POST-MODERN TOPLUMSAL YAPI
“Baba ocağından kovuldu insanlar ya sokağa döküldüler ya gecekondulara
sığınmak zorunda kaldılar. Köyler boşaldı, şehir işçisini koruyan Loncalar
ortadan kalktı. Aile topluluğu çöktü ev diye bir şey kalmadı. Kadınlar
pazarda iş aramaya başladılar”
“Bir emirler ve yasaklar ağı ile kuşatılmış durumdayız. Bir sistemin
parçasıyız. Ferde kılavuzluk eden gönül değil, kendi dışında bir kafa. Bir
işletmeye giren herkes ruhunu vestiyere bırakıyor. İnsanın gerçekten insan
olduğu bir medeniyet sona ermiştir artık”(Meriç’ten akt. Yılmaz;2004:165).
Post-modernizm tartışmaları değişen toplumsal yapı ve ortamla gündeme
gelmektedir. Şüphesiz ki büyük bir kopuşa işaret eder. “… Post modernizm terimi
modernin, bir yadsınışı, belirgin bir şekilde terk edilişini, modernin tayin
edici görünümlerinden bağlantısal uzaklaşma anlamının vurgulandığı bir kırılmayı
ya da sapıp uzaklaşmayı daha güçlü bir şekilde anlatır”(Featherstone;1996:21).
Bu yapı toplumda ve ekonomide bilginin ve bilgisayarlaşmanın öne geçtiği bir
sürece tekabül etmektedir. Bilgi toplumu, bilgi ekonomisi, kapitalist ötesi,
sanayi sonrası, dijital toplum gibi farklı şekillerde adlandırılmaktadır. Bu
süreçte değişen toplumsal yapı ve ortamın özelliğine uygun olarak sosyolojinin
inceleme alanı da değişmektedir ve hatta genişlemektedir. Küreselleşme olgusu ve
küreselleşmeyi mümkün kılan nedenler sosyologlara büyük bir inceleme alanı
sağlamaktadır. Küreselleşmeyi oluşturan nedenler; “Dünya çapında uydu
enformasyon sisteminin varlığı; küresel tüketim ve tüketimcilik kalıplarının
ortaya çıkması; kozmopolit yaşam tarzlarının gelişmesi, ulus devletin
hâkimiyetinin gerilemesi; küresel bir askeri sistemin ortaya çıkması; dünyada
yaşanan ortak sağlık sorunları; ...dünya çapındaki siyasal sistemlerin kurulması
vb. olarak belirtilebilir” (Marshall,1998:449).
Önceleri sosyolojinin temel sorunları sanayileşmeyle birlikte geleneksel yapıdan
kopuş, endüstriyel faaliyet alanının genişlemesi gibi nedenlerle kentler vs.
ortaya çıkarken post-modernizmi yaşadığımız bu çağda sorunsallar değişim
göstermiştir. Artık kültür, kimlik, etnisite sorunsalı, devlet, sivil toplum,
simulasyon, tüketim kültürü ve tüketim toplumu, kentsel gerilim sorunsalları
tartışılmaktadır. Özellikle küreselleşmenin kimlikleri nasıl silikleştirdiği
üzerinde durulmaktadır. Bunun dışında küreselleşme sürecinin iki farklı boyutta
tartışıldığı karşımıza çıkar. “Robertson’a göre, küreselleşme tartışmalarının
ilk kuşağında iki büyük yarışmacı vardı: ‘homojenleştiriciler’ ve
heterojenleştiriciler’. Homojenleştiriciler, ideal-tipik olarak bir çeşit dünya
düzeni nosyonuna tabi olmaya yöneliyorlar. Bunlar en azından zımni olarak bir
muhtelif modernleşme senaryosuna başvurmaktadırlar. Heterojenleştiricilerse,
mevcut bir sistemin evrensel ve tikel arasındaki ayrımı inkar edeceği ve Batının
diğerleri üzerindeki hakimiyetini, basitçe bir tikelin diğerleri üzerindeki
hakimiyeti olarak göreceğini tartışma eğilimine sahiptirler”(Topçuoğlu, Aktay;1999:24).
