|
|
ÖZET
Şair Nâzım Hikmet, yalnızca Türkiye’de değil, Dünyanın birçok ülkesinde
yazdıklarıyla olsun, yaşadıklarıyla olsun tanınan bir sanatçıdır. Edebiyatın
birçok alanında eserler veren Nâzım’ın şiirdeki yetkinliği ve duyarlılığı ise
üzerinde detaylı durmayı gerektirecek bir öneme sahiptir. Çünkü Nâzım şiirde
evrenselliği yakalamasının yanı sıra Dünyadaki toplumsal sorunlara da şiir
imgeleminde oluşturduğu yanıtlarla karşılık verebilmiştir.
Nâzım’ın şiirinde çocuk olgusu / çocukluğun sosyal tarihi değişik yönleriyle
karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal eşitsizliğin olumsuz yansımalarını yaşayan
çocuklar, Nâzım’ın şiirine birçok yönüyle konu olurken, şairin toplumcu dünya
görüşünün olanaklarından geçerek toplumsal gerçek içindeki konumlanışıyla
belirginleşmektedir.
GİRİŞ
Nâzım Hikmet, vali bir dedenin, Hamburg Konsolosluğu yapan bir babanın ve
soykökleri Polonya’ya kadar uzanan Yahudi asıllı bir annenin ikinci çocuğu
olarak çok yönlü bir kozmopolit Osmanlı kenti olan Selanik’te 20 Kasım 1901
yılında hayat serüvenine ilk adımlarını atar. Büyük dedesi Constantine Borzecki
adını Mustafa Celalettin olarak değiştirip daha sonraları Osmanlı’da paşalık
rütbesine kadar yükselmiştir. Annesi Celile Hanım ve teyzesi Gavril Torun, Paşa
Borzecki’nin kızlarıdır. Yahudi kökenli aile 1908’li yıllarda ikinci
Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte İstanbul’a yerleşir.1 Diğer yandan bu çok geniş
aileden; Kurtuluş Savaşında önemli görevler almış General Ali Fuat Cebesoy,
T.İ.P Başkanı daha sonra Sosyalist Parti kurucusu Doçent Mehmet Ali Aybar;
Türkçenin en büyük şairlerinden Oktay Rifat; yazar Celâlettin Ezine gibi ünlüler
de yetişmiştir.2
Nâzım’ın trajik serüveni dünya görüşünden dolayı başlar; bu yüzden yargılanır,
yurdunun hapishanelerine atılır, hakkında açılan; hukuk değerleriyle değil de
dönemin politik eğiliminin etkili olduğu siyasal davaların ardı arkası kesilmez.
Nâzım’ı uluslararası alana çeken; Ağustos 1938 Donanma Davası ise geçmiş
cezalarıyla toplam 28 yıl 4 ay hapis olarak bilinmektedir.
Daha trajik ne olabilir? Türkiye’nin bu ‘en büyük’ ve aynı zamanda ‘en çocuk’
aydınının uzun hapisliğe yolculuğunun kendi kendisini ihbarı ile başladığını
düşünmek de çok acıdır.3 Nâzım asıl haksız yere yargılandığı bu davadan sonra
simgeleşmeye başlar. Öyle ki, yıllar sonra Nâzım’a, şiirinin toplumsal gücü
karşısında heyecan duyan insanlık ailesi, şairi 22 Kasım 1950’de Dünya Barış
Kongresinde barış ödülüne layık görür. Ama Nâzım’ın, toplantıya katılmak için
pasaport isteği geri çevrilir. Yurtdışına çıkmasına izin yoktur. Onun adına
ödülü Şilili Pablo Neruda şu sözlerle alır; “Cezaevindeki yılları boşa geçmedi;
Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi
oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan
yana olmasından gurur duyuyorum.”4 2000 yılında ise UNESCO tarafından dünya
şairi olarak kabul edilir. Bu tür gelişmelere olumsuz tepki verenler de olmadı
değil. Onu Vatan Haini ilan edenler oldu. Oysa Nâzım “davasının” gerçek yüzüyle
“vatan haini” damgasıyla Rusya’ya kaçmıştır. Dönemin Bakanlar Kurulunda, belki
Amerika’ya kaçsaydı vatan haini ilan edilmeyecekti. Kim bilir 25 Temmuz 1951’de
vatandaşlıktan çıkarılmayacaktı da. Biliyoruz ki, bütün sanatçılar, yazarlar bg.
bulundukları toplumun değil yalnız; bütün insanlığın eylemcileridir. Bunlar
çoğunlukla hükümetlerinin öfkelerini, kızgınlıklarını, tedirgin edici
davranışlarını üzerilerine çekerler.5 Açıkçası Nâzım’da en kötü sonuçlarıyla
çekmiştir. Eklemek gerekirse; Nâzım, otuzlu yıllarda partisi tarafından tasfiye
edilmiş ve kurtlara terk edilmiş, kırklı yıllarda hapishanede en yakınları
tarafından yüzüstü bırakılmıştır. Türk aydını, hapishanede, Nâzım Hikmet’in
nasıl para kazanmak mecburiyetinde kaldığını, övünerek ve kutsallaştırarak
anlatmayı hâlâ sevmektedir; bunun aynı zamanda, hapisteki Nâzım’a, hiçbir
yakınının yardım etmediği anlamına geldiğini ise anlamak istemiyordu. Bütün
kanıtlardan, ziyaretçilerinde bir aydın kimliği olmadığını çıkarıyoruz;
rehabilite edildiği zaman tapındığı Nâzım Hikmet’i, hapisteyken, Türkiye aydını
tümüyle unutuyordu. Ellili yıllarda ise adını anmak suç olmuştu ve hiç kimse
adını anmıyordu. Dolayısıyla, Nâzımı zindanda tutmak çok kolaydı ve kolay
olmuştur.6
Dünya şairi Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963’te Moskova’da yaşama veda eder. Büyük
bir törenle Novadeviçiy mezarlığına gömülür. Yapıtları ancak ölümünden iki yıl
sonra Türkiye’de yayımlanır.
