Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

S’YE MEKTUP
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
    dastanilyas@gmail.com  ulaştırabilirsiniz.

 Gün batalı bir saat oluyordu. Perdenin tülünden güneşin son kızıl damlaları odanın içinde son veda valsini yapıyordu. Odanın kapısındaki adamın, duvarda duran ahşap çerçeveye takıldı gözleri. En sevdiği yazarın çalışma odasında, yazı makinesi karşısında çekilmiş bir fotoğrafıydı bu. İdolüm derdi, ziyaretine gelen dostlarına bu yazardan ötürü. En beğendiği yanı da yazarın aykırılığıydı. O yazar inandıkları uğruna hiçbir şeyden taviz vermemiş ve kendini olduğunu gibi kabul ettirmişti. Fotoğraftan kendisine bakan yazarın saçları darmadağınık ve kar beyazdı. Ciddi bir yüz ifadesi ile yazı makinesinde yazmaya çalıştığı yazıya konsantre olmuş olmalıydı.
Kendi çalışma odasında ayakta bekliyordu. S için bir mektup yazmak niyetindeydi. Günlerdir kafasında oluşturduğu cümleleri yazıya dökmek için bu günü kolluyordu.
Ceviz masanın çekmesini araladı ve beyaz bir mektup kâğıdı çıkardı. Renkli mektup kâğıtlarına yazmaktan hoşlanmazdı. Mektup dediğin beyaz sayfalara yazılmalı ki içtenliği ve duruluğu belli olsun. Çünkü mektup içsel bir konuşmadır yazılan kişi yanında olmasa da. Öyle düşünüyordu.
Kâğıdı önüne koydu, Kütahya gezisi sırasında almış olduğu kupada görev bekleyen en nadide markalı dolmakalemine uzandı. Mektup dediğin aynı zamanda dolmakalemle yazılmalıydı. Bütün hazırlıkları tamam sayılırdı, başını eğdi ve son bir kez daha içindeki yazmayı kurduğu düşünceleri yokladı. Düşünceleri çağlayan gibi akmak için sıra bekliyordu.
Markalı dolmakalemine ilk komutu verdiğinde, dolmakalem beyaz kâğıt üzerinde kaymaya başladı. Artık sadece mektup vardı hayatında. Yazmaya başladı:




“Sevgili Dostum S”
“Sana yazmak için beklediğim zaman geldi diye düşünüyorum. Akşamın bu alacakaranlığında, masa lambamın huni ışığında seninle sohbet etmek güzel olacak. Beni tanırsın, yazmak bana konuşmaktan daha kolay gelir. Kimileri vardır, yazamaz ama çok güzel nutuklar atarak konuşurlar. Bazen konuşma özürlü olduğumu düşünürüm. Duygularımı, düşüncelerimi, hayallerimi kelimelerle sesli anlatmakta sıkıldığımı bilirsin sen de.
Hani, bir keresinde, hatırlar mısın saatlerce oturmuştuk bir kafede. Bira içiyorduk. İçkinin, insanın dilinin bağını çözdüğünü ve gevezeleştirdiğini söylerler ya aksine ben de hiçbir tesiri olmamış, o kadar içmeme rağmen normalden daha az konuşmuştum. Benim bu halimi görünce şaşırmıştın. Suskunluğumun ezikliğini yaşatmamak için de boyuna sen konuşmuştun ve ben dinlemiştim. Sonra da bana ne kadar iyi bir dinleyici olduğumu söylediğinde alkol tadında kahkahalar atmıştık. Evet, iyi bir dinleyiciyim ama iyi bir anlatıcı değilim.
Her neyse sana asıl anlatmak istediklerim bunlar değil. Ne de olsa sen zaten beni tanıyorsun. Anlatmaktan ya da konuşmaktan ziyade başımı yaslayıp hıçkırıklarla ağlamak ihtiyacındayım. Ama ağlayamayan bir adamım ben, biliyorsun. İçim de, boğazımda bir katılık var, şöyle ucundan ağlasam; gözyaşlarımla aksa içimde biriken zehir.”
Gözlerini yazdıklarında gezdirdi ve devam etti.
“Bir hafta önce telefonda konuştuklarımız aklıma takıldı. Takılmak da değil bir kıymık bir paslı çivi gibi aklıma saplandı. Ne demiştin sen? Gitmek üzerine. Bir haftadır bunu düşünüyorum. Neden gitmeli insan diye? Gitme zamanın geldiğini anlatan işaretlerin farkına varan insan büyük insandır demiştin. Bir aşk da gitme zamanı varsa ya da gitme zamanı geldiyse bunu nasıl anlayacaktım. Karşında duran kişilerin gözlerinde ilk gördüğün ışık sönmüşse gitme vaktidir arkadaşım diye çıkışmıştın. Peki, ben neden bu işaretleri anlamıyorum diye sormuştum da, sen bakar körsün; sadece gördüklerine ve işaretlere inanmak istemeyen, kendi kurduğu dünyasında olmasını istedikleriyle yaşayan birisin demiştin.”
Dolmakalemin arkalığını dişlerinin arasına aldı. Yazarken en sevdiği hareketlerden biriydi. Demir arkalığın soğukluğu ile diline dokundu. Yazı yazarken meydana gelen tiklerinden biriydi bu. Özellikle yoğunluğuna düşünürken, ağzında daha uzun süre tutardı kalemin arkalığını.
“Bana karşı dostane tavsiyelerinin her birinin yaşamının deneyim imbiğinden süzülerek biriktirdiğini biliyorum. Her sözün kendi başına bir yaşam özeti. Bu kadar çok şeyi nereden bildiğini düşünürdüm. Duyarlılığın, olaylara bakışın benden ne kadar farklıydı. Bunun için seni tanıdığıma çok mutluyum. Gerçek bir dost olduğun için sana minnettarım. Zira kırılacağımı bilsen de doğruları ve inandıklarını söylemekten geri durmuyorsun. Bu halinle bile beni benden çok düşündüğünü biliyorum.
Sana şu kadarını söyleyeyim. Senin, en uygun dediğin zaman vardı ya işte o zaman gitmelisin dediğin. Benim ağırdan aldığım, ayaklarımı sürüyerek olduğum yere çakılıp kaldığım zaman. Evet, o zaman gitme zamanıydı. Bir aşkı, ilişkiyi olduğu yerde, olduğu zaman içerisinde bırakıp gitme zamanı. Arkana bile bakmadan ve bir daha dönmemecesine. Neden gidemedim dersin biliyor musun? Korktum, evet hem de bir çocuğun kalabalık bir caddede annesinin elini bırakmaktan korktuğu gibi bir başıma kalmaktan korktum.”
İnsanın korktukları neden başına gelmelidir ki bu hayatta diye düşündü. Sakınılan göze çöp batarmış. Onca sakındığım gözüme batan çöp şimdi yüreğime batıyor.
“Dostum, gitmek konusunda da geç kaldım. Pişmanlıklar deryasında boğulmamak için çırpınmam da boşuna. Ne kadar çırpınırsam o kadar derine batıyorum. Senin söylediğin gibi, her geçen zamanın ödenmesi gereken faturası da büyüyor. Ödenmemiş ve günden güne işleyerek katlanan can alıcı kredi borcu gibi bir şey bu. Her gün daha mutsuz, her gün daha yalnızlaşıyorum.”
Yerinden kıpırdadı, ikirciklendi mutfağa gidip kahve yapmak için. Burnuna sevdiği şekersiz sade kahvenin kokusu geldi birden. Erinmemeliyim dedi ve çalışma odasından mutfağa gitti. Dörtlü ocağın en büyük gözüne bir fincan kahvelik suyu koydu. Suyun kaynamasını beklerken yaktığı sigaranın dumanlarına isyan eden ciğerlerini düşündü. Akciğerlerinin duman isinde nasıl karaya döndüğü aklına geldiğinde daha derinden çekti sigarasından nefesini. Varsın kararsın ciğerlerim dedi. Demlikte kaynayan suyu fincana boşalttı ve kendine sert bir kahve yaptı. Bir elinde kahve fincanı, diğer elinde sigarası ile çalışma odasına döndü. Ayakta bekledi bir süre. Raflardan taşan kitaplara göz attı, birçoğunu okumuştu ama şimdi okuduğu kitaplardan aklında kalan tek satır yoktu. Buna da şaşırmadı. Sandalyesine oturduğunda, sigaranın külü biraz önce yazmaya çalıştığı mektubun üzerine düştü. Canı sıkıldı, ağzını ileri doğru uzatarak kâğıdın üzerindeki sigara küllerini üfledi. Bitmekte olan sigara izmaritinin üzerine daha bir kuvvetle çökerek yanan ateşe küllükte son verdi. Kahvesinden dolu bir yudum aldı, acı kahve onu kendisine getirdi. Az önceki oturuş düzenine dönerek kalemine sarıldı.
