|
|

KÜRESELLEŞMENİN BARBAR DOĞASI-4
Aziz ŞEKER/Sitemiz
yazarı
Sosyolog Gökhan KURT
KÜRESELLEŞME KARŞITI HAREKETLER
Küreselleşme süreci ile birlikte
dünya sisteminde eşi benzeri görülmemiş ekonomik, siyasal, toplumsal ve
kültürel bir takım değişiklikler meydana gelmiştir. Özellikle, küreselleşme
süreci ile tüm dünya toplumlarında derin bir eşitsizlik ve adaletsizliğin
ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu olumsuz toplumsal sonuçlara karşı yerel,
ulusal ve uluslararası düzeyde tepkiler ve küresel muhalefet hareketleri de
gündeme gelmiştir. Son yıllarda tüm toplumlarda, küreselleşmeye karşı
örgütlenmeler, eylemler ve protestolar organize edilmektedir. Biz de bu
bölümde, küreselleşmeye karşı oluşan bu hareketlerin nedenlerini, tarihsel
gelişimlerini, örgütlenme yapılanmalarını, aktörlerinin genel taleplerini,
sorunlarını ve geleceğini inceleyeceğiz.
20. yüzyılın son çeyrek yarısında dünya-sisteminde önemli değişiklikler
olmuştur. Özellikle SSCB’nin dağılması ve soğuk savaşımın bitmesiyle kimi
düşünürlerce “tarihin sonu” ilan edilmiştir. Küresel kapitalist sistem,
alternatifsiz bir sistem olarak tüm dünya toplumlarının zihinlerine
kazınmaya çalışılmıştır. Bu yıllarda toplumsal eşitsizlikleri besleyen
neoliberal politikalar tüm acımasızlığı ile uygulanmıştır. Küreselleştirici
merkezler olan egemen güçlerce yürütülen neoliberal politikalara uyulursa ve
uygulanırsa insanlığın sonsuz mutluluğa ve huzura kavuşacağı vaat
edilmiştir. Tüm dünya toplumlarının kapitalist sistemin nimetlerinden
faydalanacakları söylenmiştir. Bu sosyo-ekonomik vaatlere rağmen sonuçların
böyle olmadığı gün gibi ortadadır. Ne var ki, küreselleşmenin sonuçlarının
insanlığa getirdiği yıkımlardan sonra küreselleşme ideolojisi sorgulanmaya
başlanmıştır. Bunu hem küreselleşme taraftarları hem de karşıtları farklı
şekillerde dile getirmişlerdir.
Öyle ki, küreselleşme sürecinin birtakım olumsuzluklara
kaynaklık ettiği uygulayanlar tarafından da zaman zaman itiraf
edilmiştir. Örneğin, Şubat 2000’de görevinden ayrılan Dünya Bankası eski
baş ekonomisti ve kıdemli başkan yardımcısı Joseph Stigtiz’in 10 Ocak
2000 tarihinde yaptığı bir söyleşide, altını çizdiği şu cümle IMF
politikalarının kimler tarafından ve hangi amaçlarla hayata
geçirildiğine ışık tutmaktadır: Sermaye piyasalarının serbestleşmesi,
sadece halklara yükseleceği vaad edilen refahı getirmekle kalmamış, aynı
zamanda yaşanan finansal krizler üzerinden işsizliği birkaç katına
çıkarmış ve ücretleri % 40’lara varan düzeylerde geriletmiştir. Asya
Krizi sırasında bölge ülkelerine dayatılan IMF reçeteleri doğrudan
Washington politikaları doğrultusunda belirlenmiş ve sadece düz işçileri
hedef almıştır. IMF reçetelerinin tüm ülkelerde uygulanmasını istediği
standart cevap ise ‘işgücü piyasalarının esnekleşmesi, ücret
düzeylerinin geriletilmesi ve işsizliği artması’ şeklinde olmuştur
(Aktaran: Yılmaz, 2000: 15).