SANATÇI KİMLİĞİ
Diyoruz ki, sanatın nesnel gerçekliği yansıtması nedeniyle, yansızlığı daha açık
bir deyimle, yansız bir yön tutması usa aykırıdır… Belli bir dünya görüşüne
eğilmeyen sanatçı olamaz. Sanatçının görüşü şu ya da bu biçimde sanatına zorunlu
olarak yansır.7 Bu nedenle hümanist yazar Nâzım Hikmet’in yazın dünyasındaki
değerini, sanatçı kimliğinin gelişimi boyunca dışa vurmuş olduğu siyasal
tutumundan; sanatçının şiirini besleyen içsel ve dışsal faktörler dışında ele
almak olanaksız. Nâzım’ın şiirinin yapısına aktarmış olduğu öğeleri özde
Nâzım’ın dünyaya tavrının da ışığında değerlendirmek gerekmektedir.
Nâzım, dünyanın toplumsal sorunları üzerine “eşsiz” şiirler kaleme aldı.
Yargılandı. Tahmin edileceği üzere Nâzım’ın davranışlarının nedenleri hep dış
kaynaklı ideolojik tutum olarak algılandığı gibi türlü gerekçelerle de “vatan
haini” etiketi vuruldu alnına. O, sanatıyla ilgilendiği kadar, entelektüel
duruşu gereği hiçte şaşırtıcı olmayacak şekilde “toplumcu dünya görüşünün”,
ütopyası olan başka bir dünyanın mümkün olduğunu hep dile getirdi. Bunu yaşamsal
bir zorunluluk olarak gördü. Nâzım’ın sanatçı kimliğini bu belirleyiciler
besledi.
ŞİİRİ
Nâzım’ın ilk dönem şiirleri milliyetçi konuların öne alındığı inançlı eksenli
şiirlerden oluşmaktadır. Kuşkusuz şairin eğilimini ve tercihini yargılamak
konumuz değil. Nâzım’ın savunulduğu ve eleştirildiği dönem şiirleri ise
aşk-sevgi-toplumcu dünya görüşünün harmanlandığı şiirlerden oluşmaktadır.
Arkadaşı Va Nu ile Gazi’yi ziyaret ettiklerinde, Mustafa Kemal’in kendilerine
söylediklerini Vâlâ Nureddin şöyle aktarıyor: “Basmakalıp laflara ihtiyaç
duymaksızın, Mustafa Kemal, bizim için çok önemli bir sadede girdi: ‘-Bazı genç
şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye
ederim, gayeli şiirler yazınız,’ dedi.”8 Kim bilir bu yönelimin yansımaları da
olmuştur Nâzım’ın toplumcu ideolojiyle örgülenen şiir dünyasında.
Nâzım, sanatıyla politik tercihini üst üste koyarken yazara düşen görevi de
yaptı. Eleştirdi, suçladı, dünyanın sosyal sorunlarının çözümü için aydınca bir
duruş sergiledi. Kısaca şiirle propaganda, kışkırtıcılık, felsefe, tarih,
toplumbilim, eleştiri, tartışma, yergi, mektup, ağıt, anı, yolculuk notu,
hepsini denemiş, aşk, sevgi, öfke, kıskançlık duygularını işlemiş, hatta şiirle
öykü, roman, oyun yazmıştır.9
Fransız şiirinin serbest ölçüsünü kullanırken yer yer, toplumsal alandaki
şiirinin “içeriğini devrimci söylemden” aldı. Ve uzun süre Mayakovski’nin
etkisinde kalarak şiirler yazdı. Ki Nâzım Ankara’daki ilk sorgusunda; “ben
marxizmin ve komünizmin yalnız ve bilhassa edebiyattaki tezahüratıyla
alakadarım. Rusya’da sırf edebiyatla meşgul oldum” 10 demesi de bu sürecin bir
sonucu olarak değerlendirilebilir.
Şiirin dili, her koşulda tek / yalın bir anlama indirgenemeyen ama nereye çeksen
oraya gider rastgeleliğine de düşmeyen; dolayısıyla, hem şaire hem de okuruna
imgelemsel çağrışım kapıları aralayan, yoğun anlamlı ve temsil kabiliyeti yüksek
bir dildir.11 Nâzım kelimenin tam anlamıyla şiir dilini bilen yetkin bir şairdi.