“Şimdi burada olmanı isterdim Dostum, sana da bir kahve yapardım. Karşılıklı kahvelerimizi içerken bu sefer ben anlatırdım sen de dinlerdin. Çünkü içimde birikenleri bir şekilde çıkarmam gerekiyor. Ben sevda işini beceremiyorum dostum. Bu bambaşka bir yetenek. Ne kadar sevsem de yine de bir şeyler eksik kalıyor. Bin bir zahmetle kurduğumuz büyü birden kayboluyor. Sevdanın büyüsü bozulduktan sonra da ortada yavan bir ilişki kalıyor. Kuru bir dal gibi, ne kadar sulasan da yine de yeşermeyen. Bu noktaya geliş sürecinde ortaya çıkan işaretleri takip edemediğimden son kertede kalakalıyorum. Senin deyiminle bekletme düğmesine basılan kasetçalar gibi. Yeniden bir elin bekletme düğmesine basarak kasetin dönmesini sağlayana kadar o noktada öylece bekliyorum. Ne aklım ne yüreğim beni dinlemiyor. Her uzvum benden ve beynimden bağımsız deviniyor duruyor.”
Yine konuları dağıttığının ve mektubu gereksiz uzattığının ayrımına vardı. En baştan söylemesi gerekenleri yine sona bırakıyordu. Ne vardı, Dostu gibi bodoslama inandıklarını ve aklından geçenleri en baştan söyleseydi. Hep karşısındakini kırarım ya da yanlış anlaşılırım korkusuyla yaşıyordu. Bir kere olsun kendisi için bir şey istediğini hatırlamıyordu. Bu huyuna çok kızan arkadaşı haksız da değildi. Kendisinin olan yaşamını başkaları adına yaşamak kadar yorucu ve ezici ne olabilir ki? Söylemek ve yazmak istediklerini içinden kendi kendine konuşuyordu yine. İyice soğuyan kahvesinde son kalan yudumu da içtikten sonra yazmaya devam etti.
“Aslına bakarsan, istersen aslına bakmayalım. Aslı kalmadı bu işin. Artık yoruldum, akıntıya karşı boşuna kürek çekmekten. Kollarımda derman kalmadı ve yaşamın akıntısına bıraktım kendimi. Başka da yapacak bir şey yok galiba. Kabullenmek diyorum ben buna. Yenilmişliği, terkedilmişliği ve bir başına kalmayı kabullenmek. Evet, artık bu çıplak gerçekliği görüyorum. Senin deyiminle geç kaldım. Bunu kendime itiraf ettiğimden beri seni daha iyi anlamaya başladım. Gitmenin bir zamanı var ve insan ne zaman gideceğine iyi karar vermeli.”
Bu düşüncesini kabul ettiğini bilmiyordu, yazarken fark etti. Artık bazı şeyleri kabul etmişti demek. Farkında olmadan, zorla, canını acıtarak kabul etmişti demek. Aklına gelmeyenin başına geldiğini biliyordu. Bunu bilmek her ne kadar dokunsa da.
“Şimdi, kendimleyim işte. Sana söylemek istediklerimi yine bir yığın laf kalabalığına getirip söylemeye çalıştım. Mektubumu okuduğunda, son cümlelerde bulacaksın beni. Yine yapmışın yapacağını diye aklından geçirerek. Tarifesini kaçırdığım trenin arkasından bakıyorum şimdi, garda bir başıma. Nasılım bilmiyorum. Yine kasetçaların bekleme düğmesine basılmış gibiyim. Aklım, yüreğim kendi halinde, uzuvlarım beynimden bihaber devinmekte. Gece olmuş, saat ne zaman on ikiyi vurmuş farkına varmadım. Şimdi müsadenle yurt dışından getirdiğim şapkalı tekilanın kalan son bir iki kadehi içmek istiyorum. Size sözümü tutamadım, tekilanın şapkasını çıkararak. Oysa birlikte, limon ve avucumuza tuz dökerek törenle çıkaracaktık bu şapkayı. Ancak, söz veriyorum, bir sonraki tekilanın şapkasını birlikte çıkaracağız. O zaman kasetçaların bekleme düğmesine basılmış ve kaset de dönmeye başlamış olur bakarsın. Ahmet Kaya’nın “giderim” şarkısına eşlik ederken tekilalarımızı yuvarlarız.
Bak yine aynı şeyi yapıyorum, karmaşayı kendime saklayarak. Sana yazacaklarım bu kadarla sınırlı değil. Bu mektubun bir anahtar olmasını bekliyorum, anlatmak için yığınlarla biriktirdiğim kilitli odalarımın anahtarı.
Sevgili S en derin sevgilerimle”
Yazdıklarını tekrar okuduğunda, yazmak istediklerinin tamamen dışında şeyler yazdığını gördü. Neden anlatmak istediklerim içimde kalıyor diye kızdı kendine. Beyaz mektup kâğıdını yine beyaz bir zarfa koydu ve S’nin adresine yollanmak üzere zarfı kapattı. Bardakta kalan iki yudumluk tekilayı tek seferde içince içkinin acılığı ile irkildi. Vücuduna bir titreme geldi. Başını yukarı kaldırdı, idolü olan yazarın fotoğrafına baktı. Ben de senini gibiyim dedi. Yalnız ve bir başına… Aykırılığının kendini idolü olan yazara yaklaştırdığını fark ederek.
Gözlerini ovuşturarak çalışma odasındaki kanepeye uzandığında içki damarlarında dolaşan kana karışarak adamı uyuşturmaya başlamıştı. Kızarmış ve kapakları şişmiş gözlerini kapadı…


©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.



Bize Ulaşın