|
|
|
S’YE MEKTUP
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dastanilyas@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
|
Gün batalı bir saat oluyordu. Perdenin tülünden
güneşin son kızıl damlaları odanın içinde son veda valsini yapıyordu. Odanın
kapısındaki adamın, duvarda duran ahşap çerçeveye takıldı gözleri. En
sevdiği yazarın çalışma odasında, yazı makinesi karşısında çekilmiş bir
fotoğrafıydı bu. İdolüm derdi, ziyaretine gelen dostlarına bu yazardan
ötürü. En beğendiği yanı da yazarın aykırılığıydı. O yazar inandıkları
uğruna hiçbir şeyden taviz vermemiş ve kendini olduğunu gibi kabul
ettirmişti. Fotoğraftan kendisine bakan yazarın saçları darmadağınık ve kar
beyazdı. Ciddi bir yüz ifadesi ile yazı makinesinde yazmaya çalıştığı yazıya
konsantre olmuş olmalıydı.
Kendi çalışma odasında ayakta bekliyordu. S için bir mektup yazmak
niyetindeydi. Günlerdir kafasında oluşturduğu cümleleri yazıya dökmek için
bu günü kolluyordu.
Ceviz masanın çekmesini araladı ve beyaz bir mektup kâğıdı çıkardı. Renkli
mektup kâğıtlarına yazmaktan hoşlanmazdı. Mektup dediğin beyaz sayfalara
yazılmalı ki içtenliği ve duruluğu belli olsun. Çünkü mektup içsel bir
konuşmadır yazılan kişi yanında olmasa da. Öyle düşünüyordu.
Kâğıdı önüne koydu, Kütahya gezisi sırasında almış olduğu kupada görev
bekleyen en nadide markalı dolmakalemine uzandı. Mektup dediğin aynı zamanda
dolmakalemle yazılmalıydı. Bütün hazırlıkları tamam sayılırdı, başını eğdi
ve son bir kez daha içindeki yazmayı kurduğu düşünceleri yokladı.
Düşünceleri çağlayan gibi akmak için sıra bekliyordu.
Markalı dolmakalemine ilk komutu verdiğinde, dolmakalem beyaz kâğıt üzerinde
kaymaya başladı. Artık sadece mektup vardı hayatında. Yazmaya başladı:
“Sevgili Dostum S”
“Sana yazmak için beklediğim zaman geldi diye düşünüyorum. Akşamın bu
alacakaranlığında, masa lambamın huni ışığında seninle sohbet etmek güzel
olacak. Beni tanırsın, yazmak bana konuşmaktan daha kolay gelir. Kimileri
vardır, yazamaz ama çok güzel nutuklar atarak konuşurlar. Bazen konuşma
özürlü olduğumu düşünürüm. Duygularımı, düşüncelerimi, hayallerimi
kelimelerle sesli anlatmakta sıkıldığımı bilirsin sen de.
Hani, bir keresinde, hatırlar mısın saatlerce oturmuştuk bir kafede. Bira
içiyorduk. İçkinin, insanın dilinin bağını çözdüğünü ve gevezeleştirdiğini
söylerler ya aksine ben de hiçbir tesiri olmamış, o kadar içmeme rağmen
normalden daha az konuşmuştum. Benim bu halimi görünce şaşırmıştın.
Suskunluğumun ezikliğini yaşatmamak için de boyuna sen konuşmuştun ve ben
dinlemiştim. Sonra da bana ne kadar iyi bir dinleyici olduğumu söylediğinde
alkol tadında kahkahalar atmıştık. Evet, iyi bir dinleyiciyim ama iyi bir
anlatıcı değilim.
Her neyse sana asıl anlatmak istediklerim bunlar değil. Ne de olsa sen zaten
beni tanıyorsun. Anlatmaktan ya da konuşmaktan ziyade başımı yaslayıp
hıçkırıklarla ağlamak ihtiyacındayım. Ama ağlayamayan bir adamım ben,
biliyorsun. İçim de, boğazımda bir katılık var, şöyle ucundan ağlasam;
gözyaşlarımla aksa içimde biriken zehir.”
Gözlerini yazdıklarında gezdirdi ve devam etti.
“Bir hafta önce telefonda konuştuklarımız aklıma takıldı. Takılmak da değil
bir kıymık bir paslı çivi gibi aklıma saplandı. Ne demiştin sen? Gitmek
üzerine. Bir haftadır bunu düşünüyorum. Neden gitmeli insan diye? Gitme
zamanın geldiğini anlatan işaretlerin farkına varan insan büyük insandır
demiştin. Bir aşk da gitme zamanı varsa ya da gitme zamanı geldiyse bunu
nasıl anlayacaktım. Karşında duran kişilerin gözlerinde ilk gördüğün ışık
sönmüşse gitme vaktidir arkadaşım diye çıkışmıştın. Peki, ben neden bu
işaretleri anlamıyorum diye sormuştum da, sen bakar körsün; sadece
gördüklerine ve işaretlere inanmak istemeyen, kendi kurduğu dünyasında
olmasını istedikleriyle yaşayan birisin demiştin.”
