İnsanı ilgilendiren
hiçbir olgu ya da olay insanın kendi tarihinden bağımsız olarak ele
alınamaz; çünkü her insan bireysel bir töz, bireysel bir varlık olarak
şimdiki zamanda var olmakla beraber kendi varlığının anlamını şu ya da bu
biçimde geçmişine dayanarak yaratır.O nedenledir ki; bu çalışma
küreselleşme olgusunun tarihsel ve düşünsel temellerinden bağımsız olarak
kavranılamayacağından hareketle sözü edilen olguyu tarihsel-düşünsel
bağlamda analize yönelecektir. Çünkü küreselleşme olgusunun kendisi, genelde
sanıldığı ya da inanıldığı veya gösterildiği gibi tek bir boyuta- örneğin,
salt ekonomik ya da salt sosyolojik- sahip değildir. Buna ek olarak, küresel
terimi sözlük anlamıyla üzerinde yaşanılan dünyayı ifade etmiş olsa da
küreselleşme bir olgu olarak aslında gizil olarak küreselleştiren özneye ya
da öznelere gönderimde bulunur.Yani, dünyayı etkisi altına alan küreselleşme
süreci dünya üzerinde yaşayan her ulusun, her toplumun ve her insanın hep
beraber gerçekleştirmekte karar kıldığı bir olgu değildir. Küreselleşme,
küreselleştirmeyi düşünsel, kültürel ve ekonomik bir proje olarak tasarlayıp
uygulamaya yönelenlerin olayıdır. Kısaca küreselleşme düşünsel, kültürel ve
ekonomik bağlamda yani bütününde, öznesinden bağımsız düşünülemez. Hiç
kuşkusuz bu özne tarihsel, düşünsel ve ekonomik olarak Batının, Batı
uygarlığının kendisidir.
Küreselleşmenin
Başlangıcı
Her ne kadar küreselleşme olgusunun dikkate değer önemli çözümlemelerinden biri
Giddens tarafından verilmişse de bu konudaki en önemli yaklaşımlardan birini
Robertson’a atfetmek yerinde olur.1 Robertson küreselleşme olgusunu daha
kapsayıcı bir biçimde açıklamaya çalışırken esas açıklayıcı nedenler arasına
devletler arası etkileşim yerine sosyo-kültürel süreçleri alır. Buna göre,
küreselleşme ex nihilo ortaya çıkmamıştır. Aslında küreselleşme dünyayı yeniden
yapılandırma isteminin ve teşebbüsünün tarihsel bir sonucudur.O nedenledir ki;
aslında ve esasında küreselleşme olgusu tarihsel süreçte kendini açığa çıkaran
sosyal, kültürel, ekonomik ve düşünsel süreçlerden bağımsız olarak kavranamaz.
Çünkü küreselleşme ne yalnızca Marmaris’te Mc Donald’a gidebilme olarak ve ne de
bir Hıristiyan rahiple ilişkilendirilen Sevgililer Günü’nü kutlamaktır. Hiç
kuşkusuz onlar küreselleşmenin kimi basit tezahürleri olarak görülebilir; ama
küreselleşme özü itibari ile kendini ekonomik, sosyal ve düşünsel olarak,
azgelişmiş ülkelere empoze eden gelişmiş ülkelerin başlattığı bir olaydır.
Bu bağlamda Robertson, küreselleşmeyi birbirini izleyen beş ayrı süreçte ele
alıp inceleyerek ilk küreselleşmenin 15. yüzyılda başladığını öne sürer.2 Ben,
bu yaklaşımın oldukça sorgulanabilir olduğu kanısındayım. Neden, örneğin, İ.Ö.
6.yüzyıl değil de 15. yüzyıl? Robertson, küreselleşmeyi Ortaçağın sonunda
kendini somutlaştıran bireyselcilik ve hümanist düşünce akımı ile ilintiler. Hiç
kuşkusuz bu dönem Ortaçağın politik yapılanımına karşıt olan ulusal devlet
sistemini, ulusalcılığı da tanımlar ama sözü edilen dönemin düşünsel arka planı
tarihsel olarak çok daha gerilere gider.Burada Robertson’nın küreselleşmeyi
bireyselci, hümanist ve ulusalcı düşünce gelişimi ile bağıntılaması her ne kadar
yerinde görünse de vurgulanması son derece önemli olan iki nokta var: Birincisi;
küreselleşme olgusunun gerçek anlamda nesnelliğinin olmaması yani, onun öznesiz
bir süreç olmaması; ikincisi ise onun Avrupa merkezli olmasıdır. Eğer durum
böyle ise, küreselleşmeyi noetik (bilen, rasyonel ) öznenin ortaya çıkışı ile
başlatmak neden mümkün olmasın? Felsefenin başlangıcı ile noetik öznenin
tarihsel olarak ortaya çıkış tarihi Batı söyleminde eş anlamlı olarak kabul
edildiğine göre, özellikle Sokrates’in ve Platon’un söyleminde dile gelen
evrenselci kavranımın kendisi hiç kuşkusuz küreselleşmenin gerçek düşünsel
temelini oluşturur.Ve ben, aslında ve esasında, önemli olan noktanın tam da bu
olduğu inancındayım; çünkü o dönemin toplumlarının yapısına baktığımızda,
özellikle Mısır’da, politik yapılanımın güçlü olmasının yanında bilimlerin değil
de tekniğin etkin ve etkili olduğunu görmekteyiz.Ancak geçmişten günümüze kadar
geldiğimizde bu güçlü Doğu imparatorluklarının etkilerinin sınırlılığına tanık
olmaktayız. Bugün Batı, kendi düşünsel ve kültürel temellerini Antik Yunan’da
bulmaktadır; ve hiç kuşkusuz bugünün yapıbozumcu, nominalist ve hatta
hermeneutik geleneği bile farklı anlamda ve bağlamda Antik Yunan düşünce
geleneğini izleyerek evrenselcidir. Batı düşüncesi özünde evrenselcidir ve o, bu
bakımdan tarihsel olarak küreselleşmenin nüvesini kendi içinde potansiyel olarak
hep taşımıştır. Dolayısıyla, küreselleşme hiç kuşku yok ki, ekonomik boyuta
sahip olmakla beraber aslında düşünsel niteliklidir; ve o, bu sonuncusundan
bağımsız olarak kavranamaz. Bugün, Japonya ekonomik ve askeri bir güç olarak
önemli bir işleve sahip görünse de gerçek anlamda bu böyle değildir; çünkü o ne
post- modern tartışmalar aracılığıyla dünyanın etnik, düşünsel ve kültürel
temelde yeniden yapılanmasını ve ne de diğer gelişmemiş ülkeleri insan hakları
ve demokrasi söylemi kapsamında nesneleştirmeye yönelebilmektedir.3 Dolayısıyla,
küreselleşme Avrupa merkezli bir söylemin dünyayı yeniden yapılandırma tasarı ve
projesinden başka bir şey değildir. Ve o, Robertson’un ifade ettiği gibi
1400-1750 yılları arasında kendini somutlaştıran bireyselci, hümanist ve
ulusalcı söylemle başlamamıştır.
