayış içerisinde. Kendine göre de doğal olarak bazı çareler ve öneriler
getirildiğini görüyoruz.
Bunlardan biride 2 Mayıs 2010 tarihli Pazar günü Radikal 2’de yayınlanan
Avukat Seda Akço’nun “Çocuk İhmal ve İstismarı Önlenebilir!” başlıklı
yazısıdır. Avukat Seda Akço’yu kişisel olarak da tanıyorum. Kendisi
özellikle Unicef’te ve de Çocuk Koruma Kanununun hazırlanma sürecinde
Barolar Birliği Temsilcisi olarak komisyon çalışmalarına katıldı. Sonraki
eğitim süreçlerinde de yer alan bir kişidir. Bu konuyla ilgili alanda emek
harcayan 5-10 kişiden birisidir. Bu yazısını o açıdan önemsiyorum.
Önemsememiz de gereklidir. Çünkü konu ile ilgili bir yaklaşımı ortaya
koymaktadır.
Aziz ŞEKER: Seda Akço’nun yazısı sözünü ettiğimiz konu açısından
nasıl değerlendirilmelidir?
Nihat TARIMERİ: Seda Akço görüşlerine ve yaklaşımlarına mutlaka değer
verilmesi gereken kişilerden birisidir. Bu yazıda / makalede ortaya çıkan
sorunu “Nasıl önleyebiliriz?” diye sormuş ve “bu cümleyi 100 kere deftere
yazma cezası verilmesi gerekiyor her birimize” şeklinde bir vurguda da
bulunmuştur. Bakanlık kurulması dâhil çeşitli önerilerde yazıda yer alırken
bu konu ile ilgili sorumlunun ve konusunun sahibinin belli olmadığı
görülmektedir. Örneğin Siirt olayındaki mağdurlardan biri Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesine yürütmenin sorumluluğunu yerine getirmemesinden dolayı
başvurduğu zaman Başbakanlık dışında hangi kurumu sorumlu olarak
gösterecektir. Hangi kanunda kimin ihmalinin olduğu gösterecektir. Böyle bir
durum örneğin Almanya’da veya İsviçre’de olsa sorumlu kurum bellidir. Böyle
bir sorun olduğu takdirde Jugendamt diye adlandırılan Gençlik Dairesini
sorumlu kurum olarak görürsün.
Aziz ŞEKER: Peki bu konuda Bakanlık kurulması yeterli olmaz mı?
Nihat TARIMERİ: Bu konuda mutlaka bir bakanlığın kurulmasını ve çocuk genç
ve ailelere yönelik tüm hizmetlerin verilmesinin gerektiğini düşünüyorum.
Adı “Gençlik ve Aile Bakanlığı” olabilir. Bu bakanlık yapılanmasını ancak
gereken birçok işlerden sonra kurmak gerekir. Ayrıca bunları düşünürken ve
Seda Akço’nun bu yazısını okurken hemen aklıma Prof. Dr. Fikret Arık’ın
makalesi geldi.
Aziz ŞEKER: Prof. Dr. Fikret Arık’dan söz eder misiniz?
Nihat TARIMERİ: Prof. Dr. Fikret Arık Türk Medeni Kanunu konusunda çalışmış
bir hukukçudur. 1942 yılında doktor unvanlı iken Adalet Bakanlığının bir
dergisi olan “Adliye Ceridesin”de “Resmi ve Mesleki Vesayet Nedir?” başlıklı
bir makalesi yayınlanmış. Bu makaleyi Çocuk Koruma Kanunu’na yönelik bir
araştırma yaparken tesadüfen buldum. Bu makalede 1942 yılında savaş nedeni
ile de oldukça yoğun yaşanan başta köprüaltı çocukları olmak üzere suçlu
çocuklar gibi çocuk ve gençlik sorunlarının ele alındığını görmekteyiz. Bu
sorunların çözümünde İsviçre’de ve Almanya’daki uygulamalar ile ilgili
bilgileri İsviçre’de aldığı hukuk eğitimi çerçevesinde verir. En önemli
eksikliğin ise İsviçre Medeni Kanunu bağlamında oralardaki Jugendamt/Gençlik
Daireleri şeklinde yapılandırılmış “Resmi Vesayet Kurumu” biçiminde bir
kurumsal yapılanmanın olmadığını belirtmektedir. Yaşanan sorunların böyle
bir kurumsal yapılanma ile çözülebileceğini açıklamaktadır.