21. yüzyılda, 1990’ların egemen tezinin aksine, küreselleşmenin zengini
daha zengin yaparken yoksulu daha yoksul konuma ittiği ve yoksul oranın
büyüdüğü giderek daha kabul gören bir görüş haline gelmiştir. Dünyaya
yön veren merkezler içinde de yeni küresel dünya düzeninin sürdürülemez
olduğu yolunda görüşler yükselmeye başlamıştır (Şaylan, 2003: 8).
Küreselleşme taraftarları, küreselleşmenin herkesin yararına olacağını
vaat ederken, onun ‘herkesin kesesini dolduracağını da dile
getiriyorlardı.’ Özellikle de yeryüzündeki işçilere ve ekonomik gruplara
eğer küçülürlerse, devlet müdahalesinden kurtulurlarsa, sosyal
hizmetleri ortadan kaldırırlarsa ve genel olarak iktisadi işleyiş daha
rekabetçi hale gelirse, küreselleşmenin faydalarından nasiplenecekleri
söylendi. En fakir ve en çaresiz olanlara, eğer neoliberal kemer sıkma
tedbirlerini kabul ederlerse, yaşam standartlarının yükseleceğini
görecekleri masalı anlatıldı. Anlaşmanın kendi paylarına düşen tarafını
uyguladılar; ama yukarı küreselleşme karşılığında hiçbir şey vermedi.
Bunun yerine küreselleşme eski sorunları daha da ağırlaştırırken,
insanlar ve çevre için yeni sorunları yarattı (Brecher, 2002: 23).
Özde, küreselleşme süreci sonucunda en çok Üçüncü Dünya ülkeleri olumsuz
etkilenmişlerdir. Küreselleşme, işçilerin, cemaatlerin ve ülkelerin
tamamının, hareket halindeki sermayeyi çekmek için iş gücü maliyetlerini
sosyal ve çevreyle ilgili harcamaları düşürmeye zorlandığı yıkıcı bir
rekabeti desteklemiştir. Çok sayıda ülkenin her biri bunu yaptığında,
sonuç korkunç bir ‘sıfır noktasına doğru yarış’ olmuştur (Brecher, 2002:
24).
Bu “sıfır noktasına yarış” hem Batı ülkelerinde hem de Batı dışı
toplumlarda görülmüştür. Biliyoruz ki, bunun başlıca nedeni küreselleşme
sürecinin temelini oluşturan kapitalist ekonomik sistemdir. Kapitalist
ekonomik sistemin doğasını oluşturan her şeyin metalaştırılması ve
sonsuz sermaye biriktirme mantığı dünya toplumlarında eşitsizlikleri gün
geçtikçe bir uçurum haline getirmiştir. Örneğin, temel beslenme
ürünlerinin dünya çapındaki üretimi ihtiyaçların yüzde 110’undan
fazlasına ulaştığı halde, her yıl 30 milyon insanın açlıktan ölmesi
sürüyor ve 800 milyondan fazla insan da eksik besleniyor. 1960’ta, dünya
nüfusunun zenginleri olan yüzde 20, en yoksul yüzde 20’nin gelirinden 30
defa daha yüksek bir gelire sahipken bugün o zenginlerin geliri aynı
yoksul yüzdesininkinin 82 katına çıkmıştır. Gezegenimizde 6 milyar
insanın hemen hemen 500 milyonu gönenç içinde yaşarken, 5,5 milyarı
ihtiyaç içindedir. 1,2 milyardan fazla insanın, yani insanlığın
neredeyse dörtte birinin, günlük; giyinmek, barınmak, yer değiştirmek,
hastalandığında iyileşmek ve yemek-içmek için harcayabileceği olsa olsa
bir doları vardır (Tanilli, 2002: 414).
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının (UNDP) 2002 İnsani Gelişme
Raporu’na göre, dünyanın en zengin % 5’inin geliri en fakir % 5’inin
gelirinin 114 katı idi. Amerika’nın sadece en zengin % 10’undan geliri
(yaklaşık 27 milyon kişi, dünya nüfusunun % 1’i bile değil) dünyanın en
fakir % 43’ünün toplam geliriyle aynı düzeyde. UNDP’ye göre, eğer bu
hızla devam edersek dünyada açlığa son vermek için 130 yıl geçmesi
gerekecek (George, 2005: 33).