Açıkçası Nâzım Hikmet de, umutla umutsuzluğun, kavgayla kavgasızlığın,
dürüstlükle alçaklığın, inançla inançsızlığın yan yana yaşadığı bir dünyada
buluvermişti kendini. Büyük deneyler, büyük aşamalar, büyük dönüşümler, büyük
devrimler geçirmiş koskoca bir dünyada. Önünde koskoca bir tarih vardı, canlı,
etkin bir tarih.12 Nâzım bu tarihin bir parçası oldu.
ÇOCUKLAR
Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar sorunu toplumsal bir olgu; toplumsal bir
sorun, çözümü için planlama; kollektif bir dayanışma gerektiren bir gerçeklik.
Çözümünde devletin yanı sıra toplumsal muhalefet görevi gören demokratik baskı
gurubu rolündeki aktörlere büyük ödev düşüyor. Toplumsal politikalarla ancak
çözümlenebilir. Dolayısıyla Nâzım’ın toplumcu dünya görüşü, deyimlemek
istediğimiz sokakta çalışan ve yaşayan çocukların arka planındaki eşitsiz
koşulların ortadan kaldırılmasını imliyor yapısında. Nâzım, şiirinde sosyal
çaresizlik olarak yapıtlarında toplumda gözlemlediğimiz bu olguyu koşulların
değişimini göz ardı etmeyerek bir bütünlük içinde de imgesel olarak yer yer
veriyor.
Nâzım’ın şiirinde çocuk imgesini iki çerçeve içerisinde değerlendirebiliriz. 1)
Şairinin dünya görüşünün yansımasıyla kurgulanan, yaşam olanaklarından insanca
yararlanamayan çocukların sosyal tarihiyle içli dışlı şiirler. 2) Şiirleri
içerisinde geçen kimi olaylarda çocuğun konumlanışını yansıttığı şiirler. Evet,
Nâzım çocuğu merkeze koyan bir algılayışla şiirler kaleme almıştır. Şairin
toplumcu dünya görüşünden ısınarak geçen çocukluk, toplumsal gerçek içindeki
farklı görünümleriyle irdelenmiştir adeta.
Toplumsal sorunlara bir düşünür tutumuyla yönelme, insanın mutlu geleceği
karşısında inançlılık, makinaya saygı… onun şiirinin başlıca dayanakları
durumuna gelmiştir şiirinin gelişimi içinde. Gene onun şiirinin vazgeçilmez
öğesi olan lirik ya da bir başka deyişle duygulu şiirsellik onun şiirinde en
güzel anlatımlarını kazanmıştır.13 Böylece şiirinin zaman içindeki konumu daha
da bir güçlenmiştir.
Ozanlar, siyasal görüş ve toplumsal sorumluluğu yüklenirler. Elden geldiğince
gerçeği vermeye, hiç değilse buna yaklaşmaya çalışırlar. Bu gerçek ozancadır.
Kimi zaman gerçeği imgeler, imgelemeler yoluyla ona ulaşmaya çalışır. Gerçeğin
ardından koşar, onu tutmaya, yakalamaya uğraşır. Bir öncü olarak sorumluluğunu
içten duyar ve dizelerinde bildirici, yol gösterici bir yönteme giderler.14
Nâzım, güzel günlere; yüreğindeki düşlerin gerçekleşeceğine, dünyanın
adaletsizliklerinin bir gün yok olup gideceğine onur ve eşitlik bağlamında
eğilmiş ve inanmış, bir yeryüzünün şairidir. Şairin Nikbinlik yani İyimserlik
şiiri zor şartlar altında çalıştırılarak sömürülen çocukların sosyal durumunu
toplumsal eşitsizliğin çocuklara etkisinden yola çıkarak bir umut ikliminde
işler:
“Güzel günler göreceğiz çocuklar, / güneşli günler / göre / -ceğiz… / Motorları
maviliklere süreceğiz çocuklar, / ışıklı maviliklere süreceğiz çocuklar, / Açtık
mıydı hele bir / son vitesi, / adedi devir / Motorun sesi. / Uuuuuuuy! çocuklar
kim bilir / ne harikûlâdedir / 160 kilometre giderken öpüşmesi… / Hani şimdi
bize / cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, / yalnız cumaları / yalnız
pazarları… Hani şimdi biz / bir peri masalı dinler gibi seyrederiz / ışıklı
caddelerde mağazaları, / hani bunlar / 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. /
Hani şimdi biz haykırırız / Cevap: / açılır kara kaplı kitap: / zindan… Kayış
kapar kolumuzu / kırılan kemik / kan. / Hani şimdi bizim soframıza / haftada bir
et gelir. / Ve / çocuklarımız işten eve / sapsarı iskelet gelir… / Hani şimdi
biz…/ İnanın: /güzel günler göreceğiz çocuklar / güneşli günler / göre-/-ceğiz.
/ Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, / ışıklı maviliklere / süre- / -ceğiz…”15
(1930) Umuttur, çocuk işçiliğidir, çocuk yoksulluğudur şiiri.