“Modern proje uzun bir geçmişe sahip bir eleştirel düşünüm ve soruşturma
geleneği tarafından, modernliğin karmaşık, eşitsiz ve öngörülemez doğurgularını
çeşitli yollardan araştırmaya çalışan ve hemen hemen modernlikle bizzat sınırdaş
olan bir gelenek tarafından sorunlaştırıldı” (Küçük;2000:318).Modernizm
eleştirisi üzerine kurulu ilerleyen post-modernizm modern yapıları yapı bozuma
uğrattı fakat alternatif bir kültür inşa etmeyi başaramamıştır. Daha da ötede
yeni ortam ve gelişmeler demokrasinin modernliğin ve aydınlanmanın temelini
oluşturan özne anlayışını da tahrip etmektedir. Bilindiği üzere Hıristiyan
geleneği insanı özerk özne halinde algılıyordu. Descartes “düşünüyorum o halde
varım” diyerek bireyi tanrıdan bağımsız bir şekilde merkez alan bir düşünceye
yol açtı. Freud’la başlayan postmodernistlerce ve post yapısalcılarla devam eden
bu süreçte insan kişiliği parçalandığı gibi kişilik söylemle kurulan bir bağ
haline geldi. “Postmodernitede farklılık ve çoğulluk temelinde bir kimlik
inşasının haklılaştırımı, modernitenin tekçiliği yadsınarak yapılmaktadır”(Keyman,
Sarıbay;1998:27). Birey yok olurken amaç ve anlamsızlık öne çıktı.
Bilindiği üzere modern sonrası gelişmenin en önemli iki unsuru zaman ve mekân
anlayışının gelişmesiyle ilgiliydi. Nitekim tarımdan sanayiye geçişle birlikte
mekân ve zaman kavrayışı değişmekte ve doğal mekânlar eski önemini
yitirmektedir. İnsanlar sanayiyle birlikte fabrika-maden gibi yeni mekânda bir
araya gelmektedir. Sanayileşmenin doğal mekânın önemini azalttığını
söyleyebiliriz. Bugün sanayi döneminden sanayi sonrasına ve bilgi toplumuna
geçiş mekânın değerini daha da azaltmıştır. Teknoloji doğal mekânı
değersizleştirmekte ve mekânın değeri toplumda azalırken insanların değeri
artmaktadır. Ancak değeri artan insan niteliksiz, kolay bulunan, sıradan
insanlar değil nitelikli ve yetişmiş insan gücüdür. İnsanı yeni ve yapay bir
mekân olan fabrikada bir araya getirdi. Böylece aynı yere çok sayıda insanın
toplanmasıyla mekân önemsizleşti. Giddens modernlikle birlikte zaman ve uzam
anlayışının değiştiğini, eskiden doğal olaylarla tanımlanan zamanın mekanik
saatin icadıyla uzamdan koptuğunu, diğer taraftan coğrafi mekânla konumlanan
toplumsal eylem türünün değer yitirdiğini, insanların giderek mekândan
koptuğunu, yüz yüze etkileşim yerine uzaktakilerle etkileşimin oluştuğunu ve
insanların yersiz yurtsuzlaştığını belirtir. Giddens, simgesellik ve uzmanlığı
modern toplumun köşe taşı görürken burada ortaya çıkan en önemli simgeselliğin
para olduğunu belirtmektedir. Modernden post-moderne geçişi M. Berman, katı olan
her şeyin buharlaştığı bir süreç olarak nitelemektedir. Ritzer ise artık olmayan
paralarımızı harcadığımızı yani artık paranın değil kredi kartının bir değişim
değeri taşıdığını ve tüketime daha çok teşvik ettiğini belirtir. ‘‘Kredi
kartları kolay kredilerle insanları tüketime çeker, sonra ödüllü tatiller, yeni
kartlar ve yüksek kredi limitleriyle daha da fazla tüketmeye cezbeder’’(Ritzer;1999:51).