Küresel Özne Üzerine
Konunun açıklıkla kavranabilmesi bakımından öncelikle küresel özne teriminden ne
anlaşılması gerektiğinin belirtilmesi gerekmektedir. Küresel özne, bireysel bir
varlık olarak kendini akla dayalı olarak evrenselleştirendir; yani insanın
kendini salt noetik bir varlık olarak kavramasından hareketle evrensel
kılmasıdır.Küresel öznenin tarihsel olarak kendini göstermesini, önce de
değinildiği gibi, felsefenin ortaya çıkışıyla eş zamanlı olarak görmek mümkünse
de onun kuruluşuna giden en önemli adımın Sokrates’le beraber atıldığını
söylemek mümkün. Sokrates’in evrensel ve zaman-üstü bilgi, doğruluk, erdem,
iyilik ve güzellik anlayışı hem diğer özneleri akılsal birer varlık olarak
görmeyi gerektirir ve hem de yaşamı onlara bağlı olarak kurmayı. Platon’un oluş
dünyasının yetkinsizliğine ilişkin hoşgörüsüzlüğü ve iç bulantısı hiç kuşkusuz
Sokrates’in evrensel ve zaman-üstü olana ilişkin duyduğu derin ilginin
devamıdır. Öyle ki, Yeni Platon’cu felsefenin kurucusu Plotinos için bile mistik
deneyim aslında ve esasında oluş alanında kalan doxa’nın (sanı) yerini nous’a
yani, akla bırakmasından başka bir şey değildir.Felsefenin din ile önemli
karşılaşmalarından birini oluşturan Ortaçağ Avrupa’sı aslında noetik özne ile
inanan öznenin çatışmasından başka bir şey değildir. Ancak, noetik özne ile
kendini inanma temelinde tanımlayan özne arasındaki diyalog her şeye karşın yine
de akılsal temelde sürmüştür. Noetik özne doğası gereği etkindir.O dünyayı ve
kendini, kendi aklına dayanarak kurmayı arzular.Rönesans’ta beliren işte bu
öznedir. Yine, kendini akla dayanarak her alanda yeniden kuran ve meşrulaştıran
Aydınlanma döneminin öznesi de noetik özneden başkası değildir.Çünkü noetik
özneyi yeniden ve yeniden kuran Avrupa düşüncesi en iyi ifadesini Aristoteles’in
şu düşüncelerinde bulur: Gerçek ben akıldır; ve gerçek ben etkin olandır(
energeia, entelecheia ).4 Pasif olanın, edilgen olanın karşıtını ifade eden
energeia / entelecheia terimlerinin ilk defa Aristoteles tarafından bulunması
hiç kuşkusuz tesadüf olamaz.5 Yine bu ayrıma bağlı olarak duyguların,
etkilenmelerin patolojik olarak değerlendirilmesi de ayrıca son derece
önemlidir. Türkçe’de duygu terimi olumlu bir anlam içeriğine sahip ise de Batı
felsefe söyleminde, genel olarak, duygu edilgen olarak algılanmıştır. Buna göre
insan duygularına boyun eğen patolojik bir varlık değil, tam tersine akla dayalı
olarak kendini kuran etkin bir varlıktır.İnsanın etkin bir özne olarak
tanımlanması Kant’ta da devam etmiştir. Kant’ın olan ve olması gereken arasında
yaptığı ayrım onun, doğal bir varlık olarak insanı, bütünüyle doğanın etkilediği
ve belirlediği bir varlık olmaktan kurtarmaya yöneliktir.6 Kant, insanın kendini
olan alanında yani etkilendiği ve belirlendiği alanda kuramayacağını
görmüştür.Daha açık bir ifadeyle, insan kendini doğa alanında kuramaz ama tinsel
alanda kurabilir.Öyle ki, Ficthe, Kant’ta önemli bir ayrımı ifade eden olan ve
olması gereken ayrımından hareketle bütün her şeyi “I”yani benden türetir.
Ben’in yarattığı dünya dışında hiç bir şey yoktur.7 Ayrıca, farklı felsefi
gelenekten olsa da Berkeley’in “algılamadığım şey yoktur” önermesi ile
Ficthe’nin düşüncesi arasındaki benzerlik acaba bir rastlantı mıdır?
Dolayısıyla, bana göre, küreselleşme olgusu ya da gerçeği küresel öznenin
neliğinden ve kimlik analizinden bağımsız olarak algılanamaz.Bu özellikle
gelişmekte olan ülkeler ile üçüncü dünya ülkelerinin küreselleşme olgusu
karşısındaki durumlarını anlamak için vazgeçilmez bir öneme sahip olmalarının
yanı sıra, bu konudaki sosyolojik çözümlemelerin anlaşılması bakımından da son
derece önemlidir.Ve yukarıda ifade edilen düşünceler, Robertson’un
küreselleşmenin son aşaması olarak gördüğü belirsizlik aşamasında ortaya çıkan
Postmodern söylemin anlaşılmasında da açıklayıcı bir işleve sahip görünürler.
Acaba, küresel özne kendini diğer her şey karşısında etkin kılan ve diğer her
şeyi kendisinden türeten Batıdan başkası mıdır? Acaba gelişmemiş ülkeler köle-
efendi diyalektiğine uygun olarak Batının edilgin nesneleri konumunda değil
midirler? Ancak bu noktaya çalışmanın ileriki aşamasında değinilecektir.Şimdi
üzerinde durmak istediğim nokta, noetik öznenin kendini etkin ve akılsal temelde
kurmasının sosyolojik boyuttaki göstergeleridir.