Birde Giden şiirinde bir kimsesiz çocuk olur soğukta bir gara sığınmış uyuyan:
“Camların üstünde gece ve kar./ Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar / uzaklaşıp
kavuşulmamayı hatırlatıyor. / İstasyonun / üçüncü mevki bekleme salonunda /
siyah başörtülü, / çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor. / Ben dolaşıyorum… / Gece ve
kar pencerelerde / Bir şarkı söylüyorlar içerde. / Bu, giden kardeşimin en
sevdiği şarkıydı. / En sevdiği şarkı… / En sevdiği… / En… / Kardeşler, bakmayın
gözlerime / ağlamak geliyor içimden… / Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar /
uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor. / İstasyonun / üçüncü mevki bekleme
salonunda / siyah başörtülü, / çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor… / Gece ve kar
pencerelerde. / Bir şarkı söylüyorlar içerde!..”16 (1933)
Nâzım’ın şiirinde yaşama gözleri hayretle açılan aydın bir çift çocuk gözünün
sevinci, satılan bir kız çocuğunun insanlık değerlerini aşağılayanlara karşı
duyduğu öfke, yaşamın getirdiklerine acılarıyla dokunan çocukların yaşam dolu
bakışları vardır…
Özlemle yüreğinin içinden gelerek yurduna ve oğluna seslendiği şiirini de
çoğumuz biliriz. Bir babanın, özlem yüklü şiiridir:
“Karşı yaka memleket, / sesleniyorum Varnadan, / işitiyor musun, / Memet! Memet!
/ Karadeniz akıyor durmadan, / deli hasret, / deli hasret / oğlum, sana
sesleniyorum, / işitiyor musun? / Memet! Memet!”17 (1957) Şair Karlı Kayın
Ormanı’nda sürdürür oğlu Memed ile imgeselleşmiş duygusal bağını; “…Eski takvim
hesabıyle / bu sabah başladı bahar. / Geri geldi Memed’ime / yolladığım
oyuncaklar. / Kurulmamış zembereği / küskün duruyor kamyonet, / yüzdüremedi
leğende / beyaz kotrasını Memet.”18 (1956)
Daha geçen yüzyılda Dünya’da sonu vahşetle biten paylaşım savaşları yaşanır. En
acısı belki de Hiroşima. Amerika’nın Japonları durdurmak için Hiroşima’ya attığı
bomba kitle ölümlerinin en çirkinini getirmiştir dünyamıza. (1945) Kavrularak
ölen yığınlar, sakat kalan yığınlar… Hiroşima olayı Nâzım Hikmet’in şiir
yaşamında önemli bir yer tutar.19 İşte bu zamanlar, Filipinli bir kız çocuğudur
da şiiri, 14 yaşında, bir Amerikan deniz erinin elinden kurtarılan…
İnsanlık savaş çığlıklarıyla uyanır. Örgütlü bir kıyımdır dünyada yaşanan.
Sonuçları ise ağırdır. Nâzım bu vahşetin çocuklar üzerine bıraktığı etkiye bir
Kız Çocuğunda şöyle eğilir:
“Kapıları çalan benim / kapıları birer birer. / Gözünüze görünemem / göze
görünmez ölüler. / Hiroşima’da öleli / oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında
bir kızım, / büyümez ölü çocuklar. / Saçlarım tutuştu önce, / gözlerim yandı
kavruldu / Bir avuç kül oluverdim, / külüm havaya savruldu. / Benim sizden
kendim için / hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki / kâat gibi
yanan çocuk. / Çalıyorum kapınızı, / teyze, amca, bir imza ver. / Çocuklar
öldürülmesin / şeker de yiyebilsinler.”20 (1956). Bu ünlü şiirinden sonra
Hiroşima’dan yazılmış bir mektup var Nâzıma, ancak geç kalmış gibidir mektup:
“Nâzım Hikmet!
Siz de sonsuz uykuya yattınız… Artık hiçbir zaman elinize kaleminizi alamayacak,
olanca sesinizle haykıramayacaksınız en yakıcı sorunlar üstüne. Siz, sonsuz
uykuya yatmış olan… Ah, bilseniz, biz Hiroşimalı küçük kızlara nasıl güç verdi,
bizlerden biri için, bir avuç kül olan ve göze görünmeden kapıları çalarak imza
toplayan o küçük kız için yazdığınız şiir…
Kentimizin ortasında, Barış Parkı’nda, atom savaşında yok olup giden çocukların
anısına dikilmiş bir anıt var ve bizler, tüm Hiroşimalı çocuklar, sizin
şiirlerinizden destek ve cesaret alarak omuz verdik o anıtın yapımına.
Bir atom patlamasını hiçbir zaman görmemiş olan siz, her yüreğe derinliğine
işleyen o dizeleri nasıl yazabildiniz? Çünkü sizin yüreğinizde de tüm Hiroşimalı
ve Nagazakililerin yüreklerindeki gibi nefret ve öfke kaynıyordu! Çünkü siz de
barış’ın susuzluğunu duyuyordunuz!
…Hatta bugün, aradan on sekiz yıl geçtikten sonra da, o felaketi yaşamış ve
hiçbir kabahati olmayan insanlar yitiriyor yaşamlarını. Acaba günün birinde yine
acımasızca öldürülecek mi insanlar ve “Ölmek istemiyoruz!” iniltileri duyulacak
mı yine?
Hayır, geçmişte olanlar bir daha yinelenmesin… Bizler yaşadığımız sürece bunun
savaşımını vereceğiz. Sesimiz yettiği sürece bunu haykıracağız. Ellerimiz kalem
tuttukça bunu yazacağız. İyilik ve mutluluk taşıyıcısı kâğıttan turnalar
yapacağız. Seslenecek, haykıracak, eylem yapacağız!
