Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

NE ADINA ÖZGÜRLÜK?

Gazanfer KAYA
Sinop Üniversitesi Öğretim Görevlisi
gazanferky@gmail.com


Bedensel, zihinsel ve ruhsal esareti, köleliği “özgürlük” olarak algılayan ya da algılatan şizofrenik bir çağda yaşamaktayız.

Batı’da sosyal bilimler kullanılarak, bir takım kavramların içinin boşaltılması ve bu yönüyle egemen güç konumlarının pekiştirilmesi alışılmış bir özelliktir. Bilgi ve bilgiye ulaşmak günümüz teknolojik ortamında yasaklanamayacağına göre, ancak insanların bilişsel dünyalarında oluşmuş kavramlar yeni sürümleriyle yer değiştirilerek egemenliğin devamlılığı sağlanmaktadır. Bu durum tam da Batı’nın uydurduğu “postmodernizm” denilen kavramla da örtüşmektedir. Düşünmenin ve gerçekliği anlamanın araçları olması gereken kavramlar, her insanın zihninde çok farklı çağrışımlar uyandırabilecek tarzda kullanılmaktadır. Kim, neyi, nasıl algılamış ve kafasında ne şekilde yapılandırmışsa o doğrudur yaklaşımı, bu durumu çarpıcı şekilde somutlar. Böylece günümüz insanının ne bir kavram üzerinde uzlaşıya varması ve ne de bir çözüm üretmesi olanaklı hale gelmektedir.

Kuşkusuz bu kavramların başında insanlık tarihi kadar eski olan “özgürlük” kavramı gelmektedir. Özgürlük, toplumsal süreçlerle yakından ilgili bir kavram olarak, toplumdaki birey ve grupların, yine toplumsal bir gerçeklik olan iktidar ve toplumsal sınıflar karşısında sahip olduğu haklar toplamı olarak tanımlanabilir. İnsanların sahip oldukları hakları kullanma durumunu ortaya koyan özgürlüğün önemli bir yanı da bireylerin iradi özgürlüğüdür. Bu özgürlüğün kullanımı, dinsel ve totaliter baskıların bulunmamasıyla yakından ilgilidir. Nitekim bu tarz bir özgürlük, aydınlanma düşüncesi ve bu düşünce temelinde yükselen yurttaşlığa dayalı çoğulcu laik-demokratik bir düzenle mümkün olabilmiştir.

Ülkemizin ise Cumhuriyet’le anlam bulan Aydınlanma ve özgürleşme mücadelesi, 85. yılını geride bırakırken; özgürlüklerle ilintilendirilen bir takım simge ve yaklaşımların ne anlam taşıdığının sorgulanması önem kazanmaktadır. Daha somut olarak, medyada sıkça görmeye alıştığımız kimi çevrelerce özgürlükle ilişkilendirilen türban sorunu ve bu sorunu çerçeveleyen cemaat-tarikat gerçekliği, bu yazıdaki sorgulamanın merkezinde yer alacaktır. Böylece, yaratılan bu sorun ve sorunla ilişkili yapılar karşısında, özgürlükçü (!) bir tavır takınır görünen çevrelerin yürüttükleri çabalarının ne adına olduğu analiz edilmeye çalışılacaktır.