Diğer yandan artan farklılaşma ve uzmanlaşma ile insanlar sabit bir gruba
bağlılığını yitirmekte, göreceli ve çoklu alt kimlikler oluşmaktadır. “Kimlik
oldukça aykırı bir karşıtlıklar kümesi üretir”(Hall’den akt. King;1998:41).
Modernleşme teorisyenleri bu gelişmelerin insanları özgürleştirdiğini
vurgularken bugün ise tersine insanların yersiz yurtsuzlaştığı ve yalnızlaştığı,
hatta metalaştığı, dolayısıyla bu gelişmenin ve özgürlüğün insanı mutlu etmediği
gözlemlenmektedir.
Sanayi toplumundan sanayi sonrasına geçiş sürecine gelinmiştir. Burada kodlama
ve simgeleştirme ileri düzeye çıkmaktadır. Hatta nesne ile simge arasındaki bağ
kopmakta, daha ötesi işaret ve kodlar ile gerçeklik kurulmaktadır. Yani imaj,
işaret ve enformasyon belirleyici olmaktadır. Baudrillard bu değişimi simulark
çağı olarak nitelemektedir. Kısaca artık üretim odaklı modernlik dönemi sona
ermiş, onun yerine taklit dönemine geçilmiştir. İşaret ve simgenin öne geçişiyle
post-modern döneme geçiş dönemi başlamıştır. Bu bir anlamda yeni teknoloji ve
sembollerin toplumu belirlediği öznenin nesne üzerinde üstünlüğünün ve
ayrıcalığının son bulduğu bir dönemdir. Bu durumu Baudrillard şöyle açıklar:
‘‘Bolluk içindeki insanlar artık tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar
tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmış durumda. Nesneler
çağını yaşıyoruz: Nesnelerin ritmine ve onların hiç kesintisiz artarda
gelişlerine göre yaşıyoruz. Geçmiş uygarlıkların tümünde dayanıklı nesneler,
araçlar veya binalar kuşaklarca insandan daha uzun yaşamışken, bugün onların
doğmasını, gelişmesini ve ölmesini izleyen bizleriz’’(Baudrillard;1997:15-16).
Bu dönemde artık küresel ekonomi ve bilgi toplumuna geçişle birlikte artık
proleterleşme ve işçi sınıfı çalışmaları da önemini yitirmiştir. Onun yerine
yeni orta sınıf bilgi seçkinleri önem kazanmaktadır. Orta sınıfın genişlemesi
yani beyaz yakalıların ortaya çıkması iletişim ve bilişim teknolojilerinin
ilerlemesiyle mümkün olmuştur. Yani artık toplumlar ikili sınıf yapısından
kurtulup çoklu tabakalara bölünmüşlerdir. Enformasyon geçerli güç haline gelmiş
ve mülkiyeti elinde bulundurmak geçerliliğini önemli ölçüde yitirmiştir.
Bunun dışında hemşehri, etnik ve dini grup bağları gibi topluluk bağları
zayıflamıştır. Birey özel yaşamında daha bağımsız hale gelmiştir. Cemaatsel
yapılardan cemiyet toplumuna geçiş süreci bu dönemde yaşanmıştır. Bireyler
tekilleşmeyi ve dayanışmadan kopmayı tercih etmektedirler.
Küresel ve elektronik gelişmelerle birlikte kent yapısı da değişmektedir. Kentte
parçalanma yaşanmakta, değişik sınıflara ve özellikle de orta sınıfa ait
gettolar oluşmakta ve toplumsal kesimler birbirinden kopmaktadırlar.
Diğer taraftan modernleşme düşünürlerinin beklediği ekonomik gelişmeyle refah ve
barışın artacağı öngörüsü de gerçekleşmekte, kesimler arasında ve uluslar arası
alanda toplumlar arasında mesafe açılmaktadır. Dolayısıyla da özgürleşme yerine
totaliter yapılar bu sürecin adeta bir parçası durumuna gelebilmektedir. Bu
nedenle totaliter oluşumların önlenmesi ve küreselleşme karşıtlığının
giderilmesi siyasal alanda çözümü gereken bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır.
Kısaca Pazar ekonomisi ve küreselleşme ilerledikçe siyaset değer kaybetmektedir.