Bizdeki bu yönde kurumsal yapının olmamasının sebebini ise İsviçre
Yurttaşlar/Medeni Kanunun Türk Medeni Kanununa uyarlaması sırasındaki ilgili
373. maddenin çevirisinin yapılmamasına dayandırmıştır. Bu eksikliğin hukuki
ve idari yollardan nasıl giderileceğini de açıklamıştır. Bir akademisyen
olarak sorumluluğunu yerine getirmiştir.
Aziz ŞEKER: Yani bu konuda bir çözüm 1942 yılında gösterilmiş mi?
Nihat TARIMERİ: Evet taa 1942 yılında söylenmiş, ancak bu güne kadar
bu konuda her hangi bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Özellikle bu konunun
“Resmi Vesayet Kurumu” ile ilgili boyutu bir tabu gibi kalmış daha sonra
hiçbir şekilde tartışılmamıştır. Üstelik Almanya ve İsviçre’deki bu yapılar
yeni değildir. 1910’lardan beri uygulanmaktır. Fakat nedense böyle bir yapı
ve bunun hukuksal temeli ne hukuk ne de sosyal hizmet topluluğundaki işlevi
ile birlikte değerlendirilmemiştir. Bunun nedenini şimdiye kadar anlamış
değilim. Hâlbuki bu kurumsal yapı bir arabanın tekeri, motoru gibidir.
Bunlar eksik olduğu takdirde arabanın gitmesi mümkün değildir. Ayrıca bir
arabayı aldığınız takdirde bu eksiklik yokmuş gibi davrandığınızda bu
arabanın her şeye rağmen yürümesi mümkün değildir.
Bu konuyu ve bu kurumsal eksikliği özellikle Çocuk Koruma(ma) Kanunu
kitabımda değerlendirdim ve bunu bir tarihi tespit olarak ortaya koymak
istedim. Ayrıca bu konuda bu yaklaşım devam ettiği sürece hem sorunları çok
ağır bir şekilde yaşayacağımızı yazdım. Ayrıca bir 60 yıl sonra herhalde
birilerinin benim yazımı bulup hâlâ 1942 yılındaki makalede kaldığımızı
tespit edebileceğini belirttim.
Bu açıdan Seda Akço’nun bu yazısını oldukça önemsiyorum ve çözüm konusunda
hukukçuların bazılarının belki de önemli bir kısmının hâlâ eskilerde
olduğunu üzülerek görüyorum.
Aziz ŞEKER: Bu sorun alanını Medeni Kanun açısından olsun, sosyal
hizmet açısından değerlendirir misiniz?
Nihat TARIMERİ: Bu konunun yani çocuk ve gencin dolayısıyla
bireylerin toplumsal ve hukuksal olarak korunup kollanmasını Batı’daki
Aydınlama Süreci ile birlikte düşünmemiz gerekmektedir. Buna bağlı olarak,
laiklik, yurttaşlık, modern devlet, sosyal devlet, sosyal koruma ve sosyal
hizmetlerin bu sürecin en önemli parçaları olduğunu düşünüyorum.
Bildiğiniz gibi insanın özgürleşmesi, kendini ifade edebilmesi tarihsel ve
sosyal süreçte pek öyle kolay olmamıştır. Bunun için büyük savaşlar
verilmiş, büyük toplumsal mücadeleler ve çabalar gösterilmiştir. Fakat bu
konuda özellikle Batı’da gelinen bu noktaya rağmen özellikle başta İnsan
Hakları olmak üzere Çocuk Hakları Sözleşmesi; Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmeleri Türkiye dâhil dünyadaki tüm ülkelerde bir evrensel hukuk normu
olarak benimsenmedi. Ancak başta bireyin kendini ifade etmesi dâhil;
özgürlükler ile ilgili haklar için ve sosyal adalet için mücadele edilmesi
gereken bir süreci hâlâ yaşıyoruz. Daha da yaşayacağız. Modernleşme bence
budur. Sanayide modernleşmek veya cep telefonu kullanmak modernleşme veya
çağdaşlık değildir. Özellikle çocuk ve gençler açısından güncel olarak
“koruma ve kollama” adına yaşadıklarımızda aslında bu sürecin ve kavram
kargaşalarının bir parçasıdır. Bir ürünüdür…
Aziz ŞEKER: Demek ki bu süreç küreselleşmenin sosyal sorunları
küreselleştirdiği içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde de her şeye rağmen
hala devam ediyor...
