|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|

Sitemizin Yazarları
|
Makbuş: Kendini Martılarla Bir
Tutan Kadın
SHU.Şadiye
DÖNÜMCÜ
dsado@mynet.com
(Sitemiz yazarı)
Duvarın, camın rengi aynı kurşuni, kırık çerçevedeki resim
ve udu yatağının altında... Eyüp Sabri kolonyaları, acıbadem kurabiyesi,
Toblerone çikolatası, kampanyada fırlatılan çaydanlık... Alkolle karışık
kuru üzüm ve likörlü çikolatayla yıldızlara...
Huzurevi'nde
göreve başladığım gün yarı aralık oda kapısını açtığımızda karşılaştım onunla
ilk kez. Genzimi yakan o değişik alkol kokusuyla da o gün tanıştım.
İki büklüm, küçücük, buruş buruş, yeşil mercimek gözlü, kocaman burunluydu.
Bembeyaz saçlarının perçemi tuvalet kağıdı rulosuna ataşlanmıştı.
Üst üste giydiği üç ayrı renkteki 'süveterimtrak' (kazak iken yaka ve kolları
makasla gayri nizami kesilmiş) giysisini, eprimiş pembe naylon kombinezon ve
lacivert triko tayt tamamlıyordu.
Duvarın, camın rengi aynı: Kurşuni
Rafya+anahtar kolyesi, sapının teki çengelli iğne ile menteşeye tutturulmuş, tek
camlı, siyah kocaman gözlüğü, kocaman naylon terlikli bu 'asır'lık kadın
değişikti. Bedeninde can suyu -sanki- kalmayan bu Makbule Hanım, daha sonra
benim 'Makbuş'um olacaktı.
Şaşkınlığımdan güçlükle "merhaba" diyebildim. Mercimek gözleri daha da küçüldü,
bizi seçmeye çalışırken. Arkadaşım beni tanıtınca "Müşerref oldum. Yeni
göreviniz hayırlı olsun!" diyen bir İstanbul Hanımefendisi vardı bu kez
karşımda.
"Bir isteğiniz olursa, yardımcı olabilirim!" diye gevelerken, gözlerim odada
seyahate çıkmıştı.
Ancak görmesi ve algılaması gereken o denli çok şey vardı ki: onlarca naylon
poşet, değişik boyutta içi su dolu pet şişeler, mini minnacık sabun dolu
sabunluk -olsa gerek- , farklı gri tonlarında - cam mı?- bardaklar, kirli
tabaklar, küçücük tencereler, yoğurt kapları, bisküvi folyoları, büyüklü küçüklü
kolonya bidonları, pasta kutuları, ve çok sayıda büyüklü küçüklü kolonya bidonu,
dolap üstünde valiz, çantalar...
Duvarın, camın rengi aynı: kurşuni.
Kırık çerçevedeki resim
"Uygun zamanda görüşsek" diyor, "olur"luyorum hemence. Duvardaki camı ve
çerçevesi kırık fotoğrafı geç algıladım.
Smokinli ve yürek titretecek kadar yakışıklı bir erkek ile boynu pandantifli,
derin göğüs dekolteli uzun elbiseli, yüz ve saç tuvaleti özenli, -sanki-
baktıkça güzelliği artan bir kadın yan yana ve ayakta.
İnanılması güç: karşımdaki kadınla, fotoğraftaki kadın aynı insan. "Heyhat"
dedim içimden, ancak kendimin duyacağı bir sesle.
Makbuş'un güzelliği Çerkezliğinden. İstanbullu tüccar bir ailenin kızı. Notre
Dame de Sion'daki Fransız(ca) hocasına -yaşamı boyu- düğümlü kaldığından,
kendinden on altı yaş büyük sefir eşini hiç sev(e)mediğinden ve de tehlikeyi
sezdiğinden, eşine çocuk -belki kendini de- vermemiş.
Udu yatağın altında
Eşinin memuriyetine zarar vermemek için sadece 'duygusal' boşanmayla
yetinmişler. Dünyanın görülesi bir çok yerine yaptığı seyahatlerde
İstanbul'a hiç ihanet etmemiş.
Makamların tümüne vakıf olan Türk Sanat Müziği tutkunu olan Makbuş'un udu,
yatağının altında duruyordu.
Yedi lisanda derdini anlattığını söyler, abisini kaybettikten sonra geldiği
huzurevinde zorunlu olmadıkça çevresindekilerle Türkçe bile konuşmazdı.
Dokuz metrekarelik odasında yarattığı evreninde,
Abdullah Yüce'nin "hiç mi
gülmeyecek benimde yüzüm" yada
"güzel gün görmedi avare gönlüm" şarkılarını söylerdi, keyifli
olduğunda.
Eyüp Sabri kolonyaları
'Bohem' abi tüm mal varlıklarını satınca, öldükten sonra eşinden bağlanan dul
aylığıyla geçinemeyince psikiyatristi huzurevine yerleştirilmesine ön ayak
olmuştu.
Uzun yıllar "Obsesif- Kompulsif Davranış Bozukluğu" tedavisi gören Makbuş
'rezistans' uyumsuzluğu ve temizlik
obsesyonu yüzünden zorunlu olmadıkça, kimseyle iletişime girmiyor, sadece
yardımcı hizmetli Gülizar'ı muhatap
alıyordu.
Gülizar onun, dış evrenle iletişimini sağlayan 'şnorkel'iydi.