Özellikle son yıllarda daha da artan biçimde önemli bir güce ulaşan cemaat grubunun, barınma sorunu çeken yoksul öğrencilere yardım (dayanışma) görüntüsüyle oluşturduğu cemaat evleri (ışık evleri) gerçekliği ve bu gerçeklikle yakından ilgili olan özgürlükler üzerinde durmak gerekmektedir. En genel anlamıyla, bireyin istemleri ve iradesi üzerinde hiçbir baskının olmaması ile yakından ilgili olan özgürlük kavramı dikkate alındığında, bir takım gereksinimlerden ötürü bu evlerde yaşamak zorunda kalan öğrencilerin, buralardaki yaşamlarında ne tür özgürlüklere sahip oldukları öncelikli bir durumdur. Savunulan özgürlük anlayışının cemaat evlerinde yaşayanların gerçekliğiyle ne kadar örtüştüğünün analizi, bu durumu açıklamaya yönelik bir çaba olarak okunabilir. Bu çabayı bir takım sorular ışığında anlamlandırmak mümkündür. Öncelikle bu evlerde kalan öğrencilerin, her sabah on binlerce apartman ve işyerlerine dağıtılan cemaatin gazetesi dışında herhangi bir gazeteyi dahi okuyamamaları gerçeğini, iletişim özgürlüğü olarak mı algılamak gerekiyor? Üstelik dünyaya en aydınlıkçı ve sorgulayıcı şekilde bakması gereken üniversite çağındaki gençlerin, düşünme özgürlüklerinin sınırının cemaatlerce çizilmesi ne tür bir özgürlüğe girmektedir? Bu cemaat evlerindeki başı açık kızların, büyük bir çoğunluğunun bir takım baskıcı olmayan (!) telkinlerle (dinsel korkular –cehennem, günahkârlık, inanma-inanmama ikilemi gibi), kapanmaya zorlanması, inanç ve vicdan özgürlüğünün hangi boyutunu oluşturuyor? Bütün bunlar gerçekleşirken, cemaatin gazetesinde “Türkiye’de asıl baskı başörtülülere yapılıyor” (Zaman, 08-11-2008) demecinin baş sayfada yer almasını (-ki burada türbana “başörtüsü” denilmesi bile sorunu genişleten ve başkalaştırma amacı güden kasıtlı bir durumdur), özgürlük takıyyesi mi yoksa gerçek bir özgürlük savunuculuğu olarak mı göreceğiz? Yine ulusal ve uluslararası mahkemelerin verdiği kararların dayanaklarını basite indirgeyen bazı anayasa hukukçularının öne sürdüğü gibi (Doç. Dr. Serap Yazıcı- ATV Ana Haber/ 23-10-2008), türbanın Yükseköğretimde serbest olmasını, laikliğin ve özgürlüklerin bir gereği olarak mı ifade edeceğiz? Nitekim önemli bir kısmı ilköğretimden başlayarak kapanan ve sonrasında üniversiteye gelen öğrencilerin zihinlerini düşündürtmemeye ve de bedenlerini bir ömür boyu günah nesnesi olarak algılamalarına neden olan bir anlayışı Siyasal İslam’la değil de, özgürlükler ve demokrasiyle mi ilişkilendireceğiz? Ayrıca türbanlı kızların gösterilerde taşıdıkları "Başörtüsü Zulmünün 75. Yılı", "7.4 Yetmedi mi?" gibi dövizleri de laiklik istemi ve özgürlük çığlığı olarak mı nitelendireceğiz? Üniversiteler de bu özgürlük savunucularınca (ne yazık ki bunların büyük bir kısmı akademik ünvanlı kişilerdir), inançların gereklerinin, dinsel simgelerin özgürce yaşandığı yerler olarak görüldüğüne göre; çarşaflı, çember sakallı öğrenciler ile ders sırasında cumaya gitme izni isteyen, sınıfta haremlik-selamlık oturmaya çalışan, erkek hastaya günah olduğu için bakmayan öğrencileri de inanç ve vicdan özgürlüğünün savunucuları olarak mı kabul edeceğiz? Yine bilimin, aklın, aydınlanmanın, değişmenin alanı olan (olması gereken) üniversiteleri; dogmaların, bilim dışılığın, “değişmezliğin simgelerinin” hoyratça sergilendiği medresevari kurumlar olarak mı göreceğiz? Evet, bütün bunları ekranlarında, gazetelerinde özgürlük olarak sunan yazar ve düşünürlere sormak istiyorum: Yadsınamaz bu somut durumlar ortadayken, “Ne adına özgürlük istiyorsunuz?”. Eğer istediğiniz özgürlükler, bedenlerin ve zihinlerin dinsel bir düzen yolunda esaret altına alınması adınaysa; böyle bir özgürlük anlayışı, emperyalizmin ülkemize biçtiği elbiseyi giymekten başka bir anlam taşır mı?

Cumhuriyet Devrimleri ile anlam bulan Atatürkçü Aydınlanmanın yaşamsallığını savunan bir akademisyen olarak, dillerinde özgürlükleri düşürmeyenlere yönelik sorumu yineliyorum: “Ne adına özgürlük istiyorsunuz?”. Batı’da dinci düzenin ve bu düzendeki değişmezliğin simgelerinin, uzun mücadeleler sonucu yıkılmasıyla çağdaş bir düzene ulaşılırken; Türkiye’de ise özgürlüklere ve laik-demokratik düzene, Siyasal İslam anlayışının topluma dayattığı çağdışı yaşam tarzı ve bu yaşam tarzının simgelerinin savunulmasıyla mı ulaşılacaktır? Ki böyle bir düzen adına yürütülen özgürlük mücadelesinin, Türkiye’yi karanlığın en zifiri noktasına götüreceği apaçık bir gerçeklik değil midir? Umarım çok geç olmadan, çağına karşı sorumluluğu olan siz aydınlar (!) da, bu gerçekliğin ayak seslerini kapalı olan vicdan kapılarınızda işitmeye başlarsınız…
 

 


               Bize Ulaşın

Google
 

 

 

UYARI! ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.