Dünya tarihi sömürünün de tarihidir. Barbarca
savaşların, köleliğin, emek sermaye çelişkisinin, açlıktan ölümlerin, türlü
oligarşilerin, terörün, sosyal eşitsizliklerin de tarihidir, Dünya
halklarının yazgısı…
Emperyalizmin yeni adı olarak küreselleşme, Kristof Kolomb'un Amerika
macerası yerli halktan ve topraktan mümkün olduğu kadar servet koparma
kararlılığı açısından önemli olmakla beraber, daha da önemlisi 450 yıllık
Avrupa sömürgeciliğine kapıyı açan bir dönüm noktası olmasıydı. Günümüzün
küresel ekonomisinin temellerini atan işte bu yüzyıllar süren sömürgecilik
çağıydı (Elwood, 2003: 14).
Bu durumu Marx: Amerika'da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın
kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint Adalarının
ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika'nın, kara-deri ticaretinin av
alanı haline getirilmesi kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak
işaretleriydi (Aktaran: Kızılçelik, 2004b: 138-139) şeklinde de tarif etmiştir.
Batı'nın hegemonyası olarak kapitalist küreselleşme ise gerçekleri gizlemek
amacıyla ortaya atılmış bir kavramdır ve kapitalizmin içine girmiş olduğu yeni
bir aşamayı / süreci ifade etmektedir. Son 25 yıl içerisinde dünyada kapitalist
sistemin yeni bir inşa sürecine girdiği doğrudur. İşte bu inşanın belli başlı
ayakları bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Doğu Avrupa'da ve Rusya'da kapitalizme
geçilmesidir ki bu değişim bizzat komünistlerin eliyle yapılmıştır. İkincisi:
Kamu iktisadi teşekküllerin özelleştirilerek serbest pazarın yaratılmasıdır.
Sonuncu ve en önemlisi ise III. Dünya ülkelerinin yeniden kolonileştirilmesi;
yeni sömürgecilik ilişkileridir (Kagarlitski, 2005: 6).
Özde anlatılmak istenen 20. Yüzyıl'ın sonlarına doğru yeni dünya düzeni olarak
sunulan ve aslında yeni olmayan emperyalizmin ad değiştirerek küreselleşme
kavramı ile ifade edilmesidir. Buna bir ölçüde neo emperyalizmin vahşi çağı da
denebilir.
Küreselleşme, en genel anlamıyla, Batı'nın doymak bilmez ekonomik çıkarına
yönelik düzen inşa eden bir süreçtir. Küreselleşmenin, "üç kutuplu" / "üçlü";
yani Amerika, Japonya ve Batı Avrupa'nın çıkarına yönelik bir dünya düzeni
kurduğunu söyleyen Amin'e göre, yeni küreselleşmenin karakteristik özelliği,
şimdiye dek eşi görülmemiş "üç kutuplu" karşılıklı iç içe geçmedir. (ABD,
Japonya ve AT arasında): Bu, salt merkezler arasında, ticari değişimin
yoğunlaşmasında değil aynı zamanda ve özellikle karşılıklı sermaye nüfuzunda
kendini göstermektedir (Amin, 1993: 23).
Büyük Ortadoğu Projesini düşündüğümüzde küreselleşmeyi özellikle Amerika'nın
hegemonyası olarak değerlendirmek de mümkündür. Bu süreçte Amerika askeri
üstünlüğünden dolayı tartışmasız bir süper güç olmanın yanı sıra günümüzde de
"acımasız bir dünya polisi" (Ragin ve Chirot, 1999: 278) gibi davranmaktadır.
Ortadoğu halklarından Irak bu dünya polisinin ilk hapishanesi olma özelliğine
şimdiden kavuşturulmuştur.
ABD'yi 1945'le 1990 arasında tutan şey SSCB'nin varlığından doğan askeri çift
kutupluluktu, bugün ABD'nin kavuşmakta olduğu konum daha önce –Hitler'in
rüyaları hariç- hiç kimseye nasip olmamıştır: dünyanın askeri hakimliği (Amin,
2000: 87).
SSCS dönemi antikomünizm yeşil kuşak sevdası; 21. Yüzyıl'da küresel biçimlemenin
de etkisiyle reel anlamda ılımlı İslam rötuşu almıştır.
Soğuk Savaş'ın bitimi ile beraber artık "tarihin sonu" ilan edilmişti. Öyle ki,
insanlığın ulaşacağı son nokta belirlendi ve alternatifsiz bir yeni dünya düzeni
ideolojisi ilan edildi. Aslında "'YDD' ABD bunun üzerini örtmeye çabalasa da,
dünyayı yeniden şekillendirme ve paylaşma amaçlı emperyal bir projedir.