Bunun bedeli de geleneksel, ulusal egemenlik yapılarının değer yitirmesi, dünya
çapındaki güvensizliğin ve tekdüzeliğin ortaya çıkması ıstırap ve dışlanma
olarak belirtilmekte ve bunun sonucunda dünyada üç milyar insanın
lüzumsuzlaştığı vurgulanmaktadır. Ayrıca küreselleşme zenginlerle fakirler
arasındaki uçurumu artırdığı ve insani yaşamı sağlamadığı gibi fakirlerin yaşam
şansını dahi ortadan kaldırmaktadır.
Küresel ve post modern gelişmelerle siyasetin tarzı ve üslubu da değişmektedir.
Capra, hiyerarşiden ağ ilişkisine geçilmesine işaret etmekte, Freedman, dikey
toplumdan yatay topluma geçildiğini belirtmektedir. Bauman bu süreci
“emredicilikten yorumculuğa” geçiş olarak nitelemektedir. Giddens geçmişin
kurumlarının “kabuk kurumlar” haline geldiğini vurgulamaktadır. Gueherno ise,
ulusun kaybolduğu bir çağda modern demokrasinin olup olmayacağını sormaktadır.
Zira modern demokrasi ulus temelli yapılanırken bugün ekonomik, toplumsal ve
kültürel açıdan büyük güçler ulus devleti oluşturan bağlamı yok etmiştir. Bu
ortamda ulusal denetleyici, emredici, hiyerarşik ve piramitsel yapı değer
yitirirken güç hâkimiyetle değil etkiyle ölçülmekte, hiyerarşik yapı karşısında
ekip çalışması önem kazanmaktadır. İktidar yerine bilgi öne çıkmakta, yeni
iletişim teknolojileri ile de bilginin açıklığı ve akışkanlığı sağlanmaktadır.
YENİ SOSYAL YAPI
Günümüzde sanayi toplumundan sanayi sonrasına veya kapitalist toplumdan bilgi
toplumuna geçiş süreci yaşanmaktadır. Burada temel ekonomik kaynak emek ve
sermayeden ziyade bilgi, yaratıcılık ve iletişimdir. Geçmişte daha ziyade
sermaye, emek ve verimlilikle yaratılan değer şimdi daha çok verimlilik ve
yenilikle yaratılmaktadır. Bilginin öne geçmesi ile bilgiye sahip olanlar öne
çıkmakta, bilgilerini gittikleri yere götürebildiklerinden esnek ve yeni
ekonomik yapı da ortaya çıkmaktadır.
Küreselleşmeyle şüphesiz ki birçok değişim ortaya çıkmıştır. “Nasbit ve Aburdene
1982 ve 90’daki eserlerinde ortaya çıkan bu değişiklikleri ve eğilimlerin
bazılarını şu şekilde belirtmektedir.
1.Endüstri toplumunda Bilgi toplumuna,
2.İşgücü ağırlıklı teknolojiden yüksek teknolojiye,
3.Ulusal ekonomiden dünya ekonomisine,
4.Merkezi yönetimden yerel yönetime,
5.Temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye,
6.Hiyerarşilerden şebekelere,
7.Kısıtlı seçeneklerden çeşitli seçeneklere geçiş ile evrensel ekonomik patlama,
sanatta yeniden doğuş, Biyoloji çağı, dinsel yeniden doğuş, bireyin zaferi
şeklinde sunmaktadır”(Yılmaz;2004:173).
TOPLUMSAL BAĞLILIKTA GELİŞME
Toplumsal bağlılıktaki gelişmeleri şu şekilde özetleyebiliriz:
1.İşbölümü ve uzmanlaşmanın artmasıdır. Böylece insanlar birbirine daha çok
bağımlı hale gelmekle birlikte diğer bireylerin duygu ve dünyalarını anlama
yeteneğini yitirmekte ve ilişkilerin mekanikleşmesi tehlikesi oluşmaktadır.
