Küreselleşme, günümüz dünyasında en çok
tartışılan sosyo ekonomik olguların başında gelmektedir. Eşitsizleştiren ve
bunu derinleştiren küreselleşme olgusu hakkında belirtilmesi gereken ilk
şey, onun kavram olarak yeni olmasına karşın içeriğinin yeni bir şey
olmadığı gerçeğidir. Öyle ki, düşün adamları 20. yüzyılın son yıllarını
karakterize eden sosyo-ekonomiye siyasal ve kültürel değişim ve dönüşümleri
tanımlamada farklı yollar işlemiştir. Ancak 20. yüzyılın son yıllarını
adlandırmada tanımlamada düşünürlerce öne çıkarılan ana kavram, kuşkusuz ki
küreselleşme olmuştur (Kızılçelik, 2001: 1).
Düşün adamlarınca küreselleşme kavramı üzerinde halen ortak bir tanıma ve
anlayışı birlikteliğine ulaşıldığı söylenemez. Günümüzde herkesin dilinden
düşmeyen küreselleşmenin özellikle anlamına tam olarak uygun kullanılmasa da
içeriğine ilişkin argümanlar ileri sürülmesine ve bizatihi kendisi bir sorunsal
olarak tartışılmasına karşın neliği netleşmemiştir. Çünkü küreselleşme ile
birlikte aynı zamanda, yenidünya düzeni, postmodernizm, yerelleşme ve neo-liberalizm
gibi anlayışlar entelektüel alanda tartışılmaya başlanmıştır (Kızılçelik, 2001:
3). Ve bu tartışmalar değil mi ki, dünyayı algılamaya çalışmamızın gerekçesi?
Küreselleşme son çeyrek yüzyılın en gözde konularından birini oluşturmakta,
akademik ve siyasi çevrelerde çeşitli boyutlarıyla tartışılmaktadır. Kimi
yazarlar küreselleşmeyi çok daha önce başlayan bir sürecin devamı olarak
algılarken, kimi yazarlarca geçmişten farklı, özellikle son çeyrek yüzyılda
enformasyon teknolojileriyle öne çıkan bir süreç olduğu belirtilmektedir.
Bazıları küreselleşmenin tamamıyla bir mit olduğunu ya da çoğunlukla uzun-süreli
yönelimlerin bir devamı olduğunu ileri sürmektedirler. Söz konusu bu kişiler
için, küreselleşme yeni liberallerin bir icadıdır. Diğer kutupta ise,
küreselleşmenin sadece gerçek değil, aynı zamanda son derece yaygınlık
kazandığını söyleyen yazarlar ve politika-üreticileri bulunmaktadır (Giddens,
2000: 40).
Bu farklılık sol eğilimli araştırmacılar için emperyalizmin farklılaşmış bir 'mutant'
versiyonu, sağ eğilimli araştırmacılar için ise liberal bir cennet modeli olarak
özellikle 1990'ların ikinci yarısından itibaren tartışmalarda yerini almıştır (Karadeli,
2005: 4).
Yine küreselleşmenin doğasına ilişkin farklı görüşler ileri sürülmektedir.
Wallerstein'a göre, 1990'lar küreselleşme söyleminin sağanağı altında geçti.
Neredeyse herkes şu anda ve ilk kez bir küreselleşme çağında olduğumuzu
söylüyor. Küreselleşme her şeyi değiştirmiştir: Devletlerin egemenliği
gerilemiş, herkesin piyasa kurallarına direnme yeteneği yok olmuş, kültürel
özerklik imkânımız neredeyse hükümsüzleşmiş ve bütün kimliklerimizin istikrarı
ciddi biçimde sorgulanıyor olmuş. Bu farazi küreselleşme durumu kimilerince
övülürken, kimilerince hayıflanacak bir şey olarak görülmüştür (2004: 47).
Dünya çapında toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak küreselleşme, sadece ya
da öncelikle ülkelerin ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılıkları anlamına
gelmemekte, fakat içinde yaşadığımız dönemde zamanın ve mekanın dönüşümü ile
ilgili bir kavramdır. Ekonomik olsun ya da olmasın uzakta meydana gelen
hadiseler bizleri önceki dönemlere göre daha doğrudan ve anında etkilemektedir.
Öte yandan bireyler olarak kararlar etkileri bakımından küresel etkiye
sahiptirler. Örneğin, sağlık amacıyla bireylerin uyguladıkları diyetler, belki
de dünyanın öteki ucunda geçimini gıda üreticisi olarak temin eden insanları
etkilemektedir (Giddens, 2000: 42).
Kongar'a göre, küreselleşmenin çok kısa olarak iki kaynağı var. İletişim-bilişim
devrimi ve Sovyetlerin çökmesi, soğuk savaşın bitmesi. Küreselleşme üç ayaklı
bir olay: Siyasal olarak Birleşik Amerika'nın dünya liderliği ve dünya
jandarmalığı. Ekonomik olarak uluslararası sermayenin egemenliği. Kültürel
olarak iki kolu var, tekdüze bir tüketim kültürünün empoze edilmesi ve kültür
farklılığı olan her gruba ayrı siyasal özerklik verilmesi eğilimidir ( 2003:
29).
Küreselleşme, malların, hizmetlerin, paranın, teknolojinin, fikirlerin,
enformasyonun, kültürün ve halkların hızlı ve sürekli bir biçimde sınır ötesine
çıkışı şeklinde tanımlanmaktadır. Küreselleşme bir dizi ekonomik, politik,
teknolojik ve toplumsal bileşiminden doğan bir süreç olarak da kavranabilir.