'Küreselleşme' ise bunun koşullarını sağlayacak ideolojik bir açılımdır. 'Küreselleşme'yle
hedeflenen, emperyalist sermayenin önünde hiçbir engel çıkarılmaksızın, dünyanın
her yerinde istediği biçimde hareket edebilme koşullarının yaratılmasıdır. Bilgi
ve iletişim teknolojisi de bu akışın teknik alt yapısını hazırlamıştır"
(Parmaksız, 2004: 25). Ya da 'bilimişim devrimi'…
Küreselleşme, dünya toplumları içinde en güçlü, güçlü olduğu için de
uluslararası arenada söz sahibi olan Amerika'nın egemenliğindeki bir süreç, yani
Amerikanlaşmadır (Kızılçelik, 2002: 250). Amerika'nın bu hakimiyeti özellikle
neoliberal politikaların tüm dünyaya ve küresel kurumları (IMF, Dünya Bankası,
DTÖ) aracılığıyla yapmaktadır. Bu sürecin en büyük sosyal acısını ve sosyal
sonuçlarını endüstri devrimi gibi temel dönüşümlerden geçememiş
tarım/feodal/geleneksel toplumlar çekmektedir.
Neoliberal küreselleşme son 20 yıldır dünya sistemi içindeki en güçlü aktörlerin
yaptığı tercihlerin bariz sonuçlarından başka bir şey değildir. ABD'nin bu dünya
görüşünün önde gelen temsilci olması nedeniyle bu tercihler Washington
mutabakatı (Washington Consensus, kısaca wc) adı altında özetleniyor (George,
2005: 28). Günümüze damgasını vuran bu dolarizasyon süreci ve Amerikanlaşma
somut bir gerçeklik olan dünya sistemini belirlemektedir.
Amerika bu sonuca ulaşmak için dünyayı çoğunlukla ekonomik ve askeri hakimiyeti
ile şekillendirmektedir. Amerika çokuluslu şirketleri ve kurumları (IMF, DB, DTÖ)
aracılığıyla dünyayı yönetmektedir. Küreselleşme, Amerika'nın kültürel, politik,
sosyal ve ekonomik ürün modelleri ile donanmıştır. Nitekim küreselleşmenin
önemli kültürel öğeleri örneğin, Pepsi, Coca-Cola, Mc Donald's, CNN ve MTV
Amerikalıdır (Kızılçelik, 2002: 269).
Küreselleşme, çok boyutlu bir süreçtir. Sürecin siyasal, ekonomik, toplumsal ve
kültürel boyutları vardır.
Küreselleşmenin siyasal boyutuna baktığımızda, temel görüngü uluslararası
ilişkilerde ve dünya ekonomisinde zaman zaman devletlerden daha çok etkiye sahip
yeni aktörlerin ortaya çıkışıdır. Çokuluslu şirketler, hükümet dışı örgütler,
medya kartelleri, araştırma ve düşünce (think-thank) kuruluşları, hatta bazı
devletlerin yıllık GSMH'sından daha fazla servet sahibi olan bireyler
uluslararası sistemin yeni aktörleri olarak ön plana çıkmışlardır. Özellikle
çokuluslu şirketler, dünya sistemini ulus devletlerden sonra ortaya çıkmasına
rağmen günümüz uluslararası sistemi etkileyen ve yönlendiren aktörlerin başında
gelmektedir.
Küreselleşmenin siyasi boyutunda özellikle "Egemenlik kayıtsız şartsız
ulusundur" ilkesi yerine "egemenlik kayıtsız şartsız uluslararası sermayenindir"
ilkesi egemen kılınmak istenmektedir (Işıklı, 2002a: 37). Yani uluslararası
pazar güçlerine kayıtsız şartsız teslimiyet olarak özetlemek mümkündür. Bu
bağlamda küreselleşme ulus-devletlerin işlevlerini yok etmeye yönelik, gelişmiş
ülkelerin az gelişmiş ülkeler üzerinde sömürüsünün yeni adı görülmektedir
(Kocacık, 2001: 193).
Kapitalist küreselleşme sonucunda ulus aşırı şirketlerin tahakkümü ve
hegemonyası ulus devletleri yıpratmıştır. Küresel sistemde iktidar, ulus aşırı
kapitalist sınıfın yanı sıra ulus aşırı bir biçimde yönlendirilmiş devlet
yöneticileri ve Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Trilater Komisyonu ve Dünya
Ekonomi Formu gibi kamusal ve özel ulus-aşırı kurumların kadroları gibi,
ulusaşırılaşmış gruplar ve tabakalarda yoğunlaşmıştır. Bizler yeni bir tarihsel
bloğun ortaya çıkışında kendini dışa vuran, global ölçekte ulus aşırı sermayenin
hegemonyası üzerine temellenmiş, belirlemekte olan bir ulus aşırı hegemonyaya
tanılık ediyoruz (Robinson, 2005: 164).