Küreselleşmeyi zaman ve mekan bağlamında açıklamaya çalışan Giddens, toplumların
birbirlerinden etkilenmelerinde iletişim araçlarına önemli bir işlev yükler. Bu
gerçektende önemli bir noktadır; çünkü iletişim araçları sayesinde küresel
düzlemde bir bilgi alışverişi olanaklı hale gelmiştir; ama unutulmaması gereken
nokta bu bilgi ortamının fiziksel-teknolojik ve aynı zamanda da içerik
bakımından kim ya da kimler tarafından belirlendiğidir.Sudan ya da Arjantin’de
meydana gelen bir olayın veya orada yaşayan halkın bir bilgi nesnesi konumuna
getirilişi ve yorumlanması kimler tarafından yapılmaktadır? Küreselleşmeyi dünya
kapitalist ekonomisi, ulus-devlet sistemi, dünya askeri düzeni ve uluslararası
işbölümü bağlamında tartışan Giddens en önemli rolü küresel olarak kendini etkin
kılan kapitalist ekonomiye verir.Küreselleşme aslında kapitalizmin dünyayı
etkisi altına alma çabasıdır. Ulus-devlet sistemini küreselleştirmenin ikinci
boyutu olarak gören Giddens her devletin küreselleşme olgusundaki yerini, o
devletin sahip olduğu refah düzeyi ve askeri gücü ile sınırlar.Bu bir başka
önemli noktanın altını çizmeye de olanak verir: Küresel gelişmeler, Post- modern
söylemlerin ifade ettiği gibi, modernitenin karşıtı değil, onun bir devamı
niteliğindedirler.Başka bir ifadeyle, günümüzdeki küresel gelişmeler aslında
modernitenin kendisini küresel düzlemde yaratmasıdır.8
Şimdi şurası açıktır ki, küreselleşme modernitenin sosyal, kültürel, düşünsel ve
ekonomik boyutta kendini dünya çapında yeniden kurmasıdır.IMF,BM,NATO,AB gibi
oluşumlar küreselleşme sürecinde gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeleri
ekonomik, politik, kültürel ve düşünsel bağlamda bir nesne, efendinin ( master )
bir nesnesi ( slave ) durumuna getirecektir.Kendini etkin olarak bilginin
üretiminde gösteren küresel özne, yine kendini ekonomik özne olarak etkin
kılarak bu etkinliğini askeri düzenle korumayı amaçlar.Buna örnek olarak ise
Bosna-Hersek savaşı ve son olarak da Afganistan verilebilir. Her iki olayda da
Batı, yerel olanı evrensel bir boyuta taşımıştır. Küreselleşmenin son boyutu
olarak uluslar arası işbölümüne değinen Giddens, küreselleşmenin gelişmiş ve az
gelişmiş ülkeleri nasıl etkileyeceği ve sonuçları üzerinde ayrıntılı olarak
durmaz. Ancak Giddens şunu açık kılar: Küreselleşme modernitenin bir sonucudur.
Daha açık bir ifadeyle, küreselleşme kapitalist modernitenin kendisini ekonomik,
politik ve kültürel bağlamda yeniden kurmasından başka bir şey değildir. Bunun
açık kanıtını Afganistan örneğinde açıkça görmekteyiz. Afganistan olayı birçok
bakımdan diğer olaylardan daha önemlidir. Çünkü, Batı bu olay ile birlikte
kendini etik bir özne olarak da meşrulaştırmaya girişmiştir. Küresel bağlamda
kendini etkin kılan küresel özne, artık salt ekonomik hegemonya ile varlığını
daim kılamayacağının bilincinde görünmektedir. Küresel özne, kadın hakları,
çocuk hakları, insan hakları ve demokrasi bağlamında etkinliğini yayma çabası
içindedir. Bu çabanın bir sonucu olarak modern söylemin düşünsel devamı olan
Post- modern teoriler cinsiyet, etnik ayrım ve farklılığı evrensel bağlamda
kurarak gelişmekte olan ülke insanlarına kendilerini nasıl görmeleri gerektiği
konusunda da telkinde bulunmaktadırlar. Etnik, politik ve cinsiyet ayrımına
dayalı mücadele veren üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşları bunun bir Avrupa
projesi olduğunun bilincinde gözükmüyor. Hatta azgelişmiş ülkelerin aydınları
bile kendi düşünsel gündemlerinin kendileri tarafından belirlenmediğinin
farkında değil gibiler. Küresel öznenin tuzağına düşen az gelişmiş özneler kendi
kimliklerini bile küresel özneye borçlu gibidirler. Gerçekte ülkemizdeki
entelektüel tartışmaların içeriğini belirleyen de bu post ya da küresel kılığa
girmiş modern özne değil midir?
