İnsanlar, genelde onları mutsuz eden,onlara hüzün
veren olayları yada durumları, onlara mutluluk veren olaylardan daha çok
hatırlar ve bunların üzerinde daha çok konuşurlar.
Bir araya geldiklerinde hemen hemen herkes kendi sıkıntısını anlatmak
için, bayram günlerinde şeker almak için sıraya giren çocukların sabırsızlığı
ile bekler.Kişi bunları çevresi ile paylaşarak bunlardan, yani onu geren
şeylerden kurtulma düşüncesine kapılır.Ama nedense insanlar mutluluğu yaşama
konusunda çok bencilce davranırlar.Mutluluğu yaşarken en fazla hayatlarında
ikinciye kişiye yer verirler.Aslında bu ikinci kişinin varlığı da, belki de söz
konusu mutluluğun tek başına yaşanılamayacağındandır.Çünkü mutluluk birçok insan
tarafından sihirli bir formül gibi, bir rüya gibi yada güneşli bir havada
gökyüzünde kalmış son yıldız gibi algılanır.Yani hep kişiye özel ve sadece kişi
tarafından görülebilen ve yaşanılabilen gerçekliğinin insanların üzerinde
yaratmış olduğu etkiler gibi.İnsanlar bunu çevreleri ile paylaştıkları zaman söz
konusu büyünün bozulacağını yada varsayılan rüyanın uçacağı endişesini her zaman
taşırlar.Bu korku ve tedirginlik ruh hali içerisinde bunları her zaman çok
“biricik” bir şekilde taşır ve saklarlar.Ama normal bir araya gelişlerde ,
sosyal varlık olmanın gerekliliği ile bir konuşma başlar aralarında ve herkese
artık sadece hüzün ve sıkıntıları kalmıştır anlatmaları için. Toplum olarak
sıkıntı ve mutsuzlukları çoğunluk konuşmamız belki de bu yüzdendir.
İnsanlar, en çok korktukları şeylere yine kendilerinin o korkunun oluşumu için
zemin hazırladıklarının farkında değiller. Çünkü biz insan olarak ve en önemlisi
düşünerek yaşantımızı şekillendiriyoruz. Bizim düşüncelerimiz, bir kar tanesi
gibi içimize düşer ve bu düşünce sürecini uzattıkça onu içimizde iteleyerek ve
geniş alanlar oluşturarak en son bir çığ oluşumuna kadar gider bu çabalarımız
.Toplumumuzda kullanılan “korktuğum başıma geldi” deyiminin nedeni, kimbilir
belki de bundan dolayıdır.
Öte yandan elimizdeki biricik mutluluklara sıkı sıkıya sarılmak ve onları
bir ceviz kabuğunun içerisinde saklamak ta çok doğru değil.Çünkü biz bunları
sıkı sıkıya korumak için bütün enerjimizi harcarken, kendimizi yeni mutlulukları
yaşama zevkinden mahrum bırakıyoruz.Yeniliklere ve yeni heyecanlara karşı yine
kendimiz bir kalkan konumuna geçiyoruz. Ve bir zaman sonra korumaya çalıştığımız
mutluluklarımız işlevlerini yitirince yani artık bizde bir heyecan
uyandırmayınca işte asıl monotonluk ve mutsuzluk o zaman başlıyor.Geriye tekrar
bu yakınmalar kalıyor kişilerin konuşmaları için.
Bizler, nasıl ki sıkıntılarımızı anlatarak onlardan
kurtulabileceğimiz düşüncesini taşıyorsak, mutluluklarımızı da paylaşarak
onların daha anlamlı ve sürekli hale getirilmesini sağlamalıyız. Hayat zıtlıklar
üzerine kuruludur.Zaten mutluluğu vareden yani onu anlamlı kılan şey, mutsuzluk
ve hüzündür.Öyleyse varlığını birbirinden alan iki durumdan birisini alıp,
diğerini ötekileştirmek ne kadar doğrudur ki.Sürekli mutlu olmak için mutluluğa
sıkı sıkıya sarılmayın.Çünkü o bir kelebektir; çok sıkarsanız boğulur, çok
gevşek bırakırsanız uçar gider.Siz en iyisi onu doğal ortamına bırakın. Emin
olun ki o size geleceği zamanı çok iyi bilir.
Vefa AKDOĞAN
DİYARBAKIR/2008