Küreselleşme karşıtı hareketler, işte tarihin bu anında küreselleşme
sürecinin yol açmış olduğu sosyal adaletsizlikleri teşhir etmek ve ona
karşı mücadele vermek amacıyla yerel ve ulusal düzlemde yaygınlık
kazanmışlardır. Wallerstein, sürekli bir sınıf mücadelesi içeren bir
sistemde yaşıyoruz. Halkları -ekonomik olarak, siyasi olarak, toplumsal
olarak ve hatta şimdilerde demografik olarak- düzenli bir biçimde
kutuplara ayıran bir sistemde yaşıyoruz. Irkçılık ve cinselliği en
başından beri kendi yapıları içine yerleştirmiş bir sistemde yaşıyoruz.
Ve tabii ki bizatihi sistemin meşrutiyetine ve yaşayabilirliğine meydan
okumuş olan sistem karşıtı hareketleri yapılandırmış olan bir sistemde
yaşıyoruz, demektedir (2004: 44).
Boratav ise, yaşanabilecek alternatif bir dünya öngören bu başkaldırıyı
haklı kılan nedenleri şöyle sıralamıştır: Küreselleşme denen olgudan
hemen hemen her ülkede yoksulluğun ve emeğin aleyhine, zenginin ve
sermayenin lehine sonuçlar verdiği, dünya çapında azgelişmiş ve metropol
ülkeler arasındaki farkları daha da açıp derinleştirdiği
algılanmaktaydı. DTÖ’nün çalışma gündemini oluşturan Uruguay
anlaşmalarının ve onların uygulanmasının azgelişmiş ülkeler için önem
taşıyan her alanda, örneğin, tarım, tekstil, anti-damping uygulamaları,
fikri hakları hizmet ticareti ve yatırımlar gibi konuların hepsinde
gelişmişlerin lehinde, yoksul ülkelerin aleyhinde sapmalar içerdiği de
bütün tarafsız gözlemciler tarafından görülmüştür (2000: 127).
Kuşkusuz küreselleşme insanlığın ürettiği tüm zenginliklerin ve
kaynakların çok küçük bir azınlığın çıkarları doğrultusunda adaletsiz ve
eşitsiz bir şekilde yeniden dağıtılmasının adıdır. Küresel olarak
tanımlanan olgu, aslında kapitalizmin son 500 yılında sürmekte olan,
dünya nüfusunun çok büyük bir kısmını dışarıda bırakan sanayileşmiş
ülkelerin içine hapsedilmiş bir süreç. Ancak bu sürecin mantığı gereği,
sanayileşmiş kapitalist ülkelerin içindeki geniş emekçi ve yoksul halk
da paylaşım sürecinin dışına itilerek, küresel kapitalist dünyanın
nimetlerinin sınırları olabildiğince küçük tutulmuştur. Bu anlamıyla,
beş kıtada birden mücadele eden, milyonları seferber edebilen, ulusal
sınırları aşan bir şekilde örgütlenmiş küreselleşme karşıtı
hareketlerin, çok daha küresel (Şensever, 2003: 106) olması bir
zorunluluktur.
Arrighi ve diğerlerine göre; bir bütün olarak modern dünya-sistemi,
giderek daha fazla, hareketlerin alanı bakımından dünya ölçeğinde,
kapsamları bakımından da devletler-ötesi bir duruma gelmektedir. Ve
böylelikle ulusal arenalar, giderek daha fazla, aslında yalnızca dünya
çapında değil, eylemciler tarafından giderek daha sıkı bir biçimde
-yaygın kullanılan terimiyle- ‘küresel’ olarak da adlandırılan, mücadele
içinde birbirine bağlanmış yerelliklerden oluşan bir hale gelmektedir
(2004: 128-129).
Devam Edecek… |
| Aziz ŞEKER / Gökhan KURT |
|
|