Son Ya da Belirsizlik Üzerine
İnsanın kendini, toplumu ve içinde yaşadığı dünyayı kendinden hareketle ve
kendisi için yeniden kurmasının temelinde felsefi bilinç yatar. Bu öyle bir
bilinçtir ki, insanı hem, genel olarak, dış dünya yani nesne ve hem de diğer
bireylerin karşısında özgür ve bağımsız kılar. İnsanın gerçek tarihi belki de
noetik tarihi- böyle bir bilincin tarihsel bağlamda kendini göstermesiyle
başlamıştır.Aristoteles’in ve diğer İlkçağ filozoflarının Mısır ve Babil gibi
toplumlarda geometri ve astronominin gelişmesini önemli bulmakla beraber yine de
bunların gerçek anlamda bilimsel (philosophia) etkinliği temsil etmediklerinin
gerisinde ilk başta ifade edilen düşünceler yatar.İnsanın yalnızca bilmek için
bilmeyi arzulaması felsefi bilincin ilk ve en önemli koşuludur.Bir amaca araç
olma, amaç ne kadar büyük olursa olsun, eksikliktir, yoksunluktur. Dolayısıyla,
belli pratik gereklilikler için geometrinin, astronominin ve diğer pratik
etkinliklerin varlığı philosophia’nın ortaya çıkması için yeterli olmamıştır. Ve
daha İ.S. 2. yüzyılda Noumenious adlı biri bu tartışma bağlamında Platon’u
Attika diliyle konuşan Musa olarak görmeyi deneyerek felsefeyi Doğuya götürmek
istemiştir. Günümüzde M.Bernal ve J.Fontana’nın çabaları da aslında Batının ne
kadar Doğulu olduğunu göstermeye çalışmaktan ibarettir.9 Ama günümüz gerçeğine
ilişkin göz ardı edilemeyecek olan bir şey varsa o da Batının ekonomik, sosyal,
toplumsal ve düşünsel olarak küreselleşme adı altında gelişmekte olan ülkeleri
ve az gelişmiş ülkeleri etkisi altına almaya başladığıdır.Küreselleşen bir dünya
gerçeği, ona karşı çıksak ta çıkmasak ta karşımızdadır. Aydınlanma felsefesi
üzerine kurulan modern bilim ve felsefe hiç kuşkusuz bu süreçte çok büyük rol
oynamıştır. Post-modernizm bazı postmodernlerin iddia ettiği gibi moderniteden
bir kopuşu değil, tersine bir devamlılığı ifade etmektedir. Aslında, Post-
modern durum aydınlanma felsefesinin ekonomik, sosyal, düşünsel boyuttaki
başarısızlıklarına ve eksikliklerine bir çözüm arama çabasıdır. 1925’lerden
1960’lı yıllara kadar süren dönem çok büyük savaşlara, çatışmalara tanıklık
etmiştir. Özellikle, atom bombasının kullanılması ve Avrupa’da faşizmin
yıkıcılığından sonra insanın doğasına ve geleceğine ilişkin aydınlama
felsefesinin taşıdığı iyimserlik ortadan kalkmıştır.Avrupa bir büyük özne olarak
rasyonalite temelinde yarattığı uygarlığı sorgulamaya başlamıştır. Post-modern
söylem içinde bütünüyle görülmese de ona yakınlığı inkar edilemeyecek olan
hermeneutik yaklaşım en büyük eleştiriyi insanın nous/pathos yani bilen ve
hisseden olarak parçalanmasına, ayrılmasına yöneltirken bazı Marksist yazarlar
radikal demokrasiden, kimileri ise felsefeyi dışlayan bir toplumsal eleştiriden
ve bazıları da Rorty gibi post-modern burjuva demokrasisinden söz etmeye
başlamıştır.10 Bütün bunlar, Robertson’un küreselleşmenin son aşaması olarak
tanımladığı belirsizlik sürecine son derece uygun bir tablo çizmektedir.Ona
göre, 1960’larda başlayıp günümüze kadar gelen ve azgelişmiş ülkelerle beraber
bütün dünyayı kapsayan bu dönem küreselleşmenin en uç noktasına ulaşılan
belirsizlik dönemidir.
Hiç kuşkusuz Robertson’ın küreselleşme kuramı Avrupa-merkezcidir. Buna Giddens’ı,
Wallerstein’i Featherstone’u ve Smart’ı da ekleyebiliriz. Yani onlar
küreselleştiren dünyanın düşünürleri olarak kendilerini ve ötekileri
tartışmaktadırlar.Her ne kadar Wallerstein kapitalist ekonominin genişleme
sürecinde az gelişmiş ülkeleri nasıl sömürü kıskacına aldığını başarıyla
açıklasa da açıklamasının temeline esas belirleyici olarak ekonomiyi almasından
dolayı yetersiz kalmaktadır.Fakat Wallerstein, küreselleşmede merkezi bir rol
oynayan ülkelerin azgelişmiş ülkeleri ekonomik, politik ve kültürel bağlamda
boyunduruk altına alarak onların küreselleşmede merkez ülke konumuna
gelemeyeceğini söylemekte de son derece haklıdır.Buna karşı çıkarak Güney Kore,
Tayvan, Hong Kong ve hatta Japonya’nın belirli veya çok yüksek düzeyde ekonomik
bir kalkınmayı başardığını öne sürenler dar bir ekonomizme düşmektedir. Ve onlar
küreselleşmeyi yalnızca ekonomik bağlamda ele almaktadırlar. Tarih bize askeri
ve ekonomik olarak çok güçlü ülkelerin varlığı ile onların etki alanları
arasında her zaman doğrudan ve süreklilik arz eden bir ilişki olmadığını açıkça
göstermiştir. O çok güçlü ve devasa Uzakdoğu ve Doğu uygarlıkları deyim
yerindeyse cürümleri kadar etkili olmuşlardır. Oysa şehir devletlerinde başlayan
ekonomik, politik ve felsefi gelişmeler bütünü bugün neredeyse dünyaya hükmeden
Avrupa’nın, Batı uygarlığının temelinde yer alarak kendini yeniden ve yeniden
evrensel boyutta yaratmaktadır. Bugün de Avrupa ve Amerika’nın dünyanın diğer
ülkelerine göre oranı geçmişte şehir devletlerinin devasa imparatorluklara olan
oranı kadardır.Bugün de bütün bir Ortadoğu’yu, Asya’yı ve Afrika’yı, aslında
dünyayı, küçük bir yer yani Avrupa kontrol etmektedir.O nedenle, Japonya, Çin,
Güney Kore gibi ülkelerin ileride küreselleşme sürecini belirleyen ülkeler
konumunda olacaklarını sanmıyorum.Ve bu konuda Wallerstein’ın düşünceleri doğru
görünmektedir.Fakat, Wallerstein konuya ilişkin çözümlemesinde tek belirleyici
neden olarak ekonomik ölçütü alırken ben esas nedenin sosyal ve kültürel
boyutlarda aranması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca ben küreselleşmenin en uç
noktası olan belirsizlik durumunun da yine bu temelde biçimleneceği
kanısındayım.