Günümüzü şirketler yüzyılı olarak değerlendirebiliriz. Özel şirketler
ulus-devletlerden daha güçlüdürler. Örneğin, BM kalkınma programı (UNDP) 1999
insani kalkınma raporunda artık birçok küresel şirketin ulus devletlerden daha
fazla ekonomik güce sahip olduğu belirtiliyor. Bugün dünyadaki en büyük 100
ekonomiden 50'si ülke değil, çokuluslu şirket. Mitsubishi, Suudi Arabistan'dan;
General Motors Yunanistan'dan, Norveç'ten veya Güney Afrika'dan daha büyük. En
büyük 200 şirketin toplam yıllık gelirleri dünya nüfusunun % 80'inin yaşadığı
182 ülkeninkinden daha fazladır (Elwood, 2003: 51).
Küreselleşme süreci ile birlikte siyasal alanda büyük değişim ve dönüşümler
meydana gelmiştir. Artık Dünyanın gerçek sahipleri, siyasal iktidarı görünüşte
ellerinde tutanlar değil; mali piyasaları denetleyenler, artık, dünya çapında
medya grupları, iletişim oto yolları, enformatik sanayiler ve genetik
teknolojiler… Dünyanın gerçek hükümeti ve belli başlı aktörleri de şunlarıdır:
Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü,
Dünya Ticaret Örgütü, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, yani NATO olmuştur (Tanilli,
2002: 413).
Tanilli, küreselleşme ile sömürgeciliğin halkların bağımsızlıklarını umursamadan
gezegenin en ücra köşelerine kadar yayıldığını belirtmiştir. Ona göre, bunun
kapitalist ekonomide ikinci bir devrim olduğu açıktır. Söz konusu olan ve dünya,
tıpkı XV. ve XVII. Yüzyıldaki coğrafi keşifleri ve sömürgeleştirme gibi yeni bir
fetih çağına tanıklık ediyor. Ne var ki, o yüzyıllardaki yayılışların başta
gelen aktörleri devletler olduğu halde, bu kez dünyaya egemen olmak isteyenler,
özel büyük sanayi ve maliye girişimleri ve gruplarıdır. Gezegenimizin sahipleri
hiçbir zaman bu denli az sayıda ve bu kadar güçlü olmamıştır. Bu gruplar
–Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Japonya olmak üzere- bir üçlü topluluğun
içindedirler. Ve onların yarısı Birleşik Devletlerde mevzilenmiştir. Böylece
olgu, aslında bir Amerikan olgusudur (Tanilli, 2002: 119).
Küreselleşme ile dayatılan neoliberal politikalar sonucunda ulus devletlerin
önemini azaltmıştır. Bu, günümüzde bariz görülen bir değişimdir. Sermaye
hareketliliği, devletlerin tam istihdam politikaları izleme ya da şirketlerin
işleyişine belirli düzenlemeler getirme güçlerinin altını oydu. Uluslararası
kuruluşlar ve anlaşmalar giderek artan şekilde çevreyle ilgili ve sosyal amaçlı
korumayı kısıtladı. Neoliberal ideoloji, hükümetin ne yapması gerektiği ve neyi
başarabileceğine dair fikirleri yeniden şekillendirdi (Brecher ve diğerleri,
2002: 22).
Küreselleşmenin ulus-devletler üzerinde etkisine karşın Ulusal, eyalet düzeyinde
ve yerel hükümetlerin ekonomilerini yönetme gücü kısıtlanmıştır. Tüm bu değişim
ve dönüşümlere rağmen ulus-devlet fenomenin ortadan kaldırılması mümkün
değildir. Daha fazla özgürlük, serbestlik talebi, devletin küçültülmesi,
özelleştirilmesi gibi söylemlerine koşul olarak ulus-devletten vazgeçilmez.
Çünkü, ulus aşırı şirketler güçlü devlet kurumları, özellikle de merkez
alanlarda, güçlü devlet kurumları olmadan faaliyet yürütemezler, güvenliklerini
sağlayamazlar, nispi tekeller oluşturamazlar ve rekabet edemezler. Güçlü devlet
yapılarını; kapitalizmin garantisi, yaşam alanı ve büyük kârların elde
edilmesinde vazgeçilmez öneme sahip unsurlarıdır. Güçlü devlet yapıları
olmaksızın, sermayenin sonsuz birikimi mümkün değildir (Özcan, 2002: 11).
