|
|
Bedensel, zihinsel ve ruhsal
esareti, köleliği “özgürlük” olarak algılayan ya da algılatan şizofrenik bir
çağda yaşamaktayız.
Batı’da sosyal bilimler kullanılarak, bir takım kavramların içinin
boşaltılması ve bu yönüyle egemen güç konumlarının pekiştirilmesi alışılmış
bir özelliktir. Bilgi ve bilgiye ulaşmak günümüz teknolojik ortamında
yasaklanamayacağına göre, ancak insanların bilişsel dünyalarında oluşmuş
kavramlar yeni sürümleriyle yer değiştirilerek egemenliğin devamlılığı
sağlanmaktadır. Bu durum tam da Batı’nın uydurduğu “postmodernizm” denilen
kavramla da örtüşmektedir. Düşünmenin ve gerçekliği anlamanın araçları
olması gereken kavramlar, her insanın zihninde çok farklı çağrışımlar
uyandırabilecek tarzda kullanılmaktadır. Kim, neyi, nasıl algılamış ve
kafasında ne şekilde yapılandırmışsa o doğrudur yaklaşımı, bu durumu çarpıcı
şekilde somutlar. Böylece günümüz insanının ne bir kavram üzerinde uzlaşıya
varması ve ne de bir çözüm üretmesi olanaklı hale gelmektedir.
Kuşkusuz bu kavramların başında insanlık tarihi kadar eski olan “özgürlük”
kavramı gelmektedir. Özgürlük, toplumsal süreçlerle yakından ilgili bir
kavram olarak, toplumdaki birey ve grupların, yine toplumsal bir gerçeklik
olan iktidar ve toplumsal sınıflar karşısında sahip olduğu haklar toplamı
olarak tanımlanabilir. İnsanların sahip oldukları hakları kullanma durumunu
ortaya koyan özgürlüğün önemli bir yanı da bireylerin iradi özgürlüğüdür. Bu
özgürlüğün kullanımı, dinsel ve totaliter baskıların bulunmamasıyla yakından
ilgilidir. Nitekim bu tarz bir özgürlük, aydınlanma düşüncesi ve bu düşünce
temelinde yükselen yurttaşlığa dayalı çoğulcu laik-demokratik bir düzenle
mümkün olabilmiştir.
Ülkemizin ise Cumhuriyet’le anlam bulan Aydınlanma ve özgürleşme mücadelesi,
85. yılını geride bırakırken; özgürlüklerle ilintilendirilen bir takım simge
ve yaklaşımların ne anlam taşıdığının sorgulanması önem kazanmaktadır. Daha
somut olarak, medyada sıkça görmeye alıştığımız kimi çevrelerce özgürlükle
ilişkilendirilen türban sorunu ve bu sorunu çerçeveleyen cemaat-tarikat
gerçekliği, bu yazıdaki sorgulamanın merkezinde yer alacaktır. Böylece,
yaratılan bu sorun ve sorunla ilişkili yapılar karşısında, özgürlükçü (!)
bir tavır takınır görünen çevrelerin yürüttükleri çabalarının ne adına
olduğu analiz edilmeye çalışılacaktır.
Özellikle son yıllarda daha da artan biçimde önemli bir güce ulaşan cemaat
grubunun, barınma sorunu çeken yoksul öğrencilere yardım (dayanışma)
görüntüsüyle oluşturduğu cemaat evleri (ışık evleri) gerçekliği ve bu
gerçeklikle yakından ilgili olan özgürlükler üzerinde durmak gerekmektedir.
