Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

   

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

LİMAN

  “Başın öne eğilmesin     Aldırma gönül, aldırma!”                                                Sabahattin Ali

                      Selim Issızada

Denizin üstünde ağır ağır süzüldü. Kıyıya yakın bir yerde durdu. Fora etti tüm ışıklarını. Az sonra bir renk cümbüşü patladı karanlık denizin yüzünde. Surları sarmış olan sarmaşıklara inmiş gölgeler silindiler bir ânda. Geminin ışıkları bir yandı bir söndü. Dağılıp gitti geceye. Nefes alıp veren bir büyük canlıya benziyordu bu haliyle.

Gemi yeniden ışığa kesti kentin bilmem kaç yüzyıllık siluetinin önünde. Ne ay vardı ne de yıldızlar gecede. Kararmış gökyüzü her tarafı kurşun geçirmez bir koyultuya gömmüştü. Karanlık insanın içine bir umutsuzluk gibi işliyordu.

 

Bir grup balıkçı teknesi can havliyle mendireğe doğru geliyorlardı… Ardları sıra kovalayan bir kimse de yoktu. Uzaklardan bakınca bunlara, bir ışık huzmesinin iskeleye varmak üzere olduğunu görüyordun.

Bu ağır karanlığa tek tük ışık ipiltileri yansıyordu kentten. Ne olduysa o ân oldu işte. Bulunduğun yerden olup biteni izliyordun. Sokak köpekleri sürü halinde hızla geçip gittiler önünden. Denizde kalmış son balıkçı teknesi de çıkardığı boğuk gürültüyle sığınağa doğru yöneldi.

Bir çatırtı koptu gökyüzünde. Türlü büyüklükte yıldırımlar sağaldı Sinop’un üstüne. Kimi yerlerde bir ışık tufanı yandı tutuştu, aldı yatırdı Gerze önlerine bir mavi ışığı…

Yedi renk ışık tufanı saçıyordu gök karanlığı. Büyülenmiştin. Kıpırtısız bir şekilde kala kalmıştın Kaşka kavminin yaptığı kalenin surlarının önünde.

Birden bir karartı geçti önünden. Koşan bir insandı. Bir süre koştu. Durdu. ‘Islandım ıslandım,’ diye, bağırıyordu. Az sonra parkın denize yakın köşesinde çakılı bir vaziyette beklemeye başladı. Gökyüzü kütürdedikçe bir top ışık sağaldıkça denize, dikelen bedeni bir beliriyor bir kayboluyordu ışığın altında.

O mavi ışık yine çaktı yanan bir kibrit gibi. Ellerini havaya kaldırmıştı. Sol elindeki şarap şişesiyle iskeleye doğru manasız hareketler yapıyordu. Her ışık serpişiminde ona baktığından, iskele taraflarında birilerinin olup olmadığı hakkındaki şüphelerini de gideremiyordun.

İskeleden bu tarafa topallaya topallaya bir insan karartısı geldi önünde diz çöktü. Senden para istedi, şarap almak için.

İlk kez dilenen bir kimseye para verdin. Suçlamadın kendini. Belki de rahat bırakılmak istediğin için verdin parayı.

Az sonra para verdiğin topal adam, kıyı boyunca topallayarak yürüyüp gitti. Bir kayboldu bir göründü, her ışık sağalımında bir acayip mahluk gibi görünüyordu. İnsan olduğunu bilmeseydin bu görüntüye bir anlam veremezdin.

Yağmur iplik olmuşçasına süzülüyordu gökten. Her damla ufacık bir taş parçası gibi denize düşüyordu. Deniz yüzeyindeki halkaların sayısı da gittikçe artıyordu.

Ötelerde deniz fenerinin renkli ışıkları kırmızıya kesti denizi gören yüzünü. Kent yağmurun altında bir yoğun sessizliğe gömülmüştü.

Bulunduğun yere daha bir sığındın. Yağmurluğuna iyice bir sarındın. Gözlerin gizleyemediğin tek yerindi.

Gök delinmiş gibiydi. Her canlı doğanın bu gücü karşısında ürkütücü yalnızlığıyla baş etmeye çalışıyordu. Hışım gibi bir yağmur ıyıyordu. 

Yan yana duruyorlardı. Ne olduysa biri koşmağa başladı. Topal olanı arkada kalmıştı. Sesi duyulmuyordu ama her şimşek çakışında bağırdığını, elini kolunu salladığını seçebiliyordun. Önünden geçip gidene kötü kötü küfürler ediyordu.

Evet, bu gecenin içinde yaşanılır gibi olmayan bir şey gerçekleşti: Rüzgâr başladı, yağmur azdan aza duruldu. Yıldırımlarsa düşmeye devam ediyordu. Bir şimşek çaktı, kocaman kanatlarıyla uçan bir gölge belirdi ötelerden. Deniz kartalı dedikleri varlık bu muydu yoksa? Denizin üstünde döndü, sonra çırnaklarını suya geçirdi, kocaman bir balık tuttu; bir yunus olmalıydı. Aldı götürdü onu adanın öte yüzüne.

Tanyerleri ışıyordu. Denizi bir buğu tabakası kaplamıştı. Deniz kokuyordu. Sabah rüzgârı iyotlu deniz kokusunu kentin içlerine doğru taşıyordu. Kent ıslak bir hüzündeydi.

Balıkçılar denize açılmak üzereydiler. Motorlar çalışıyordu. Dümenini kıran, süt mavisi denizin üstünde uzaklaşıp gidiyordu. Ufukta yitip gidinceye kadar izledin onları.

Güneş deniz suyunu neşeli bir ışığa boğmuştu. Bu yarımada tepeden tırnağa arınmış, pir ü pak bir aydınlığa vurmuştu her bir yanını. Denizden fışkıran ışık insanın yüreğini mutluluktan doldurup taşırıyordu…

Gün tamamen ışımıştı. Yağmurluğunu çıkardın, yürümeye başladın. Yalnızlığını unutmuştun. Gökyüzü ve deniz aynı renkte gülümsüyordu. Liman bir maviye batmıştı…    


 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.