Dolmakalemin arkalığını dişlerinin arasına aldı. Yazarken en sevdiği
hareketlerden biriydi. Demir arkalığın soğukluğu ile diline dokundu. Yazı
yazarken meydana gelen tiklerinden biriydi bu. Özellikle yoğunluğuna
düşünürken, ağzında daha uzun süre tutardı kalemin arkalığını.
“Bana karşı dostane tavsiyelerinin her birinin yaşamının deneyim imbiğinden
süzülerek biriktirdiğini biliyorum. Her sözün kendi başına bir yaşam özeti.
Bu kadar çok şeyi nereden bildiğini düşünürdüm. Duyarlılığın, olaylara
bakışın benden ne kadar farklıydı. Bunun için seni tanıdığıma çok mutluyum.
Gerçek bir dost olduğun için sana minnettarım. Zira kırılacağımı bilsen de
doğruları ve inandıklarını söylemekten geri durmuyorsun. Bu halinle bile
beni benden çok düşündüğünü biliyorum.
Sana şu kadarını söyleyeyim. Senin, en uygun dediğin zaman vardı ya işte o
zaman gitmelisin dediğin. Benim ağırdan aldığım, ayaklarımı sürüyerek
olduğum yere çakılıp kaldığım zaman. Evet, o zaman gitme zamanıydı. Bir
aşkı, ilişkiyi olduğu yerde, olduğu zaman içerisinde bırakıp gitme zamanı.
Arkana bile bakmadan ve bir daha dönmemecesine. Neden gidemedim dersin
biliyor musun? Korktum, evet hem de bir çocuğun kalabalık bir caddede
annesinin elini bırakmaktan korktuğu gibi bir başıma kalmaktan korktum.”
İnsanın korktukları neden başına gelmelidir ki bu hayatta diye düşündü.
Sakınılan göze çöp batarmış. Onca sakındığım gözüme batan çöp şimdi yüreğime
batıyor.
“Dostum, gitmek konusunda da geç kaldım. Pişmanlıklar deryasında boğulmamak
için çırpınmam da boşuna. Ne kadar çırpınırsam o kadar derine batıyorum.
Senin söylediğin gibi, her geçen zamanın ödenmesi gereken faturası da
büyüyor. Ödenmemiş ve günden güne işleyerek katlanan can alıcı kredi borcu
gibi bir şey bu. Her gün daha mutsuz, her gün daha yalnızlaşıyorum.”
Yerinden kıpırdadı, ikirciklendi mutfağa gidip kahve yapmak için. Burnuna
sevdiği şekersiz sade kahvenin kokusu geldi birden. Erinmemeliyim dedi ve
çalışma odasından mutfağa gitti. Dörtlü ocağın en büyük gözüne bir fincan
kahvelik suyu koydu. Suyun kaynamasını beklerken yaktığı sigaranın
dumanlarına isyan eden ciğerlerini düşündü. Akciğerlerinin duman isinde
nasıl karaya döndüğü aklına geldiğinde daha derinden çekti sigarasından
nefesini. Varsın kararsın ciğerlerim dedi. Demlikte kaynayan suyu fincana
boşalttı ve kendine sert bir kahve yaptı. Bir elinde kahve fincanı, diğer
elinde sigarası ile çalışma odasına döndü. Ayakta bekledi bir süre.
Raflardan taşan kitaplara göz attı, birçoğunu okumuştu ama şimdi okuduğu
kitaplardan aklında kalan tek satır yoktu. Buna da şaşırmadı. Sandalyesine
oturduğunda, sigaranın külü biraz önce yazmaya çalıştığı mektubun üzerine
düştü. Canı sıkıldı, ağzını ileri doğru uzatarak kâğıdın üzerindeki sigara
küllerini üfledi. Bitmekte olan sigara izmaritinin üzerine daha bir kuvvetle
çökerek yanan ateşe küllükte son verdi. Kahvesinden dolu bir yudum aldı, acı
kahve onu kendisine getirdi. Az önceki oturuş düzenine dönerek kalemine
sarıldı.
“Şimdi burada olmanı isterdim Dostum, sana da bir kahve yapardım. Karşılıklı
kahvelerimizi içerken bu sefer ben anlatırdım sen de dinlerdin. Çünkü içimde
birikenleri bir şekilde çıkarmam gerekiyor. Ben sevda işini beceremiyorum
dostum. Bu bambaşka bir yetenek. Ne kadar sevsem de yine de bir şeyler eksik
kalıyor. Bin bir zahmetle kurduğumuz büyü birden kayboluyor. Sevdanın büyüsü
bozulduktan sonra da ortada yavan bir ilişki kalıyor. Kuru bir dal gibi, ne
kadar sulasan da yine de yeşermeyen. Bu noktaya geliş sürecinde ortaya çıkan
işaretleri takip edemediğimden son kertede kalakalıyorum. Senin deyiminle
bekletme düğmesine basılan kasetçalar gibi. Yeniden bir elin bekletme
düğmesine basarak kasetin dönmesini sağlayana kadar o noktada öylece
bekliyorum. Ne aklım ne yüreğim beni dinlemiyor. Her uzvum benden ve
beynimden bağımsız deviniyor duruyor.”