Kuşkusuz yeni küreselleşme ekonominin ulusal devletlerce yönetiminin
verimliliğini aşındırdı. Gene de ulusal devletlerin varlığını ortadan kaldıramaz
(Amin, 1999: 52).
Giddens'e göre, egemenlik artık ya hep ya hiç konusu yapılmamaktadır. Aksine,
bununla birlikte, ulus-devlet henüz varlığını sürdürmektedir ve bütünüyle ele
alındığında, ulus-devlet yönetiminin etki sahası küreselleşme geliştikçe
küçüleceğine genişleme göstermektedir (2000: 44).
Küreselleşmenin siyasi boyutunda ulus-devletler bağlamında belirtilmesi gereken
nokta, insan hakları, özgürlükler, uluslararası güvenlik konularında ulusal ve
uluslararası düzeyde ulus-devlete büyük görevler düşmese de bu görevlerin
uluslararası kuruluşlara düştüğü açıktır. Bu bağlamda Kongar'a göre,
küreselleşme, en azından sözde de kalsa, insan hakları kavramını ve demokrasi
anlayışını yaygınlaştırıcı bir etki yaratmaktadır (2003: 33). Günümüzde göze
çarpan uluslararası sivil toplum örgütlerinin (insan hakları, çevreye tüketici
hakları) gücü yadsınamaz. Öte yandan küreselleşme ile birlikte artan terörizm
olaylarını da unutmamak gerekir.
Küreselleşmenin üzerinde en çok durulan bir başka boyutu ise ekonomiktir.
Küreselleşmenin dinamiği, esas olarak, neoliberal politikalara dayanır.
Küreselleşmenin ekonomik boyutunda göze çarpan en önemli nokta, neoliberal
politikalar sonucu eşitsiz ve adaletsiz bir dünyanın oluşturulmasıdır. "Neoliberal
anlayış 19. yüzyılda Büyük Britanya İmparatorluğu ve diğer emperyalist
devletlerin bir yandan kendi ülkelerinde kapitalizmi, öte yandan
sömürgeleştirmeyi meşrulaştırmak üzere kullandıkları piyasa rekabeti ve serbest
ticaret ideolojisine dayanan klasik liberalizmin, günümüzün küresel kapitalist
düzenin gereksinimlerine uyarlanmış biçimidir" (Şensever, 2003: 16). Neoliberal
ekonomik düzeni, tüm sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamın sermayenin çıkarlarına
tabi kılınması olarak tanımlayabiliriz.
Neoliberal ideoloji, "piyasaların verimli bir şekilde çalıştığını ve piyasalara
yapılan devlet müdahalesinin hemen her zaman kötü olduğunu öne sürer.
Politikalar düzlemindeki sonuçları -özelleştirme, deregülasyon, açık pazarlara
denk bütçe, deflasyonalist kemer sıkma politikaları ve sosyal devletin ortadan
kaldırması- dünyanın her yanındaki hükümetlerce kabul edildi ya da hükümetlerce
dayatıldı" (Brecher ve diğerleri, 2002: 21-22).
Amin, tarihsel bir sistem olan kapitalist dünya ekonomisi, büyük tekelleri
vasıtasıyla sermayenin belirli ellerde yoğunlaşmasına ve merkezleşmesine dayanan
eşitlikçi olmayan bir sistem kurmuştur. Sermayenin yoğunlaştığı ve
merkezileştiği ülkeler, yani merkez ülkeler teknoloji, finans ve medya tekelleri
gibi çeşitli tekeller sayesinde dünya ölçeğinde hiçbir zaman olmadığı ölçüde
gelir dağılımı eşitsizliğini ve hiyerarşisini derinleştirmiş, çevre ülke
sanayilerini bir çeşit taşeron konumuna indirgemiş ve önemsizleştirmiştir (Kızılçelik,
2004b: 20).
Tarihsel bir toplumsal sistem olan kapitalizm hakkında Wallerstein'in görüşleri
daha kapsayıcıdır: Modern dünya sisteminin, kapitalist dünya ekonomisinin
gerçekliği, hiyerarşik, eşitsiz, kutuplaştırıcı bir sistem olmasıdır: siyasi
yapısı da bazı devletlerin öbürlerinden bariz biçimde daha güçlü olduğu bir
devletlerarası sisteme dayanır (2004: 119). Sonsuz sermaye birikimi sürecine
yardım noktasında, daha güçlü devletler sürekli olarak daha zayıf devletlere
kendi iradelerini mümkün olduğu ölçüde dayatırlar. Buna emperyalizm denir. Buna
güçsüzün ölümü denir!
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.