Hayır, sizin barışa susamanız boşuna değildi Nâzım Hikmet! Hayır, Hiroşima ve
Nagazaki’deki sayısız kurbanın acıları boşuna gitmeyecek! Seslenecek,
haykıracak, eylem yapacağız!
Bizler, Hiroşima’nın tüm çocukları, anınız önünde başlarımızı minnettarlık ve
saygıyla eğiyor ve cenazenizin önüne binlerce turna, dünyaya özgürlük ve sonsuz
barış taşıyan binlerce kuş bırakıyoruz.
Unutulmaz Nâzım Hikmet! Hiroşimalı küçük kızların bu armağanını kabul edin,
lütfen…
Değerli Nâzım Hikmet’e, ailesine ve yakın dostlarına, barış için savaşımı
sürdüren Hiroşimalı ilkokul öğrencilerinden; Hiroşima kâğıttan turnalar
derneğinden. 23 Haziran 1963.”21 Görüyoruz ki, şair Nâzım Hikmet yazdığı
şiirlerle insanlığın birliğine hizmet etmiştir, her zaman önde giderek.22
Buradan yola çıkarak, Umut şiirine bir göz atalım. Çünkü bu şiirinde de umut,
savaş, çocuk etkileşimini buluyoruz:
“İşler, atom reaktörleri, işler, / yapma aylar geçer güneş doğarken ve güneş
doğarken ölür bir çocuk, / bir Japon çocuğu Hiroşima’da, / on iki yaşında ve
numaralı / ve ne boğmacadan, ne menenjitten, / ölür bin dokuz yüz elli sekizde.
/ Ölür bir Japoncuk Hiroşima’da / dokuz yüz kırk beşte doğduğu içi.23 (1958)
Dünya sorunları karşısında Nâzım Hikmet’in hem yaşam deneyi, hem de şiiri
gelişmiştir. Yaşadıklarını yapıtlarında yansıtma çabasının, şiirlerinin biçimini
belirleyen en güçlü etken olduğu açıkça görülmektedir.24
Nerden Gelip Nereye Gidiyoruz? Şiirinde de bunu kolaylıkla fark edebiliyoruz;
biraz duygu yüklü biraz daha umutsuz, ama insanlığa seslenen duyarlı bir
şiirdir:
“Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler, / günlerimiz tohumlardır
avuçlarında çocukların, / çocukların avuçlarında yeşerecekler. / Çocuklar
ölebilir yarın, / hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından, / düşerek de değil
kuyulara filan; / çocuklar ölebilir yarın, / çocuklar sakallı askerler gibi
ölebilir yarın, / çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında /
arkalarında bir avuç kül bile değil, / arkalarında gölgelerinden başka bir şey
bırakmadan. / Negatif resimcikler boşluğun karanlığında / Kırematoryum,
kırematoryum, kırematoryum. / Bir deniz görüyorum / ölü balıklarla örtülü bir
deniz. / Negatif resimcikler boşluğun karanlığında, / yaşanmamış günlerimiz /
çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan.”25 (1962) Diyebiliriz ki, yaşamı
zenginleştirici ufuklar açan bir sanat, gerçek felsefenin, gerçek bilimin dostu,
insanın dostudur ve yabancılaşmış siyasetten çok daha somut anlamda insan
yararınadır.26
Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, Nâzım’ın toplumcu gerçekçi yönelimi içinde
değerlendirilecek şiirinde imge kurma becerisinin ışığında savaş ve çocuk konusu
apayrı bir yer tutmaktadır. Örneğin:
“Bir kız vardı Japonya’da / ufacık, tefecik bir kız. / Bir bulut vardı dünyada /
işi: öldürmekti yalnız. / Bu bulut bu kızcağızın / öldürdü nineciğini, / külünü
göğe savurdu, / sonra, yine apansızın / gelip babasını vurdu, / sonra da kızın
kendini. / Ve doymadı ve doymadı / yeni kurbanlar arıyor. / Atom ölümüdür adı, /
karanlıkta bağırıyor. / Büyük bir birlik kuralım, / canavarı susturalım. / Savaş
cengine gidelim, / canavarı yok edelim.”27 Yine Bulutlar Adam Öldürmesin adlı
şiirinde de bu yüzleştirmeye rastlıyoruz:
“….Koşuyor altı yaşında bir oğlan, / uçurtması geçiyor ağaçlardan, / siz de
böyle koşmuştunuz bir zaman. / Çocuklara kıymayın efendiler. / Bulutlar adam
öldürmesin...”28 (1955)
Böylece Nâzım’ın sanat alanındaki temel kaygısı biçimi aşıyordu. Asıl amacı
sanatın yaşamı algılama, yansıtma gücünü artırmaktı.29 Bunu başarıyordu.