Küresel Aydınlanmaya Doğru: Global Etik
Bugün küreselleşme olgusunun içinde yaşanılan tüm dünyayı tek bir bakımdan değil
ama bütünsel bir bakımdan etkilediği, ilgilendirdiği son derece açık ve seçik
olarak karşımızdadır. Ancak bu olgunun kendisi tüm ülkeleri, tüm insanları bir
ve aynı bakımdan bir ve aynı zamanda aynı biçimde etkilememektedir.Yani
küreselleşmeden bir nesnel olgu gibi söz etmek aslında onun sahip olduğu
tarihsel, sınıfsal, kültürel ve düşünsel boyutun ya farkında olmamak ya da
farkında olarak onu yukarıda sözü edilen temellerinden bilerek koparma anlamına
gelebilir. İlk başta da ifade edildiği gibi, küreselleşme Avrupa-merkezli insan
ve evren anlayışının kendini ekonomik, sosyal, toplumsal ve politik alanda
kurmasının ve yaratmasının önemli bir anını ifade eder. O böyle olması
bakımından da küreselleşme olgusunun belirleyici öznesi durumundadır.
Wallerstein’ın merkez ve çevre ülkeler üzerine olan düşünceleri hatırlanacak
olursa ve yine onun çevre ülkelerinin merkez durumdaki kapitalist ülkelerin
ekonomik, düşünsel ve toplumsal etkilerinden, boyunduruğundan ve sömürü
kıskacından kurtulamayacağına ilişkin düşünceleri göz önüne alınırsa Batının bir
bütün olarak diğer ülkeler karşısındaki konumunun (master and slave) köle ve
efendi arasındaki ilişki bağlamında biçimleneceği hiç kuşkusuzdur. Aslında
Wallerstein’nın küreselleşmeye ilişkin çözümlemesi köle- efendi diyalektiğinin
sosyolojik boyuta taşınmasından başka bir şey değildir. Merkez ülkeler
belirleyen, etkileyen durumunda iken gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler
etkilenen,kabullenen ülke durumundadırlar. Başka bir ifadeyle, küreselleşme
sürecinde az gelişmiş ülkeler efendinin nesnesi konumunda olmaları nedeniyle
köleleri temsil etmekteler. Ekonomiden insan haklarına, etnik kimlikten cinsel
kimliğe kadar birçok alanda merkez ülkeler/ efendiler kölelerine onların neleri
yapması gerektiğini, kendileri için iyi olanın ne olduğunu empoze etmektedirler.
Öyle ki, bu etkinin nesnesi konumuna düşen yalnızca az gelişmiş ülkelerin
politikacıları, devlet adamları ve sanayicileri değil ama aynı zamanda bu
ülkelerin entelektüelleri de aynı belirlenime maruz kalmaktadır. İslamcılar,
Marksistler, liberaller yani Batı karşıtı olan ve olmayan ve de özgün olduğunu
öne sürenlerin hepsinin düşünme içerikleri, düşünme gündemi bizzat karşı
oldukları veya kabul ettikleri Batının söylemi tarafından belirlenmiyor mu? Bu
durumun kendi başına trajik olduğu son derece açıktır. Batılı sosyologlar,
ekonomistler ve düşünürler bugün Batı toplumları ile diğer toplumlar arasındaki
gelişmişlik farkının nasıl kapatılabileceği veya kapanmadığı durumda da ortaya
çıkabilecek muhtemel sonuçlar üzerinde durmaktalar. Burada bile az gelişmiş
ülkeler kendi varlıklarını, kendi problemlerini çözemeyen edilgen şeyler olarak
görülüp nesne konumuna itilmiş durumdalar. Küreselleşmenin öznesi ve nesnesi
vardır. Özne yüklemi, yani nesnesini her zaman belirler ve öznesiz yüklem
olanaklı değildir. Dolayısıyla, küreselleşme olgusunu salt sosyolojik ya da
ekonomik sınırlara hapsederek açıklamak ve anlamak mümkün değildir.
Küreselleşme, insanı noetik temelde kavrayan bir uygarlığın kendini küresel
düzlemde somutlaştırma anıdır ki bu Batı uygarlığından başkası değildir.İşte bu
anın düşünsel boyuttaki söylemi olan post-modern söylem bir Batılı söylem olarak
şimdiye kadar yapılanın tersine, farklılığı evrenselleştirmeye yönelmiştir.
Gerçek şu ki, Batılı söylem her zaman evrensel bir temel üzerinde kendini kurmak
istemiştir; Post- modern söylem her ne kadar bunun tersini iddia etmiş olsa da.
Ancak benim burada altını çizmek istediğim şey önce de kısaca değindiğim noktayı
biraz daha açık kılmaya çalışmaktır. Batılı söylem insana ilişkin ultra-
rasyonalist kavranımın olumsuz sonuçlarını görmüştür. Bir başka ifadeyle, o,
insanı yalnız aklın sınırları içine hapsetmenin insan gerçeği ile örtüşmediğinin
ve hatta ona ters düştüğünün farkına varmıştır. Batı düşüncesi, insanın duygusal
yanını patolojik ve pasif olarak görmekle onu değersizleştirmiştir. Bana göre,
Post- modern söylemin temelinde yatan esas gerçek de budur. Ve yine bana göre,
Post- modern aydınlanmayı (küresel aydınlanma) ne onun çoğulculuğu, farklılığı
ve ne de nominalist - ontolojik tutumu tanımlamaktadır. O, bizzat Aydınlanma
düşüncesinde kendini meşrulaştıramayan rasyonalist ve evrenselci (özünde
Platoncu ) söylemin yeniden sorgulanışını ifade etmektedir. Aristotelesçi
düşünce geleneğinde ise gerçeklik ile düşünce arasındaki öncelik- sonralık
bağıntısı yerini karşılıklı ilişkiye bırakır.11 Post- modern aydınlanma aklın
soyutlamalarını gerçekliğin kendisinden üstün tutan anlayışın eksikliğini
gidermeye ilişkin yeni bir kavranımın başlangıcını teşkil eder. Ancak, şimdiye
kadar belirli bir epistemolojik ve ontolojik temele sahip görünmeyen bu
hareketin post-modern veya küresel aydınlanma olarak da tanımlanabilecek yeni
bir oluşuma öncülük ettiği söylenebilir ki, bu oluşumun kendisi esas olarak etik
bir temel üzerinde yükselir görünmektedir.
Çalışmanın başında da ifade edildiği gibi, küreselleşme olgusu tek bir boyuta
sahip olmadığı gibi o, bütün küreyi de bir ve aynı bakımdan bir ve aynı biçimde
etkilememektedir. O, insanlık tarihinde ortaya çıkmış noetik temelli bir
bilincin kendini farklı bir biçimde gerçekleştirdiği bir anı ifade eder. Bu
noetik bilinç hiç kuşkusuz tarihsel olarak Batının bilinç içeriğini tanımlar.
