Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org



MASMAVİ BİR ÖRTÜ GİBİ İNDİ YİNE GECE

Aziz ŞEKER
(Sosyal Hizmet Uzmanı -Sitemiz Yazarı)



     
Masmavi bir örtü gibi gece / sevgilim yalnızlık / gözlerim yanıyor hasretinden, gözlerim… / hüzün dökerken sen…
Bir uğultu oluyor yüreğim ardıç kokan memelerinde… uzayıp gidiyor ufkum / sevda dağlarına / umuda sinmiş o isimsiz merasimden / bir sen kalıyorsun / geçiyor ömrüm dilsiz sözcüklerden kırılarak / sılasız kalarak yanarak / esiri olmuş kör bir kadının sevgisinden dağlanarak…

Seninle masmavi bir örtü gibi indi yine gece… uzat saçlarını dalga dalga dipsiz karanlıklardan / köşe başlarını tutsun yüzün… şehir de ağlarken ardından…

Nerdesin… 

            Ay ışığı mavilenmiş ki, sesinde yüzünün kederi, zeytin karası gözlerinle kalmışsın bir başına. Gece akıp duruyor üzerinden. Yüreğin acımayla, umutla, sevgiyle ve giden yılların geride bıraktıklarıyla dolu…

            Kapı çalıyor.

Ağır ağır yatağımdan kalktım. Sabahları erkenden kalkardım. Ne olduysa bugün geçlemiştim. Üzerime birşeyler alıp kapıya doğru yöneldim. Kapıyı açtım. Gözlerini belerterek bana bakan, apartman görevlisinin büyük oğlu karşımdaydı. Çocuk gülümser gibi oldu. Gözleri utangaçlaştı. Hüzünlendi. Elindeki gazete kağıdına sarılı olan şeyi bana uzattı. Gözleri kıvılcımlandı. Sonra yaşardı. Ona dik dik anlamsızca bakıyordum. Elindekinin alınmayacağını kanıksayan çocuk onu kapının önüne bırakıp oradan ayrıldı.

            Eğildim. Gazeteyi açtım. Küçücük, yeşili en güzelinde tüyleriyle yatıyordu öyle sessizce. Ağzımda akşamın birikmiş çürük tadı. Kan tadında. Durdum. Dünya karanlık bir sel gibi geçti bir ân. Gözlerimde kaybetmenin umutsuzluğu bir gölge gibi geçti. Ellerim titreyen bir halde, açılmış duruyordu. Vıcırdayışı geldi gözlerimin önüne. Evden çırpına çırpına uçup gidişi. Her zamanki gibi geri dönüşünü sabırsızca bekleyişim… O minik yüreğiyle kulağımda çın çın ötüşü dağılıp durdu bir süre ortalıkta...

            Sık sık evden uzaklaşırdı. Ama her seferinde geri dönerdi. Daha çok yakınlardaki fidanlığın ormanlık alanına gider, orada ağaçların arasında bir yerlere gizlenir, kendisini özletir. Bir gürültü kopuncaya kadar ağaç ağaç dolanır, gürültüyle beraber can gücüyle eve doğru uçar, evin açık penceresinden soluk soluğa içeri dalar, evin neresinde olursam olayım omzuma konar. Kahkaha atar gibi vıcırdayıp başından geçenleri anlatmaya çalışırdı.

            İncecik gagasını öpüyorum belki uyanır diye. Neşeli halleri geliyor aklıma. Toz bulutu içinde dik duran bir gül dalı gibi…

            Gözlerimi kapıyorum. Yanı başımda. Uykudan uyandırmak için yapmadığını bırakmıyor bana. Sabahları erkenden, şehir uykudayken, uykudan bir tatla nasıl kalkılacağını öğretmişti bana…

Bu şehirde güzel olan ne kaldıysa yüreğimde yitirmiştim. Yakınmak elde değil. Sızlanmaksa yitirdiklerime saygısızlık olurdu. İnsan nelerin tutsağı değil ki!, oysa insanla başlayıp insanla bitiyordu yaşam sevinciyle dolu bir hayat. Gece sahip olduklarını gündüzün bir vakti kaybedebiliyordun. Zaman bilinmeyen yanlarıyla ürpertiyordu.

Dokunup duruyorum üşümüş tüylerine. Gözlerine perde inmiş. Evin içinde ne varsa onunla anlamlıydı. Kitaplar, kasetler, mutfak, çamaşırlar diğer her şey… Mavinin resmini bile kıskanırdı benden. Bir ona yalan söylemeyi başaramazdım.