Kore savaşının Türkiye’ye yansımasına ve Türkiye’den götürdüklerine ağıt yakan
Nâzım, yüzlerce insan Mehmetçiğin dönmediği Kore’nin hesabını iktidara şu
şiiriyle sorar:
Korku adlı şiirinde dönemin hükümet başkanı Adnan Menderes’i eleştirir adeta:
“…Korkuyor Adnan Menderes/ ölülerden korkuyor/ hele çocuk ölülerinden. /
Karınları davul gibi, boyunları çöpten ince, / kırıyorlar Adnan Beyin mutfak
camlarını / her gece mezarlarından çıkınca…”30 (1959)
Memleketimden İnsan Manzaraları, 19000 dizeye yaklaşan bir yapıt. Ne ki,
Nazım’ın başından geçenler yapıtının bir kısmının yok olmasını, tamamlanmamasını
getirir. Meşrutiyet’ten bu yana Türkiye’nin toplumsal tarihini yansıtmak amacını
güden Memleketimden İnsan Manzaraları, değişik tarihlerde yazılmış parçaların
bir araya getirilmesi yoluyla, ‘montage’ yöntemiyle kuruluyordu. Örnekse Kuvâyi
Milliye destanı parçalara ayrılarak yapıta sonradan yerleştirilmiştir. İnsan
insan toplumu yansıtmak.31 Çocuk kahramanlar da işlenir sosyal yapı içindeki
yerleriyle; Köy yeri yoksulluk yeridir Anadolu’da. Kitapta, örneğin hovardasıyla
kaçar Nigâr, bırakır çocuğunu karanlık bir kuyuya, Memleketimden İnsan
Manzaralarında çocuğa bakışa dair geçen bir parçadır yalnızca bu: “…Ve Mustafa
diyordu ki, / -Köyde ölen çocuğun / hesabı mı var? / Ölü sayılmaz / altı aylık
ölü. / Çaylak yırtıcıdır. / Tilki kurnaz./ Kuyu derin. / Bozkır uçsuz bucaksız /
ve kırmızı biber gibi acı, / Devrildi cam düğmenin içinde / bir küçük / kavak
ağacı. / Nigâr’ın kucağından / bebek düştü kuyuya…”32
Nâzım’ın kavgası sanatının, sanatı kavgasının bir ürünüdür. Ölmeyi ya da
gündelik özgürlüklerinden olmayı göze alarak giriştiği kavgada, hem her şeyi çok
daha önceden ve çok daha doğru olarak sezen-gören-anlayan insanlara özgü
yalnızlığı yaşadı, hem bütün insan’la, dünyanın en uzak yerlerindeki insanlarla,
hiç görmediği insanlarla ortaklaşmayı bildi, onlarla aynı sofraya oturuyor, aynı
yazgıyı paylaşıyormuşçasına, aynı söyleşiye katılıyormuşçasına. Onun şiiri bu
açık görüşlülüğün, bu yalnızlığın, bu ortaklaşmanın, bu aşma çabasının, bu
yorgunluğun, bu kesinliğin, bu yumuşaklığın şiiridir. Ancak canını dişine
takarak çalışmayı bilenler sonuna kadar dürüst ve sonuna kadar savaşçı
kalabilirler.33
Özde Nâzım’ın çocuk olgusuna bakışındaki incelik, onları algılayışındaki
duruluğunda kanıtı olur şiirinde; “altın gözlü çocuklara” Çocuklarımıza Nasihat
şiiriyle seslenir. Bu şiirinde dünyaya bakışını da iz eder âdete:
“Hakkındır yaramazlık / Dik duvarlara tırman / yüksek ağaçlara çık. / Usta bir
kaptan / gibi kullansın elin / yerde yıldırım gibi giden bisikletini… / Ve din
dersleri hocasının resmini yapan / kurşunkaleminle yık / Mızraklı ilmihalin /
yeşil sarıklı iskeletini… / Sen kendi cennetini / kara toprağın üstünde kur. /
Coğrafya kitabıyla sustur, / seni ‘Hilkati Âdem’le aldatanı… / Sen sade toprağı
tanı / toprağa inan. / Ayırdetme öz anandan / toprak ananı. / Toprağı sev / anan
kadar.” Ve yıllar sonra ekler “mavi gözlü dev” ülkesinin toplumsal
gerçekliğinden yola çıkarak:34 (1928)
“Hoş geldin bebek / yaşama sırası sende / senin yolunu gözlüyor kuşpalazı
boğmaca kara çiçek sıtma ince hastalık / yürek enfarktı kanser filan / işsizlik
açlık filan / tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel
baskını / kuraklık falan / karasevda ayyaşlık filan / polis copu hapishane
kapısı falan / senin yolunu gözlüyor atom bombası falan / hoş geldin bebek /
yaşama sırası sende / senin yolunu gözlüyor sosyalizm(…) filan.”35 (1961). Aynı
şekilde 1955 yılında yazdığı Memed’e Son Mektubumdur mektup şiiri ise oğluna
olan özlemden yola çıkarak dünya görüşünün dizelere aktarılmış hâlidir:
“Bir yandan cellâtlar girdi araya, / bir yandan oyun etti bana / bu mendebur
yürek, / nâsip olmayacak Memed’im, yavrum, / seni bir daha görmek. / Biliyorum,
/ buğday başağı gibi delikanlı olacaksın, / -ben de öyleydim gençliğimde, /
kumral, ince, uzun- / gözlerin ananınkiler gibi kocaman / bazan da bir parça bir
tuhaf mahzun; / alnın alabildiğine aydınlık: / herhalde sesin de olacak /
-berbattı benimkisi- / türküler döktüreceksin yanık mı yanık… / Konuşmasını da
bileceksin / -ben de becerirdim o işi / sinirlenmediğim zamanlar- / bal
damlayacak dilinden. / Vay, Memet, kızların çekeceği var / senin elinden… /
Müşküldür / babasız büyütmek erkek evlâdı. / Ananı üzme oğlum, / ben güldürmedim
yüzünü, / sen güldür. / Anan, / ipek gibi kuvvetli, ipek gibi yumuşak; / anan, /
nineliğinde bile güzel olacak / onu ilk gördüğüm günkü gibi, / Boğaziçi’nde, /