Nihat TARIMERİ: Evet bir mücadeleyi gerektiren bu süreç hala devam
ediyor ve özelliklede “küreselleşme” kavramı bu konuda bir araç olarak
kullanılarak asıl sorun perdeleniyor. O yüzden bu sürecin tarihi ve sosyal
arka planını biraz bilmek gerekiyor. Anlamak gerekiyor. Kısaca bugünü
belirleyen Batı uygarlığındaki gelişmeleri bu açıdan değerlendirdiğimizde
orta çağdan itibaren Rönesans ile başlayan bir süreç vardır. Bu süreç
özellikle insanın/bireyin din kurumu dâhil her türlü güce karşı ve bu
güçleri kullanan yönetenine karşı kendini, konumunu ve özgürleşmesini
belirlemeye yöneliktir. Aydınlanma süreci olarak da tanımlanan bu süreçte
1789’da Fransız Devrimi ve Napolyon dönemindeki 1804’deki “Cod Civil/Yurttaş
Kanunu” önemli bir dönüm noktasıysa da bence asıl dönüm noktalarından
birinin 1648’deki Katolikler ve Protestanlar/Reformistler arasındaki
mezhepler arası savaşı sona erdiren Westfalya Anlaşması olduğunu
söyleyebilirim. Bilirsin; Fransız Devriminin üç ilkesi vardır. Bunlar
eşitlik, özgürlük ve adalettir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletlerinin
1776’da kurulmasını sağlayan Bağımsızlık Bildirgesi, Yurttaşlık ve Haklar
açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Bunlara bağlı gelişmelerin sonunda
ise örneğin 1803’de Almanya’da sekülerleşmenin kabulü ve 1900’de
Bürgerliches Gesetzbuch (BGB) / Yurttaşlar Kanununun kabul edilmesi ile
Alman İmparatorluğu bireylerinin tebaalıktan yurttaşlığa dönüştüğü bir
süreçte yaşanmıştır. Bu dönüşümde bir dinsel topluluk yani cemaat
üyeliğinden “yurttaş”lığa bir geçiş olmuş ve “yurttaşlık” birlikte yaşamak
için ortak bir değer olarak tanımlanmış ve kabul edilmiştir. Bunlar yasalar
çerçevesinde güvence altına alınmıştır. Çocuk, genç, yetişkin olarak tüm
bireylerin eşit bir şekilde yasal olarak korunup kollandığı yeni bir dönem
başlamıştır. Her ne kadar çocuk ailenin içinde bir parça olarak görülse de
toplumun geleceği olarak kabul edilmiş, sorumluluk sadece aileye
bırakılmamıştır. Toplumsal olarak korunup kollanma bir yükümlülük, bir görev
haline getirilmiştir. Bu gelişim ve dönüşüm Modernleşmedir.
Aziz ŞEKER: Batı’da bunlar yaşanırken Türkiye’deki gelişmelerin seyri
nasıl olmuştur?
Nihat TARIMERİ: Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Avrupa’nın
zorlaması sonucu Tanzimat ile başlayan bir dönem başlatılmak istenmiştir.