Yüreğim onun iziyle bu  şehirdeki anılarımı saklayacak. Tanıyordu beni bir insan gibi. Yaşatılması gerekenlerin üzerine basıyordu. Kitapların arasında birlikte çektirdiğimiz bir fotoğrafımız duruyor. Ona anlattığım düşlerimi bir boşluğa çiziyorum usuldan. Onunla ilk tanıştığım gün geliyor gözlerimin önüne. Kuş satan dükkana girişim, onu görüp düşünmeden alışım. Sonra kafese bir gün bile koymadan onu büyütüşüm…

            İnsanın belleği, ateşin kullanılmasından sonra dünyada yaşanan acı ve güzel olan her şeyi tutuyordu bir şekilde. İnsanın sürüp giden kavgası dünyayı değiştirdikçe daha bir kalıcı oluyordu. İnsan dünyayı büyüledikçe dünya da insanı büyülüyordu. Çocuklardı kötü olanı kötülüğe bağışlayan. İnsanlık da böyle olmalıydı.

            Dağınık kalsa da ömür dediğimiz, süpürecek birileri hep geliyordu gerilerden… Sensiz yağan yağmur gözyaşından beter / rüzgârlar düşürecek yaprakları kolluyorlar / insan mangalarınca sakatlanmış / düşler kırılıp düşüyor çiğ yerine sabahlara / yüzleri asık, peronlarda hep yeni yenilmiş yolcular / bilmedikleri özlemlerini biliyorlar yine… / gazete sayfalarında / ay sarısı saçlarıyla bir yosma / yüzüne kurşun sıkmış cüzzamlı bir eli öperken düşüyor / ömrü hep düşmekle geçiyor / kartonlara bedenlerini vurmuş çocuklar / ekmeksiz kederli uykularından / anlatıcısı olmayan masalları devşiriyorlar / taksitlenmiş yaşamlara / kâğıt mendil satıyorlar / yaşam tesadüfleriyle seçebildiklerini gülümsetiyorken / gerisi lanetlenmiş yaşamların tezgâhında / hep bekleyen / hep özleyen… nefretle; / kart orospuların / aç yüzlerin / dayaktan kırılmış kadın yüreklerinin / çığlık ağzı özürlülerin / suçsuz sürgünlerin / aıds’li tapınakların / çizilmiş inlemelerin sofrasından / gelecek güzel günlere / hınçla inanıyordu birileri...

            Sevgisizlik karşısında ayakta durmaya çalışan çok az insan tanımıştım. Ben de duramıyordum.  

Gözlerimi kapayıp Kızılırmak’ın kıyısında, mısır yaprağına sardığım kuşu suya bırakıyorum. Az ilerdeki kent soluksuz uyuyordu. Ayağa kalkıp şafağın ilk ışıklarında, kurşun minaresiyle ışılayan Tekke’ye baktım. Etrafındaki sıra sıra dizili mezar tümsekleri seçilebiliyordu. Mezarlar insanı mutsuz ediyordu. Yüzyıllar önce yaşayan Etrüskler ya! Onların mezarları haz bahçesini andırır şekilde yapılırmış bizde ise ölümü anımsatırcasına…

            Kendimi yaşayacak başka bir hayatım yoktu. Yüreğinle dost değilsen gidecek bir yerin de yoktu. Baktığın her yerde kendini görüyordun. İnsanın kendine dönebilmeyi başarması felaketlerin en büyüğüydü. Ölüm bile bunun yanında gülümseyip kalırdı. İnsan önce kendine liman olmalıydı. Yoksa limanı olmayan gemiler gibi büyük yanlışlara imza atıp savrulacaktı. İnsan her şeyini kaybettikten sonra ölmeliydi, önyargısız. Bıraktıkları ise sevdikleriyle yaşamalıydı. Yaşam insanları umutlu kıldığı, güzeli paylaşmayı öğrettiği, sevgiyle yaşamın anlamını kutsal edebildiğinde bir anlam kazanıyordu. İnsan ancak böyle bir mücadelede onurlu durabiliyordu…

            Şehrin içlerine doğru yürümeye başladım. Doğuya giden bir tren boğuk gürültüleriyle çizip geçti şehrin ihtiyar yüzünü. Birkaç köpek havladı yakınlardan bir yerlerden. Esen sabah rüzgârı Kızılırmak’tan aldığı mil ve yosun kokusunu savurup durdu bir ara… Gar duvarına bir insan, yalnızlığını çizmiş. Solmuş bir ömür gibi çizgileri. Şehirde bir gül kokusu var, senden olmalı. Sen yokken de esiyor, diye de bir not düşmüş altına.

Acılar unutmak içindi, sevgiler yaşanmak…

Şubat 2006 Sivas