on yedisinde, / ayışığı, günışığı, can eriği, / dünya güzeli. / Anan, /ayrıldık
bir sabah, / buluşmak üzre, / buluşamadık. / Anan, / anaların, en iyisi, en
akıllısı, / yüz yıl yaşar inşallah… / Ölmekten, oğlum korkmuyorum, / ama ne de
olsa / iş arasında bazen, / irkilip ansızın, / yahut yalnızlığında uyku
öncesinin / günleri saymak biraz zor. / Dünyaya doymak olmuyor, Memet, / doymak
olmuyor… / Dünyaya kiracı gibi değil, / yazlığına gelmiş gibi de değil, / yaşa
dünyada babanın eviymiş gibi… / Tohuma, toprağa, denize inan, / insana hepsinden
önce. / Bulutu, makineyi, kitabı sev, / insanı hepsinden önce. / Kuruyan dalın /
sönen yıldızın, / sakat hayvanın / duy kederini, / ama hepsinden önce de
insanın. / Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin / sevindirsin seni karanlık ve
aydınlık, / sevindirsin seni dört mevsim, / ama hepsinden önce insan sevindirsin
seni. / Memet, / memleketler içinde bir şirin memlekettir / Türkiye, / bizim
memleket. / İnsanı da, / su katılmamışı, / çalışkandır, ağırbaşlı, yiğittir, /
ama dehşetli fakir. / Çekmiş çekiyor millet. / Lâkin güzel gelecek sonu. / Sen
bizim orda halkınla beraber / (…….) kuracaksın, / gözle görecek, elle tutacaksın
onu. / Memet, / ben dilimden, türkülerimden, / tuzumdan, ekmeğimden uzakta, /
anana hasret, sana hasret, / yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim, / ama
sürgünde değil, / gurbet ellerde değil, / öleceğim rüyalarımın memleketinde, /
beyaz şehrinde en güzel günlerimin. / Memet, / yavrum, / seni Türkiye (……)’ne /
emanet ediyorum. / Gidiyorum / içim rahat. / Sende daha bir hayli zaman /
halkımda ölümsüz devâm edecek / bende tükenen hayat.”36 (1955)
SONUÇ
Nâzım ülkesinin insanları tarafından ciddi bir şekilde ele alınmadı. Sürekli
üretilen tepkilere karşı akademik / ona yakın duran cılız bir kesim dışında
irdelenmedi. Nâzım, ‘haklılaştırılmadı’ bilinçli bir şekilde. Onun şiiri geçtiği
toprakları sürükleyen asi bir su gibi, kardeşlik denizine döküldü. Ne ki, çok
sevdiği ülkesinde istediği duyarlılıkla yaklaşılmadı kendisine. Nâzım Hikmet
evlat edindiği, öğrenimi sırasında Peredelkino’daki evinde kalan Azerbaycanlı
yontucu Münevver Rızayovaya ile son görüşmesinde bu çok sevdiği genç insana
şöyle demişti: “Biliyorum, ben öldükten sonra eserlerim memleketimde
yayımlanacak. Ama ben bunların sağlığımda, İstanbul’umda basılmalarını isterdim.
Benim halkım, yurdumu sevdiğimi, onun geleceğine inandığımı, mutluluğunu
istediğimi bilsin. Memleketimde kimse benim için düşmanlarımın söylediklerine,
iftiralarına inanmasın. Ben yalnız, memleketimi sömürgecilere satanlara
düşmanım.”37 Evet, o yalnızca sevgili memleketini sömürgecilere sattığına
inandıklarına düşmandı. Yaşamın sonlarına doğru çocuklar için seslenirdi
dünyaya:
“Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne / allı pullu bir balon gibi
verelim oynasınlar / oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında /
dünyayı çocuklara verelim / kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek
somunu gibi / hiç değilse bir günlüğüne doysunlar / dünyayı çocuklara verelim /
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı / çocuklar dünyayı alacak
elimizden / ölümsüz ağaçlar dikecekler.”38 (1962)
Evet, “açlığından başka bir şey hatırlama”yan bir çocuk Faruk, Nâzım’ın
şiirlerinde, sonra Leylâ “ıslak bir kedi yavrusu gibi üşür” soğuktan. O içeri
düştüğünden beri büyür çocuklar, “boğazlanan bir çocuğun kanı” gibi akarken
dehşet içinde zaman. Ve çocuklar doğar “Kore’de, Yunan zindanlarında,
Anadolu’da” yoksul, acılı, kaybetmiş, yalnız… 1950 lili yılların bozgununda
geçerken hayat… Nâzım der ki, şehirler “sağlıkevleriyle övünenlerdir, çocuk
bahçeleriyle…”
Görüyoruz ki, dünya çocuklarına toplumsal bir sorumluluktan, eşsiz bir
duyarlılıktan hareket ederek eğilen Nâzım, sömürüyle, eşitsizliğe karşı
‘dinamik’ bir şiir anlayışını geliştirmiştir. Yine İyimserlik Üstüne şiirinde
ise çocuklara olan inancı bu yaklaşımla doruk noktasındadır:
“Yüzüne yılbaşı ağacının telli pullu / aydınlığı vuran çocuk, / belli,
bilmiyorum neden, ama belli / yaşayacak benden iki kere çok. / Kosmosa filan
gidip gelecek. İş bunda değil. / Yeryüzünde görecek mucizenin büyüğünü; tek
insan milletini pırıl pırıl. / Ben iyimserim, dostlar, akarsu gibi…”39 (1959)
“On üç yaşındaki işçi kerim, / yirminci yüzyılın en ümitli adamı” iken
Memleketimden İnsan Manzaraları’nda, biz neden olmayalım 21. yüzyılda yüzyılın
en ümitli insanı.
