|
|
KUŞ YUVASI
İlyas Ali DAŞTAN
(Sosyal Hizmet Uzman)
Altı yaşlarındayım. Köyde annem ve kardeşim ile
yaşıyoruz. Kızıl çoraktan yapılmış toprak damlı, iki odalı bir evimiz var.
Kardeşim Ali ile birlikte oynamaktan keyif aldığımız oyunlardan biri
evimizin düz olan toprak damına çıkmak ve orada oynamak. Bu arada damdan
sarkarak saçaklarda bulunan kuş yuvalarına göz atmak.
Yuvaları keşfetmek, onlara dokunmak en büyük merakımız. Saçaklarda bulunan
serçe yuvalarında gagaları sarı serçe yavrularını elimize alıyor ve onlarla
oynuyoruz.. Her seferinde serçe yavrularını yuvalarından alıyoruz, tüysüz
kırmızı etli vücutlarına dokunuyor ve incitmeden tekrar yuvalarına
koyuyoruz. Serçe yavruları büyük bir ürperti ile incecik tüylerini dikiyor,
sarı gagalı ağızlarını açarak feryat ediyorlar. Serçe yavrularıyla oynamak
müthiş keyiflendiriyor bizi
Annem tarlaya buğday toplamaya gidiyor. Biz de annemle birlikte gidiyoruz.
Tarlanın kenarında bulunan ağaçlarda kuş yuvaları arıyoruz. Ağaç tepelerine
tırmanıyoruz yuvaların içini görmek için. Büyük olduğum için ağaçlara ben
tırmanıyorum ve yuvaya bakıyorum. Kardeşim büyük bir merakla aşağıdan ne
gördüğümü soruyor.
Köyde yuva lafı dolaşıyor. Kardeşim ve benim bir
zaman sonra yuvaya gideceğimiz söyleniyor. Etraftan konuşmaları duyuyoruz.
Komşumuz Hüseyin amca ballandırarak yuvayı anlatıyor. Yuvada başka çocuklar
da varmış, oyun parkı varmış ve o zamanlar bizim köyde olmayan renkli
televizyon varmış.
En çok da yuva kelimesi belleğimizde yer ediyor. Nedir bu yuva? Bildiğimiz
ve ilgilendiğimiz bir yuva var o da kuş yuvaları. Ali ile karşılıklı
bakışıyoruz. Bizi neden kuş yuvasına vermek istesinler hem bizim orada ne
işimiz var hem de biz yuvaya nasıl sığarız, diyoruz. Kimsede bir açıklama
yok, kendi çocuk bilgi dağarcığımızla da aklımızdaki yuva bize bir şey ifade
etmiyor, yuvalarıyla oynadığımız kuşlardan başka. Toprak damın bir köşesinde
oturup kafa yoruyoruz biz kuş değiliz ki nasıl sığalım kuş yuvasına diye.
Sonra gülmeye başlıyoruz, insanın kuş yuvasında yaşama düşüncesine.
Evde bir telaş, annemin başı sürekli yerde, yeşil
gözlerinde sürekli yaşlar var. Neden ağladığı konusunda bir şey demiyor.
Yolculuk hazırlıkları tamamlanıyor, yolda yenmek üzere en sevdiğimiz
çöreklerden yapılıp azık torbasına konuyor. Ayaklarımızda köyde
kullandığımız kara lastiklerle yola çıkıyoruz. Yuvaya gidiyormuşuz. Sadece
korku ve biraz da merak duyguları ile etrafımızda olup bitenleri anlamaya
çalışıyoruz.
Her taraf karanlık ve biz el yordamı ile karanlıkta yönümüzü bulmaya
çalışıyoruz. Ben ağabeydim, kardeşimin elini tutuyorum ama ben ondan daha
kardeştim o durumda.
Herkesin hakkında bir şeyler söylediği yuvaya
varıyoruz. Kocaman, soğuk bir bina karşımızda duran. Bizim köyde hiç beton
ev yok. Burası yuva diyorlar. İki kanatlı kapısından giriyoruz. Kapının
kanadının biri dışarı diğeri içeri açılıyor. Yüreğimin kapısından içeri bir
sızı dalgası giriyor. Ortalıkta dolaşan bir sürü çocuk var ama bir tane kuş
yok. Ali’ye bakıyorum, o da bana. Yuva dedikleri böyle bir şey mi dercesine.
Bizi getirenler resmi prosedürü tamamlayıp, gözlerimizden öperek bizimle
vedalaşıp gidiyor.
Yuvada ilk gün o kadar çocuğun arasında kuş gibi ortada kalıyoruz.
ŞİMDİ BİR BAŞKA BAKTIĞIM RESİMLER…
Şimdi yeni bir pencereden seyrediyorum yaşam manzarasını…
Yeşilini yitirmiş bir yaprağın üzerinde duruyor solgun yüzün.
Çiçekleri sen sulardın eskiden,
Şimdi boynu bükük bekliyorlar saksıların tutsaklığında,
Hüzünlü bir çocuk edasıyla.
Kapılar kara yalnızlıklara sonuna kadar açık,
Balkonlarda hasret rüzgârları esiyor.
Uzak yollar çekçekte yolculuktan usanmış yorgun bedenimi
Yüreğim akıp gitme sevdasında bahar yağmurları ardı sıra.
Kuşlar başımda dönüp duruyor,
Başım dönüyor; kuşların peşi sıra.
Ellerimin ayasında kocaman yol ayrımları…
Gece yarıları, terli çığlıkların dokunuşlarıyla paramparça olurken bir an
da,
Aynalarda ufalanıp yerlere dökülüyor yüzümden düşen cam kırıkları.
Kırılıp un ufak olan ümit kırıntıları toza dumana bulanıp geçip gidiyor
okyanusta kaderine terk edilmiş salların ıslaklığında.
Şairler katil olmuş, şiirlerden oluk oluk kan damlıyor,
Şarkılar kör nişancı, kör karanlıkta yürekteki hedefini on ikiden vuruyor.
Bizim diye bir şey yok artık, her şey birilerinin olmuş, bir zamanlar bize
ait ne varsa…
Ne sen bendesin, bir zamanlar dağlar kadar büyükken sende,
Ne ben sendeyim eskiden olduğu gibi…
Şimdi yeni bir pencereden seyrediyorum yaşam manzarasını…
Güneş çoktan devirdi yorgun ve uykusuz başını dost bildiği dumanlı dağların
omzuna,
Gurubun kızıllığı çekti setini maviliklerin üzerine,
Uzaklardan bir kuş, garip ve elemli sesiyle her gece olduğu gibi
Bu gece de eşeyini aramakta, bulamayacağından haberi olmadan.
Sen uykudasın bebek, bense yaşamın gece nöbetinde…
|