Ancak Osmanlı dönemi bu Aydınlanma sürecinin içinde yaşamadığı için doğal
olarak İslam hukukunu ön plana almış ve onu koruyacak şekilde bazı
girişimleri olmuştur. Yapılan düzenlemelerden biri 1877’de yürürlüğe giren
Mecelle’dir. Bu kanun Fransız Yurttaşlar Kanunundan uyarlanmıştır. Ancak tam
olarak değil, birçok eksikliklerle uyarlanmıştır. Ancak kanunun özellikle
felsefesi yansıyamamıştır. Bizim için en büyük değişim, Atatürk’ün
Cumhuriyet çerçevesinde yaptığı devrimlere bağlı olarak “Türk Medeni
Kanununun 1926’da kabul edilmesi olmuştur. Bunun için 1912’de yürürlüğe
giren İsviçre Yurttaşlar/Medeni Kanununun uyarlanarak dolaylı bir şekilde
Batı’daki Aydınlanma sürecinin bir parçası olduk. Ancak Modernleşme denilen
bu sürecin felsefesini tam olarak yaşayamadığımız ve algılayamadığımız için
kanunun ruhunu anlamada ve algılamada önemli sorunlar yaşadığımız bir
süreçle karşı karşıya kaldık. En son Siirt’te veya Bilge köyündeki
yaşadıklarımız bunun en trajik yansımalarından biridir.
Aziz ŞEKER: Almanya ve İsviçre’deki kanunlardan söz ederken
Yurttaşlar Kanunu olarak ifade ediyorsunuz. Kavramlar üzerinde biraz durur
musunuz?
Nihat TARIMERİ: Çünkü öyle oldukları için ve öyle algılandıkları için
diyorum. Toplumsal olarak bir arada yaşam için gerekli olan ortak değeri ve
kuralları temsil eden bu kanunların adı her iki ülkede Yurttaşlar Kanunudur.
Çünkü bireyin ortak konumunu belirliyor. Onu güvence altına alıyor.
Almancada “Bürger” kelimesi “Yurttaş” veya “vatandaşın” karşılığına gelir.
Roma Hukukundaki Latince “ius civil”in de karşılığıdır. Bu kelime; Kıta
Avrupası dediğimiz İngiltere dışındaki Avrupa’nın sosyal felsefesini ve
hukukunu belirleyen, şekillendiren Roma Hukukunda özgür Romalı yurttaşı
tanımlamaktadır. Bizde uygar olma veya medeni olmayı tanımlamayan “Medeni”
kelimesi ile bir ilişkisinin olmadığını düşünüyorum. Görüldüğü gibi işlevi
açısından da öyle değildir. Bu farklı şekilde yansıtılmış olan tanımlama da
şu anda yaşadığımız birçok sorunda bence önemli bir etkenidir. Dolayısıyla
toplumda birlikte yaşamak için gerekli olan ortak bir kimliği ve değeri
tanımlayan Yurttaşlık ile bu başlığı taşıyan kanunlar ile daha önce
özellikle kralların, imparatorların veya gücü kullananların yanı sıra dinsel
topluluklar/cemaatler tarafından uygulan kurallar veya uygulamalar
“yurttaşlık” temeline dayandırılmıştır. Bir ortak değer oluşmuştur. Örneğin
dinsel bir kurumsal yapının uygulamasında yer alan evlilik, boşanma, miras,
dernek ve vakıf şeklinde örgütlenme gibi yapılar dünyevileşmiştir. Hesap
sorulabilinir sorgulanabilinir hale gelmiştir. Bu şekilde Laik bir devlet
yapısının temeli oluşturulmuştur. Bunun korunması ve geliştirilmesi
toplumsal bir ihtiyaca dönüşmüştür. Bu tanım ve kavram bizde ise Osmanlı
döneminde beri devam eden “medeni olma” çabası içinde “Medeni” kelimesi ile
öne çıkarak birlikte yaşamak için gerekli olan ortak bir değer ve tanımı
yansıtamamıştır. İnsanımız örneğin bir İsviçreli veya bir Alman gibi
“Yurttaşlık Kanunu” çerçevesinde evleniyorum, diyememiştir. Bazen bir kelime
çok önemlidir. Birçok şeyi anlatabilir. Çocuğun ise bir Yurttaşlık temelinde
korunup korunması gerektiğini hâlâ anlaşılmamıştır... DEVAM
EDİNİZ
|
|

SÖYLEŞİLERİMİZİ SİTEMİZ YAZARI
AZİZ ŞEKER GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR.
UYARI!
©Sitemize ait
yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep
etmekteyiz.Her hakkı saklıdır. |
|