Sonuç olarak Nâzım Hikmet, çocuk olgusunu aydın bir yürekle şiirlerine taşırken
de, şiiri yurt sevgisiyle; aşkla; özgürlük, eşitlik kardeşlik savaşımıyla
kucaklaştırmada olağanüstü başarılı olmuş bir şair; çığır açıcılığıyla ve damarı
damara bağlamadaki başarısıyla estirdiği rüzgâr, onu şiirimizin en büyük
devrimcisi yapmış. O, şiirleriyle hem kendi döneminin şiirini hem de kendisinden
sonraki dönemin şiirini önemli ölçüde etkileyen, hatta belirleyen bir şairidir
ülkemizin.40
Nazım 21. yüzyılın da sanatçısıdır.
KAYNAKÇA
Yeşilyurt, Süleyman: Nâzım’ın Kadınları. Kültür-Sanat Yay. Ankara.2004, s.10
Fuat, Memet: Nâzım Hikmet. Adam Yay. İstanbul. 2000, s. 11
Küçük, Yalçın: Sırlar. YGS Yay. İstanbul, 2002, s. 222
Fuat, Memet: A.g.e., 2000: 551
Ergüven, Rıza, Abdullah: Sanat ve Erotizm. Yaba Yay. Ankara, 1988. s.13
Küçük, Yalçın: A.g.e., 2002: 222
Ergüven, Rıza, Abdullah:A.g.e., 1988: 8
Fuat, Memet: A.g.e., 2000: 35
Fuat, Memet: A.g.e., 2000: 188
Fuat, Memet: A.g.e., 2000: 87
Sunat, Halûk: Birey Sorunsalı Psikanaliz ve Eleştirel Bir Bakışla Marksizm.
Papirüs Yay. İstanbul, 1999. s.278
Timuçin, Afşar: Nâzım Hikmet’in Şiiri. Kavram Yay. Ankara. 1978. s.9
Timuçin, Afşar: A.g.e., 1978:36
Ergüven, Rıza, Abdullah: A.g.e.,1988:10
Hikmet, Nâzım: 835 Satır. Adam Yay. İstanbul, 1998, s.190-191
Hikmet, Nâzım: Benerci Kendini Niçin Öldürdü? Adam Yay. İstanbul, 1994, s.131
Hikmet, Nâzım: Yeni Şiirler. Adam Yay. İstanbul, 1994a,s.109
Hikmet, Nâzım: A.g.e., 1994a,s.66
Timuçin, Afşar: A.g.e.,1978:143
Hikmet, Nâzım: A.g.e.,1994a:81
Hikmet, Tulyakova, Vera: Nâzımla Son Söyleşimiz. Çev. Ataol Behramoğlu. Everest
Yay. İstanbul, 2004,s.379-380
Ergüven, Rıza, Abdullah: A.g.e., 1988:10
Hikmet, Nâzım: A.g.e.,:1994a, 20
Fuat, Memet: A.g.e., 2000:83
Hikmet, Nâzım: A.g.e,1994a:149
Arslanoğlu, Kaan: Politik Psikiyatri. İthaki Yay. İstanbul, 2005,s162
Hikmet, Nâzım: A.g.e., 1994a: 153
Hikmet, Nâzım: Ag.e., 1994a:54
Fuat, Memet: A.g.e., 2000: 114
Hikmet, Nâzım: Son Şiirler. Adam Yay. İstanbul, 1994b,s.27
Fuat, Memet: A.g.e, 2000: 310-311
Hikmet, Nâzım: Memleketimden İnsan Manzaraları. Adam Yay. İstanbul, 1996, s.273
Timuçin, Afşar: A.g.e,1978: 20
Hikmet, Nâzım: 835 Satır. Adam Yay. İstanbul, 1998, s.217
Hikmet, Nâzım: A.g.e., 1994b: 98
Hikmet, Nâzım: A.g.e., 1994a:50-51-52-53
Fuat, Memet: A.g.e., 2000: 678
Hikmet, Nâzım: A.g.e.,1994b: 130
Hikmet, Nâzım: A.g.e., 1994b: 7
Yağcı, Öner: Küreselleşme Sürecinde Edebiyatımız. İleri Yay. İstanbul, 2004. s.
62
*5. Sokakta Çalışan ve Yaşayan Çocuklar Sempozyumu (4-6 Kasım 2006 Gaziantep).
|