2.Uluslar dünyasından ortak Avrupa kimliğe geçilirken yerel ve alt kimlikler de
sürmektedir. Diğer yandan iletişim ve ulaşım ile mekânın önemini yitirmesiyle
“sanal kimlikler veya cemaatler”de ortaya çıkmakta, toplumda hiyerarşi değer
yitirmekte, gerçek topluluklar kaybolurken bir form doldurularak üye olunan ve
gerçekte ise üyelerin birbirleriyle ilişkilerinin sınırlı olduğu sanal
topluluklar oluşmaktadır.
3.Diğer taraftan günümüz toplumunun en temel özelliğinden biri tüketim toplumu
olmasıdır. Nitekim bazıları sanayi sonrası toplumunun tüketim toplumu olarak
nitelenebileceğini belirtmektedir.
4.Bu süreçte insanlar köklerinden kopmakta, kimliksiz bir tüketici olarak
pazarda yer alırken kültür parçalanmakta, insanlar birbirinden kopmaktadır.
Diğer taraftan gelenek ve akıl değer yitirdiğinden ortak nokta iyice
kaybolmakta, deneyimlerimiz ve haz duygumuz tek yol gösterici hale gelmektedir.
5. Otoritenin yitirilişi ve topluluğun cemaatten kopuşu da başka bir boyuttur.
6. Yukarıda da belirttiğim gibi zaman ve uzamın anlamını yitirmesi ve değişimin
hızlanarak süreklilik ve istikrar duygusunun kaybedilmesi başka bir boyuttur.
7. Toffler, bilim ve tekniğin gelişmesi ve üretimin standartlaşmasıyla günlük
yaşamın standartlaştıracağı ve seçme özgürlüğü yokluğundan değil tam aksine
seçme aşırılığından rahatsız olacağını, dolayısıyla aşırı seçme özgürlüğünün bir
karşı özgürlük haline geleceğini vurgular.
8.Toffler’in vurguladığı diğer boyut ise gelecek şokudur. Kısa bir zaman
aralığında çok köklü değişimler olması insanda şaşkınlık ve gerilime yol
açmaktadır. Hızlı ve köklü değişim toplu intihar histerisinden küçük tedhiş
gruplarına, hippiliğe ve nihilizme kadar giden bir dizi gelişmeye yol
açmaktadır.
MEKÂN VE ZAMAN ANLAYIŞININ DEĞİŞMESİ
Sanayi toplumundan sanayi sonrasına geçilmesi mekânsal alanda da değişikliklere
yol açmaktadır. Yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve elektronik araçların
üretimde kullanılmasıyla insanların iş mekânına gelmeden çalışması mümkün hale
gelirken şehir yapısında da bazı değişiklikler oluşmaktadır.
Sanayiye dayalı üretimin artmasıyla birlikte proleterya sınıfı yanında yeni bir
zanaatkâr, memur ve teknik personel sınıfı da ortaya çıkmıştır. Kirli ve
düzensiz sanayi kentiyle birlikte bu kentten uzaklaşmak isteği de gelişmiştir.
Böylece sanayi kentinin etrafında banliyöler oluşmuştur. Kısaca, zenginleşme ve
sanayiciler, tüccarlar ve seçkin yöneticiler ve teknik zanaatkârlar gibi sanayi
kenti dışına çıkabilecek bir orta ve üst sınıf oluşurken kent dışında sayfiye
yerleri ortaya çıkmıştır. Böylece bir gettolaşma ortaya çıkmıştır. Böylece de
mesleğe göre bir ayrım ve ayrışma söz konusu olmuştur. “Çağımızın megapollerinde
başlıca hayatta kalma stratejisi birliktelik değil, ayrılma ve sakınmadır”(Bauman;1999:58).
Sanayileşmeyle birlikte geleneksel toplumsal yapı da çözülmüş, coğrafi ve
toplumsal hareketlilik de artmıştır.
Küresel dünyada gelişmiş ülkeler, mal ve sermaye akımını serbest kılarken göçe
sınır getirmekte, az gelişmiş ülkelerin sorunlarını ve yoksulluğunu kendi
topraklarına taşımak istememektedir. Ancak, geçmişte fakirliğin yenilmesinde
önemli bir araç olan göçün sınırlanması azgelişmiş ülkeler için olumsuz bir
durum yaratmaktadır. Gelişmiş ülkeler işgücü ihtiyacını “konuk işçi” ithaliyle
çözmekte, bu yol da yoksulluktan kaçmanın bir yolu olarak öne çıkmaktadır.