En genel anlamıyla, bireyin istemleri ve iradesi üzerinde hiçbir baskının
olmaması ile yakından ilgili olan özgürlük kavramı dikkate alındığında, bir
takım gereksinimlerden ötürü bu evlerde yaşamak zorunda kalan öğrencilerin,
buralardaki yaşamlarında ne tür özgürlüklere sahip oldukları öncelikli bir
durumdur. Savunulan özgürlük anlayışının cemaat evlerinde yaşayanların
gerçekliğiyle ne kadar örtüştüğünün analizi, bu durumu açıklamaya yönelik
bir çaba olarak okunabilir. Bu çabayı bir takım sorular ışığında
anlamlandırmak mümkündür. Öncelikle bu evlerde kalan öğrencilerin, her sabah
on binlerce apartman ve işyerlerine dağıtılan cemaatin gazetesi dışında
herhangi bir gazeteyi dahi okuyamamaları gerçeğini, iletişim özgürlüğü
olarak mı algılamak gerekiyor? Üstelik dünyaya en aydınlıkçı ve sorgulayıcı
şekilde bakması gereken üniversite çağındaki gençlerin, düşünme
özgürlüklerinin sınırının cemaatlerce çizilmesi ne tür bir özgürlüğe
girmektedir? Bu cemaat evlerindeki başı açık kızların, büyük bir
çoğunluğunun bir takım baskıcı olmayan (!) telkinlerle (dinsel korkular
–cehennem, günahkârlık, inanma-inanmama ikilemi gibi), kapanmaya zorlanması,
inanç ve vicdan özgürlüğünün hangi boyutunu oluşturuyor? Bütün bunlar
gerçekleşirken, cemaatin gazetesinde “Türkiye’de asıl baskı başörtülülere
yapılıyor” (Zaman, 08-11-2008) demecinin baş sayfada yer almasını (-ki
burada türbana “başörtüsü” denilmesi bile sorunu genişleten ve başkalaştırma
amacı güden kasıtlı bir durumdur), özgürlük takıyyesi mi yoksa gerçek bir
özgürlük savunuculuğu olarak mı göreceğiz? Yine ulusal ve uluslararası
mahkemelerin verdiği kararların dayanaklarını basite indirgeyen bazı anayasa
hukukçularının öne sürdüğü gibi (Doç. Dr. Serap Yazıcı- ATV Ana Haber/
23-10-2008), türbanın Yükseköğretimde serbest olmasını, laikliğin ve
özgürlüklerin bir gereği olarak mı ifade edeceğiz? Nitekim önemli bir kısmı
ilköğretimden başlayarak kapanan ve sonrasında üniversiteye gelen
öğrencilerin zihinlerini düşündürtmemeye ve de bedenlerini bir ömür boyu
günah nesnesi olarak algılamalarına neden olan bir anlayışı Siyasal İslam’la
değil de, özgürlükler ve demokrasiyle mi ilişkilendireceğiz? Ayrıca türbanlı
kızların gösterilerde taşıdıkları "Başörtüsü Zulmünün 75. Yılı", "7.4
Yetmedi mi?" gibi dövizleri de laiklik istemi ve özgürlük çığlığı olarak mı
nitelendireceğiz? Üniversiteler de bu özgürlük savunucularınca (ne yazık ki
bunların büyük bir kısmı akademik ünvanlı kişilerdir), inançların
gereklerinin, dinsel simgelerin özgürce yaşandığı yerler olarak görüldüğüne
göre; çarşaflı, çember sakallı öğrenciler ile ders sırasında cumaya gitme
izni isteyen, sınıfta haremlik-selamlık oturmaya çalışan, erkek hastaya
günah olduğu için bakmayan öğrencileri de inanç ve vicdan özgürlüğünün
savunucuları olarak mı kabul edeceğiz? Yine bilimin, aklın, aydınlanmanın,
değişmenin alanı olan (olması gereken) üniversiteleri; dogmaların, bilim
dışılığın, “değişmezliğin simgelerinin” hoyratça sergilendiği medresevari
kurumlar olarak mı göreceğiz? Evet, bütün bunları ekranlarında,
gazetelerinde özgürlük olarak sunan yazar ve düşünürlere sormak istiyorum:
Yadsınamaz bu somut durumlar ortadayken, “Ne adına özgürlük istiyorsunuz?”.
Eğer istediğiniz özgürlükler, bedenlerin ve zihinlerin dinsel bir düzen
yolunda esaret altına alınması adınaysa; böyle bir özgürlük anlayışı,
emperyalizmin ülkemize biçtiği elbiseyi giymekten başka bir anlam taşır mı?
Cumhuriyet Devrimleri ile anlam bulan Atatürkçü Aydınlanmanın yaşamsallığını
savunan bir akademisyen olarak, dillerinde özgürlükleri düşürmeyenlere
yönelik sorumu yineliyorum: “Ne adına özgürlük istiyorsunuz?”. Batı’da dinci
düzenin ve bu düzendeki değişmezliğin simgelerinin, uzun mücadeleler sonucu
yıkılmasıyla çağdaş bir düzene ulaşılırken; Türkiye’de ise özgürlüklere ve
laik-demokratik düzene, Siyasal İslam anlayışının topluma dayattığı çağdışı
yaşam tarzı ve bu yaşam tarzının simgelerinin savunulmasıyla mı
ulaşılacaktır? Ki böyle bir düzen adına yürütülen özgürlük mücadelesinin,
Türkiye’yi karanlığın en zifiri noktasına götüreceği apaçık bir gerçeklik
değil midir? Umarım çok geç olmadan, çağına karşı sorumluluğu olan siz
aydınlar (!) da, bu gerçekliğin ayak seslerini kapalı olan vicdan
kapılarınızda işitmeye başlarsınız…
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
|
|