Odasından sadece tuvalet ihtiyacı olduğunda çıkan Makbuş, banyo yapmak yerine
kolonyalı pamukla -aklına geldikçe- silinmeyi yeğlerdi.
Harçlığının büyük bölümü Eyüp Sabri kolonyası bidonlarına giderdi.
Makbuş, kolonya siparişi vermem için -peçeteye yazdığı- mektup gönderince, ben
telefonla sipariş verirdim.
Eyüp Sabri Anafartalar Şubesi kuryeyle gönderirdi bidonları.
Her tür temizliğini kolonyayla yapan, ancak giderek azalan aylığı -harçlığı-
yetersiz kalınca, kolonyayı sulandırır olmuştu.
Acıbadem kurabiyesi, Toblerone çikolatası
Makbuş'la dostluğum sempati ve güven aşamalarını -koşarak- geçip, destek
aşamasına geldiğinde başladı. Huzurevine atanan genç sosyal hizmet uzmanı ve
psikolog arkadaşlarla kurduğu anlamlı ilişki Makbuş'un bizim dünyamıza dahil
olmasını sağladı.
Flamingo Pastanesi'nin acıbadem
kurabiyesi, Besi Çiftliği'nin soğuk
sandviçi, Toblerone çikolatası vazgeçilmezleriydi.
İlaçlama yapıldığında, onu zorla bahçeye indirirdik. Yeter ki gün güneş görsün
diye. Televizyon seyretmeyen, radyo dinlemeyen Makbuş'un, bizim dünyamızda
olan-bitenleri bilmesinin sırrına eremedim hiç.
Hep yüksek sesle izlenen televizyonun bulunduğu salona bitişikti odası. Acaba
haber kaynağı o muydu? Bilmiyorum. Magazin dedikodularını da bilirdi.
Bana "göz bebeğim" dediği Hasan Pulurun
köşe yazılarını gönderirdi Gülizar'la.
Kampanyada fırlatılan çaydanlık
Odasını asla ellettirmez ve temizletmezdi. O dünyanın temiz ve düzenli
insanıydı, kendine göre. Gülizar çaktırmadan bir şeyi, çöpe atsa, kıyamet
kopardı. Küsüverirdi iki üç günlüğüne.
Odasında 'zorunlu' temizlik kampanyası ilan ettiğimiz bir gün, o mini minnacık
kadın, çaydanlık fırlatmaya kalkışmıştı kafama.
Elini tutarak engellemiş, birbirimize karşılıklı
"seni anlıyorum, ama...." demiştik. Kampanya karşıtı eylemleri işe
yaramamıştı.
Bir ay konuşmamış, kolonya siparişleri hariç yazışmamıştı benimle.
Ve dayanamamış olmalı: ad-soyadıma akrostişli peçeteye yazılı şiirini aldım bir
gün. Cevabi papatyalarımı kabul etti.
Herkes ağlıyor, nedenler farklı olsa da
Yaşlı haftasında konser veren Türk Sanat Müziği topluluğu saz heyetindeki
sanatçılara "Bir yaşlıyı çok mutlu etmeme yardımcı olur musunuz?" demiştim. "Evet"leyince
onun kapısının önünde keman taksimiyle başlamış, fasıl ardından gelmişti.
Baş solistin istediği parçaların bir kısmı çalınıp-söylenebildi. Tümümüz
ağlıyorduk, farklı nedenlerle de olsa. Bu keyifte, bu güzellikte ağlamaktan
imtina edilemezdi.
Makbuş'a yaz-kış çok özel günlerde giydiği şömizye lacivert üzerine beyaz
puantiyeli elbisesi çok yakışırdı. İlaç kullanmaz, doktora da gitmezdi.
Alkolle karışık kuru üzüm
'Ahbap' sınıfından psikiyatristi gelirdi nadiren. Bir de eski ev sahibinin
avukatı. Aralarındaki davanın Makbuş aleyhine sonuçlarını izleyen avukat,
sürekli faiz işleyen alacağını tahsil için değil, böylesine özel bir insanı
derinlemesine tanımanın telaşındaydı sanki.
Makbuş'un kolonya içtiğine dair bir söylence vardı huzurevinde. Yirmi yılını
geçirdiği huzurevinde her gece -iki çay bardağı sek- rakı içtiğini bilen insan
sayısı ise çok azdı.
Odasında 'cici boğaz' dediği yiyeceklerin hiç biri meze sayılmazdı. Bir arkadaş
"Gün boyu yemeyen aç yaşayan Makbuş'u, alkolle karışık kuru üzüm suyu besliyor,"
derdi.
Likörlü çikolatayla yıldızlara
Hayata dair her şeyi konuştuğumuz Makbuş, 1900 doğumluydu. Tek dileği "dalya"
yapmaktı, 2000 yılında. Tek korkusu da 'dört kollu"sunu taşıyacak insan
bulun(a)maması idi.
"Sen yeter ki gitme..." dediğimde "Beni koyup koyup gitme/ ne olursun/ durduğun
yerde dur/ kendini martılarla bir tutma/ senin kanatların yok/ düşersin
yorulursun/ beni koyup koyup gitme/ ne olursun! -Atila İlhan-" şiirini okurdu.
Makbuş'un dört yıl sonra "dalya" demesine, kalbi ve böbrekleri izin vermedi, on
yıl önce. Son istemi olan 'likörlü çikolata'yı yedikten hemen sonra yıldızlara
karıştı.
Bu yayın:
http://www.bianet.org
yayınlanmaktadır.
|
|