İşçiler her an geri gönderilme korkusuyla daha sıkı ve verimli bir biçimde
çalışmaktadır ve böylece gelişmiş ülkeler işgücü ihtiyacını en iyi biçimde
gidermektedirler ve karlı çıkmaktadırlar.
ÇÖZÜLEN YAPI VE YAŞAM BİÇİMİNİN ÖNE ÇIKMASI
Sanayi sonrası dönemde üretim ilişkisine dayalı sınıf yerine yaşam biçimine ve
üretilen malı kullanma biçimine dayalı statü kavramı ile moda ve tad gibi
konular önem kazanmıştır. David Chaney’e göre bugün üretim şekli yerine “beğeni
törenleri” öne geçmiştir. Nitekim çok katlı alışveriş merkezleri ve sanat
galerileri yaygınlaşmakta, moda yeni bir din halini almakta ve moda gösterileri
yayılmaktadır.
“Küreselleşmeyi kültürel boyutu açısından düşünmek küreselleşmenin özündeki
diyalektik yapıyı da açık bir şekilde ortaya çıkarmaktadır”(Tomlinson;2004:43).
Yeni dönemde bir yandan farklılık ve kültür öne çıkarken diğer yandan
kitleselleşme de yaygınlaşmaktadır. Alışveriş merkezleri anonimleşmekte,
McDonalds gibi markaların geliştirdiği rasyonalizasyon teknolojileri çeşitliliği
artırmak yerine azaltmaktadır.
SONUÇ YERİNE
Küreselleşme şüphesiz ki tüm toplumsal yapıları değiştirmiş ve dönüştürmüştür.
Sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal tüm etkinlikler form değiştirmiş hatta
yeniden anlam kazanmış durumdadır. Küreselleşen ve çokkültürlülüğü benimsemiş
ülkeler ulus-devletlere tehdit oluşturmaktadırlar. Ayrıca çokkültürlülük
insanlığa yeni anlam alanları açmış ve varoluş alanlarını genişletmiştir.
Uluslar arası dev şirketler de dünya piyasasını ele geçirdikleri için ulusal
şirketlerin var olması olanaksızlaşmıştır. Bu noktada küreselleşmeye duyarsız
kalmak ya da içe kapanmak anlamlı görünmemektedir. Dolayısıyla küreselleşmenin
yansımaları derin analizlerle irdelendikten sonra küreselleşmeye dair bir duruş
geliştirilmelidir.
Kaynakça:
•Baudrillard, Jean(1997) Tüketim Toplumu, Çev: Hazal Deliceçaylı-Ferda Keskin,
Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
•Bauman, Zygmunt(1999)Küreselleşme, Çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları,
İstanbul.
•Featherstone, Mike(1996)Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, Çev: Mehmet Küçük,
Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
•Keyman, F. ve Sarıbay, A.(1998)Küreselleşme Sivil Toplum ve İslam, Vadi
Yayınları, Ankara.
•King, Anthony(1998)Kültür, Küreselleşme ve Dünya-Sistemi, Bilim ve Sanat
Yayınları, Ankara.
•Küçük, Mehmet(2000) Modernite Versus Postmodernite, Vadi Yayınları, Ankara.
•Marshall, Gordon(2005) Sosyoloji Sözlüğü, Çev: Osman Akınhay, Derya Kömürcü,
Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.
•Ritzer, George(1999) Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek, Çev: Şen Süer Kaya,
Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
•Tomlinson, John(2004)Küreselleşme ve Kültür, Çev: Arzu Eker, Ayrıntı Yayınları,
İstanbul.
•Topçuoğlu, A. Ve Aktay, Y.(1999)Postmodernizm ve İslam, Vadi Yayınları, Ankara.
•Yılmaz, Aytekin(2004) İkinci Küreselleşme Dalgası: Kavram, Süreç ve Sorunlar,
Vadi Yayınları, Ankara.
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.