Yine konuları dağıttığının ve mektubu gereksiz uzattığının ayrımına vardı.
En baştan söylemesi gerekenleri yine sona bırakıyordu. Ne vardı, Dostu gibi
bodoslama inandıklarını ve aklından geçenleri en baştan söyleseydi. Hep
karşısındakini kırarım ya da yanlış anlaşılırım korkusuyla yaşıyordu. Bir
kere olsun kendisi için bir şey istediğini hatırlamıyordu. Bu huyuna çok
kızan arkadaşı haksız da değildi. Kendisinin olan yaşamını başkaları adına
yaşamak kadar yorucu ve ezici ne olabilir ki? Söylemek ve yazmak
istediklerini içinden kendi kendine konuşuyordu yine. İyice soğuyan
kahvesinde son kalan yudumu da içtikten sonra yazmaya devam etti.
“Aslına bakarsan, istersen aslına bakmayalım. Aslı kalmadı bu işin. Artık
yoruldum, akıntıya karşı boşuna kürek çekmekten. Kollarımda derman kalmadı
ve yaşamın akıntısına bıraktım kendimi. Başka da yapacak bir şey yok galiba.
Kabullenmek diyorum ben buna. Yenilmişliği, terkedilmişliği ve bir başına
kalmayı kabullenmek. Evet, artık bu çıplak gerçekliği görüyorum. Senin
deyiminle geç kaldım. Bunu kendime itiraf ettiğimden beri seni daha iyi
anlamaya başladım. Gitmenin bir zamanı var ve insan ne zaman gideceğine iyi
karar vermeli.”
Bu düşüncesini kabul ettiğini bilmiyordu, yazarken fark etti. Artık bazı
şeyleri kabul etmişti demek. Farkında olmadan, zorla, canını acıtarak kabul
etmişti demek. Aklına gelmeyenin başına geldiğini biliyordu. Bunu bilmek her
ne kadar dokunsa da.
“Şimdi, kendimleyim işte. Sana söylemek istediklerimi yine bir yığın laf
kalabalığına getirip söylemeye çalıştım. Mektubumu okuduğunda, son
cümlelerde bulacaksın beni. Yine yapmışın yapacağını diye aklından
geçirerek. Tarifesini kaçırdığım trenin arkasından bakıyorum şimdi, garda
bir başıma. Nasılım bilmiyorum. Yine kasetçaların bekleme düğmesine basılmış
gibiyim. Aklım, yüreğim kendi halinde, uzuvlarım beynimden bihaber
devinmekte. Gece olmuş, saat ne zaman on ikiyi vurmuş farkına varmadım.
Şimdi müsadenle yurt dışından getirdiğim şapkalı tekilanın kalan son bir iki
kadehi içmek istiyorum. Size sözümü tutamadım, tekilanın şapkasını
çıkararak. Oysa birlikte, limon ve avucumuza tuz dökerek törenle
çıkaracaktık bu şapkayı. Ancak, söz veriyorum, bir sonraki tekilanın
şapkasını birlikte çıkaracağız. O zaman kasetçaların bekleme düğmesine
basılmış ve kaset de dönmeye başlamış olur bakarsın. Ahmet Kaya’nın
“giderim” şarkısına eşlik ederken tekilalarımızı yuvarlarız.
Bak yine aynı şeyi yapıyorum, karmaşayı kendime saklayarak. Sana
yazacaklarım bu kadarla sınırlı değil. Bu mektubun bir anahtar olmasını
bekliyorum, anlatmak için yığınlarla biriktirdiğim kilitli odalarımın
anahtarı.
Sevgili S en derin sevgilerimle”
Yazdıklarını tekrar okuduğunda, yazmak istediklerinin tamamen dışında şeyler
yazdığını gördü. Neden anlatmak istediklerim içimde kalıyor diye kızdı
kendine. Beyaz mektup kâğıdını yine beyaz bir zarfa koydu ve S’nin adresine
yollanmak üzere zarfı kapattı. Bardakta kalan iki yudumluk tekilayı tek
seferde içince içkinin acılığı ile irkildi. Vücuduna bir titreme geldi.
Başını yukarı kaldırdı, idolü olan yazarın fotoğrafına baktı. Ben de senini
gibiyim dedi. Yalnız ve bir başına… Aykırılığının kendini idolü olan yazara
yaklaştırdığını fark ederek.
Gözlerini ovuşturarak çalışma odasındaki kanepeye uzandığında içki
damarlarında dolaşan kana karışarak adamı uyuşturmaya başlamıştı. Kızarmış
ve kapakları şişmiş gözlerini kapadı…
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|