Dolayısıyla, Post-modern söylemin kendisi moderniteden bir kopuşu ifade etmez;
aynı biçimde Rönesans’ın da Ortaçağdan bir kopuşu ifade etmediği gibi. Ancak
devamlılık ya da süreklilikten anlaşılması gereken benzerliğin sürekliliği
olmayıp aslında ve esasında söylemin özüdür.Ve bu söylemin ana niteliği tarihsel
süreçte şu ya da bu biçime bağlı olarak farklı içeriğe sahip olmuş olsa da o,
her zaman bireyselci ve rasyonalist niteliğini korumuştur.Bunu görmek için Antik
Yunan’da Thales’i, Herakleitos’u, Parmenides’i hatırlamak yeterlidir. Ortaçağa
baktığımızda ise Augustinus, Aquinas ve Okham’lı William bize aynı olmasa da
benzer bir farklılığı çizecektir. Günümüzde ise Post- modern söylemin kendisi
rasyonalist temelli farklılığı ve çoğulculuğu çok daha canlı bir biçimde
göstermektedir.
Şimdi, bu noetik söylemi sahiplenen, noetik söylemin gerçek öznesinin kendisi
olduğunu savunan Batı, hiç kuşkusuz bütün insanlığa armağan ettiği başarılarının
yanı sıra hayal kırıklıklarını da kabul etmek durumundadır. Bana göre,
Post-modern söylem, işte tam da Batının bu anlamda kendi kendisiyle başlattığı
ve sürdürdüğü bir tartışmadan başka bir şey değildir. Ve o, bu bakımdan hem
ekonomik hem politik ve hem de düşünsel olarak köklerini tarihte bulur.Batılı
noetik öznenin tarihsel süreçte yarattığı bir an olarak küreselleşme olgusunun
söylemsel düzeyde yansımaları olan çoğulculuk, farklılık, bölünme ve parçalanma
stratejisinin bizzat kendi kendini ( self- destructive ) yok etme tehlikesini
içermediğini kimse iddia edemez. Ancak, insanın ve onun gerçekleştirdiği tarihin
özünde olumsal olduğu gerçeğinden hareket eden bir bilinç ile de
küreselleşmenin, küresel bir aydınlanmayı yaratabileceği de iddia edilebilir. Ve
öyle görünüyor ki, Post-modern durumdan küresel aydınlanmaya doğru bir yöneliş
halihazırda başlamış durumda. Bu henüz son derece başlangıç aşamasında bulunan
yönelişin evrensel boyuttaki iki temsilcisi arasında Yasin Ceylan ve R.Glassman
gelmektedir.12 Gerek Ceylan ve gerekse Glassman küreselleşme olgusuna ilke
olarak karşı çıkan bir söylemi benimsememektedirler. Onlara göre, küreselleşme
tarihte bir an olarak insanın kendini gerçekleştirmesine izin veren bir şans
olarak da görülebilir. Ancak burada yalnızca Ceylan’ın konuyla ilgili
düşüncelerine yer verilecektir. O, Islam and Terrorism adlı makalesinin
sonlarında şöyle der: “Günümüzde büyük güçler tarafından başlatılan küreselleşme
stratejisi, hangi şüpheli niyetlere sahip olursa olsun, varlığını
sürdüremeyecektir; eğer tanrısal olarak görünen bu hareket etik bir anlayışla
temellendirilmezse, ki o insanın insan olarak kutsallığını başka hiçbir koşula
başvurmadan savunur.”13 Bana göre, bu küresel aydınlanmanın temelinde yer alan
ve alacak olan en önemli noktadır. Ceylan, etik-free bir küreselleşme olgusunun
kendi kendini yok edeceğine ilişkin düşünceleri hem Post-modern durumun her
türlü Post-modern teorilerine karşı bir uyarıyı ifade eder ve hem de
transendental etiği işlevsiz kılar. O, transendental ve evrenselci zeminlerden
hareket eden söylemleri metafizik alana hapsederken global etik’in imkanlarını
araştırır. Ceylan, insanın ilineksel yanını ya da özelliklerini oluşturan
ilineksel tartışmaları – cinsiyet, ırk, din, dil v.b.gibi- özsel kılmayan bir
bilincin ışığında global kimliği tanımlamaya çalışır. Buna göre: “ Global
kimlik, bireysel ve ulusal kimliklerde büyük değişimlere yol açan bir kişilik
türüdür. Diğer kimliklere göre daha gelişmiş ve evrilmiş bir kimliktir. Bu
sebeple evrensel kültür eğitimi ve derin bilinç tecrübesi gerekir; yüzeysel
düzeyde evrensel hak ve hukuku savunurken, bireysel ve ulusal bencilliklerden
sakınmamak, global etiğin şartını yerine getirmemektir. Günümüzde bazı hak ve
iyiliklerin evrensel biçimde savunulması, evrenselliğin artık bir zorunluluk
olduğunu göstermekle birlikte, bu parlak savların gerisinde hala ulusal ve
kitlesel menfaatlerin gizli tutulması global etik için gerekli bilinç
derinliğinin henüz mevcut olmadığını göstermektedir.” 14 Birçok önemli düşünceyi
içermesinin yanında yukarıda alıntılanan pasajda önemle üzerinde durulması
gereken noktalardan biri de Ceylan’ın global etik için gerekli bilinç
derinliğinin henüz mevcut olmadığının altını çizmesidir. Ceylan, küreselleşme
olgusunun kendisini ilke bağlamında sorgulamaz; ama küreselleşen dünyanın global
etik bilincinden bağımsız olarak varlığını sürdüremeyeceğinin altını çizerek
küreselleşme ile post -modern söylem arasındaki bağıntının taşıdığı tehlikelere
dikkatimizi yöneltmemize neden olur. Her türlü farklılığı evrensel boyuta
taşıyan post- modern söylem global etik bilinci ile taban tabana zıttır; çünkü “
Global etik bireysel ve ulusal etik bilincini aşan, dünyadaki tüm insanları
kapsayan etik bir duyarlılığı ve sorumluluğu ifade eder. Yani, bireyin,
eylemlerinde kendisini tüm insanlığa karşı görevli ve sorumlu bilmesi, aile,
kavim ve ulus sınırlarını aşmasıdır.”15 Yani global etik insanın insan olması
bakımından kutsal olduğu bilincine dayanır ki bu da insanın insan olmasını onun
ilineksel niteliklerine dayanarak tanımlamayı zorunlulukla dışarıda bırakır.
Küreselleşme Avrupa’nın başlattığı bir süreçtir. Küreselleşmenin söylemi olarak
post-modernizm her ne kadar yukarıda da ifade edildiği gibi ilineksel olanı
özsel kılmaya çalışarak ya da başka bir ifadeyle farklılığı evrenselleştirerek
son derece tehlikeli sonuçları içinde barındıran bir düşünsel yönelime girmişse
de onun, insanı tek yanı ile tanıyan, kavrayan aydınlanma düşüncesinin
sınırlayıcılığını tanıması ve eleştirmesi bakımından da önemli olduğu
söylenebilir. Bu nedenle post- modernizm, modernizmin eksikliklerini,
başarısızlıklarını giderme ve onu aşma denemesidir de aynı zamanda. Onun
çoğulculuğu, farklılığı temel olan söyleminin temelinde insanın kendini ve
evreni yeniden tanımlama çabasının radikalliğini göz ardı etmek pek haklı
bulunamaz. Ancak, bu radikal kavranımın kendisi, kendi varlığını etik temelde
kurma gerekliliği gibi tarihsel bir görevle karşı karşıyadır. Ceylan, Batı
dünyası ile Batılı olmayan dünya arasındaki ilişkinin ( İslam dünyası da dahil
)köle-efendi ilişkisine dönüştüğünü belirtir. Ona göre, Batının diğer kültürlere
karşı alçaltıcı, aşağılayıcı ve emperyalist tavırlarının temelinde diğer
toplumların bilime ve teknolojiye sahip olmadığı inancı yatar. Ancak bu inanç
kendini diğer alanlara da taşır; örneğin kültür, sosyal yaşam ve ahlak. Çünkü
onlara göre, Avrupa insanı yalnızca bilim ve teknoloji alanında diğerlerine
üstün olmakla kalmayıp, bu üstünlüğünü sosyal, etik ve dinsel alanda da
sürdürür. Ceylan, bütün bu iddiaların bütünüyle doğru olmasa bile en azından bir
bölümüyle gerçekliği yansıttığını kabul etmekte tereddüt etmez. Ayrıca Ceylan,
Batının bu tavrını güç politikası bağlamında son derece de olağan bulur; çünkü
etikten bağımsız güce dayalı politika, insanın insan tarafından
köleleştirilmesinden başka bir şey değildir. Ceylan’ın problematik bulduğu şey
ve bana göre de son derece önemli olan nokta, Batının bilim ve teknolojinin yanı
sıra etik değerlere de sahip çıkarak kendini insan hakları ve demokrasi
bağlamında etik bir özne olarak tanımlamasıdır. İşte bu noktada Batı,
küreselleşme ve onun yarattığı sonuçlardan sorumlu durumdadır. Eğer,
Wallerstein’in dediği gibi, küreselleşme sürecinde merkezi öneme sahip olan
ülkeler diğer ülkeleri ekonomik, sosyal ve politik olarak sömürmeye devam edecek
olurlarsa bu en azından Batının etik değerlerin de öznesi olduğu iddiasını
geçersiz kılar. Ayrıca Ceylan, gelişmemiş ülkelerin var olmaları bakımından
varlığını da önemsemez görünür. Ancak her ne olursa olsun köle, efendisi için
hep bir tehdittir; ve efendi kendi eşiti tarafından kabul görmediği için de hep
mutsuzdur. O nedenle, Batı kendi kültüründe içkin olan bu köle-efendi
çatışmasını çözümlemek durumundadır. Böyle bir çözümlemeye doğru ilk adımı, ki
bana o küresel aydınlanmanın da temelinde yer alır, Ceylan’ın global etiğe
ilişkin düşüncelerinde bulmak mümkün görünmektedir. O, meta-anlatıları
olumsuzlaması bakımından post- modern söylem ile bir karşıtlık içinde
görünmemekle beraber, insana ilişkin her ilineksel şeyi- örneğin, etnisite,
cinsiyet, din, dil, kültür- evrenselleştirmeye karşı çıkarak, insanın, insan
için kutsallığını insan olmada bulur. Ayrıca Ceylan’ın her türlü transendental
evrenselliği red ederek global etiği bir yaşama felsefesi olarak kurmayı
denediği de söylenebilir. Batıda Glassman’ın söyleminde dile gelmeye başlayan bu
yeni etik anlayışın ya da yaşama felsefesinin Doğuda Ceylan’ın söylemiyle
birleşmesi acaba post-modern durumun aşılarak küresel aydınlanmaya doğru bir
hareketin, bir gidişin başlangıcı olarak değerlendirilebilir mi ? Bunu şimdiden
tam bir kesinlikle ifade etmek olanaksız; ama post-modern durumun söylemi olarak
post modernizmin sona ermekte olduğu rahatlıkla söylenebilir.Küresel
aydınlanmanın temelinde etik vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Bu ise kendini
ilineksel özelliklere göre tanımlamayan yeni bir özne anlayışının
geliştirilmesini gerektirir. Bu özne, kendisinin herhangi bir dinsel, bilimsel
ve felsefi söylem tarafından nesneleştirilmesine karşı çıkar. Başka bir
ifadeyle, o, etik bir varlık olarak kendini etkin kılma arzusunu taşır. Böyle
bir öznenin kendini ilineksel temelde kurması olanaksızdır; o, var olmasının
anlamını, önemini ve değerini ırkta, dinde, cinsiyette bulmaz. Global etik
bilincine ulaşmış özne, doğanın ya da toplumun kendisine kattığı değerler
tarafından belirlenmemiştir. Aslında global özne, şimdiye kadar tanımlandığı
kadarıyla, felsefi özneden başkası değildir. O, ne doğanın ve ne de toplumun
edilgin bir nesnesidir. Aristoteles’in dediği gibi, eğer etkin olma edilgenliğe
karşıt olarak tanrısallığı ifade ediyorsa, global özne de bu bağlamda
tanrısallığını kendini özgür, bağımsız ve etkin bir özne olarak yaratmada
bulabilir. Böyle bir varlık olarak insan, ne doğanın ve ne de toplumun yarattığı
herhangi bir kültürün mutlak belirlenimi altındadır. İnsanın kendi kendini
yaratması ancak nesneleşmeden mümkün olabilir. Böyle bir özne anlayışı, dünyayı
küreselleşme adı altında yeniden düzenlemek isteyen Batının etik dışına çıkarak
meşruluğunu kaybetmemesi için gerekli olduğu kadar Doğulu öznenin Batının
ekonomik, sosyal, politik ve de düşünsel nesnesi olmaktan çıkması için de
elzemdir. Global etik’in temelini oluşturan global özne anlayışı hiç kuşkusuz
küreselleşme olgusu açısından son derece büyük bir önem arz eder. Ceylan’ın,
küreselleşme sürecinin anlaşılmasına ışık tutan şu düşünceleri son derece
açıklayıcıdır. O, şöyle der: “İnsan yeteneklerini kullanarak tarihte birçok şeyi
başarmış bulunmaktadır; fakat kimi zaman insanı tanımlayan yeteneklerin
bazıları, diğerlerinin göz ardı edilmesi pahasına, daha önemli görülmüştür.
Ancak, onlar arasındaki son derece hassas ve nazik denge, ki etrafı çevreleyen
belirsizlikte doğru istikamet için tek ölçüt, kaybedilmiştir. Ve sonuç olarak,
insanın kendisini gerçekleştirmek üzere kendisine yüklediği görev kesintiye
uğramıştır. İnsanın bütün eylemleri arasında moral eylem diğerlerine karşı
önceliği olan tek eylemdir.Onun yokluğunda diğer bütün eylemlerin geçerliliği
kuşkuludur.”16 Küreselleşmeyi, küresel boyutlu ekonomik bir sömürünün aracı ve
ifadesi olarak görenlere önemle duyurulur.
NOTLAR
Robertson,R., Küreselleşme: Toplum Kuramı ve Küresel Kültür (Çev: Ümit Hüsrev
Yolsal), Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara,1999. Küreselleşme üzerine önemli
tartışmaları içeren şu çalışma için: Sugur,Nadir., “Küreselleşme Üzerine”,
Birikim, Sayı: 73, s:56-66, 1995.
a.g.e. s.98-102.
Küreselleşme olgusunu düşünsel- kültürel bağlamda ele alıp inceleyen R.M.Glassman
Japonya’nın ve benzeri ülkelerin teknolojik gelişmeye duydukları ilgi ile
otoriter toplum yapıları arasında içsel bir bağıntı olduğunu öne sürerek, bu tür
kültürel arka-plana sahip toplumların düşünsel ve kültürel anlamda
küreselleşmede önemli bir yer teşkil etmeyeceklerini belirtir. Glassman,R.M.,
The new Middle Class and Democracy in Global Perspective, Mc Millan Press, Ltd,
London,1997.
Aristotle; Metaphysics: 1072 b 19-26; 1168b 35; 1169a 2.
Blair, G.A., “The Meaning of Energeia and Entelechia in Aristotle”,
International Philosophical Quarterly,1967.
Cassirer,E., Kant’ın Yaşamı ve Öğretisi, (Çev: Doğan Özlem), İnkılap Kitabevi,1996.
Fichte,J.G., Science of Knowledge, (Trans. By: P.Heath and J.Lachs), Cambridge
Uiversity Press, Cambridge, 1982.
Giddens,A., Modernity and Self-Identity,Polity Press,London,1991; ayrıca Post-
modern söylemlerin son derece iyi bir analizini ve özetini veren şu çalışmaya da
bakılabilir: Bertens,H., The Idea of the Post Modern,Routledge,London,1995.
Bernal,M., Kara Atena: Eski Yunananistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi?, (Çev:
Özcan Buze), Kaynak Yayınları, İstanbul, 1998; Burnet,J., Early Greek Philosophy,A.C.Black
Ltd, London,1930; Fontana,J., Avrupa’nın Yeniden Yorumlanması (Çev: Nurettin
Elhüseyni), Afa, İstanbul,1995.
Özlem,Doğan., Metinlerle Hermeneutik (Yorumbilgisi Dersleri), İnkılap Kitabevi,
İstanbul, 1996. Postmodernizm üzerine birbirinden değerli çalışmaları içeren
Postmodernism: Critical Concepts (Ed. By:V.E.Taylor and C.E.Winquist), Routledge,
London,1998. Bu Kitapta R.Rorty’nin ve Chantal Mouffe’nin makaleleri özel bir
yer oluşturmakta. Bkz: s.261-281.
Guthrie,W.K.C., Aristotle: an Encounter, Cambridge University Press, Cambridge,
1981; özellikle sayfa 100 ve İlerisi.
R.M. Glassman, özellikle The New Middle Class and Democracy in Global
Perspective adlı çalışmasının son bölümünde küresel köyün, insanı ve onun
haklarını temele alan demokratik bir oluşumla gerçekleştirilmesine ilişkin
düşünceleri ele alır ve tartışır. Bknz; s.163-219 ve 255-262.
Yasin Ceylan’ın Islam and Terrorism adlı yayınlanmamış çalışması Batı
Uygarlığının , İslamiyet’in ve içinde bulunduğumuz mevcut durumun son derece
derin ve ince bir analizini içerirken, o, aynı zamanda birçok önemli
tartışmaları da bağrında taşır. Burada şu kadarını söylemekle yetinelim ki, sözü
edilen çalışma hiç kuşkusuz Batıda ve Türkiye’de birçok çalışmaya esas ve neden
teşkil edecektir. Ancak sözü edilen çalışma akademisyenler ve home-made
filozoflar arasında okunmakla beraber henüz yayınlanmamış bulunmaktadır.
Ceylan,Yasin., ‘Global Etik’. İlgili çalışma Muğla Üniversitesi Fen- Edebiyat
Fakültesi tarafından aylık olarak düzenlenen Bilim ve Felsefe Toplantıları’nda
sunulmuştur.
a.g.e.
Ceylan,Yasin., “Islam and Terrorism”.
http://www.ankaraenstitusu.org