Tüm bu tanımlamalara karşın küreselleşmenin tarihine bakıldığında, küreselleşme
eski bir süreci tarif eden yeni bir olgudur. Kürerselleşme olgusunun
tarihselliğine ilişkin geniş bir literatür bulunmaktadır. Bu literatürü
irdelemeden önce belirtilmesi gereken nokta, küreselleşme retoriği üzerindeki
vurgunun esasen kapitalist ekonomik sistemin kendisi olduğudur. Dolayısıyla
küreselleşme, özde tarihsel bir sistem olarak kapitalizmin, modern
ekonomi-politiğidir.
Kapitalist ekonomik sistem, yani modernlik "yapısal olarak küreselleştiricidir"
(Giddens, 1998: 66). Yine, bu kapitalist ekonomik sistem her şeyin metalaşması
yoluyla sonsuz sermaye biriktirilmesi önceliğine dayanan bir sistemdir (Wallerstein,
1999: 20). Bu nedenle kapitalizmi anlamak ve onun üzerinde konuşmak, yaşadığımız
çağın gerçekliğinin anlaşılmasında oldukça önemlidir. Bugün, kapitalizmin ördüğü
ve biçimlendirdiği bir dünyada yaşıyoruz o nedenle, kapitalizmin doğru tahlil
edilmesi gerekir (Kızılçelik, 2004a: 145).
20. yüzyılın sonlarına doğru en çok tartışılan kavram olan küreselleşme yeni bir
şey değildir. Aslında küreselleşmeden bahsettiğimizde genellikle kast edilen
süreçler aslında hiç de yeni değil, yaklaşık beş yüz yıldır vardır (Wallerstein,
2004: 47). Amin'e göre, küreselleşmenin (globalleşme) kendisi beş yüzyıl önce
Amerika'nın keşfiyle başlayıp Aydınlanma Çağı'nın evrenselliğinde devam ettiği
için pek yeni bir şey değildir (1993: 11). Elwood'a göre, ise küreselleşme aslen
beş yüzyıl önce başlayan Avrupa sömürgecilik dönemiyle beraber küresel
ekonominin bütünleşmeye başlamasıdır. Ancak, bu süreç son çeyrek yüzyılda
bilgisayar teknolojisindeki patlama, ticari engellerin kaldırılması ve çok
uluslu şirketlerin politik ve ekonomik güçlerin artmasıyla hız kazanmıştır
(2003: 13).
Ve kapitalizm, yaklaşık 500 yıl önceki başlangıcından bu yana küresel bir olgu
olarak canlılığını sürdürmektedir (George, 2005: 24).
Şaylan'a göre, kapitalizmin tarih sahnesine çıktığı andan itibaren küresel bir
özellik taşıdığı söylenebilmektedir. Bir bakıma küreselleşmenin 15. yüzyılın
sonunda dünyayı dolaşmayı başaran Vasco da Gama ile başladığını söylemek yanlış
olmayacaktır. Kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesinin koşulu olan sermaye
birikimi için bir taraftan ticaretin diğer taraftan da para hacminin sürekli
gelişmesi gerekmektedir. Bu nedenle, kapitalizm başlangıçtan itibaren küreseldir
( 2003: 37).
Tarihsel bağlamda küreselleşme, Batı dünyasının sosyal, ekonomik, politik ve
kültürel temelleri olan kapitalizmin ve emperyalizmin yeni adıdır. Küreselleşme,
kapitalizmle yaşıttır ve onunla eş anlamlıdır; dolayısıyla iddia edilenlerin
tersine yeni bir süreç değildir. Küreselleşme, 16. yüzyılda temellenen, ancak
19. yüzyılda dünya toplumlarına önemli ölçüde nüfuz eden kapitalizmin, günümüzde
yer küreyi kaplaması ve dünyanın tamamına yayılmasıdır (Kızılçelik, 2004b: 51).
Görülüyor ki, küreselleşme, emperyalizmin yerine geçen bir kavramdır,
emperyalizmin yeni adıdır (Boratav, 2004: 28). Küreselleşme emperyalizmin yeni
ideolojisidir ve gücünü esasen alternatifsizliği iddiasından almaktadır.
Küreselleşme, daha çok ekonomik alanda ön plana çıkmıştır. Küreselleşme,
kökünden de anlaşılabileceği gibi genellikle ekonomi ve dünyayı içine alan
ekonomi ile ilgili bağlantılar şeklinde anlaşılmaktadır (Giddens, 2000: 41). Bu
yüzden küreselleşmenin dinamikleri, kapitalizm dinamikleriyle özdeştir.
Kuşkusuz, kapitalizm, her şeyden önce, tarihsel bir toplumsal sistemdir (Wallerstein,
2002: 11). Temel iktisadi amacı veya yasası sınırsız sermaye birikimi olan
kapitalizmin zamanla ve mekânla sınırlı olduğunun bilinmesi de gerekir.
Tarihsel sistemin doğuşunun 15. yüzyılın sonları Avrupa'sında yer aldığı, 19.
yüzyılın sonlarına doğru tüm yerküreyi kaplayacak şekilde mekân içinde de
genişlediği, bugün hâlâ tüm yerküreyi kaplamakta olduğu bir gerçekliktir.
Wallerstein'in bildirdiği üzere, kapitalist bir dünya dünya-sistemi, uzun 16.
yüzyıldan itibaren bu yana var olagelmiştir. İlk olarak yalnızca yerkürenin bir
bölümünde, öncelikle Avrupa'nın çoğu bölgesinde yaratıldı. Nihayetinde, içsel
bir dinamikle genişledi ve tedrici olarak yerkürenin başka bölgelerini kendi
yapısına dahil etti. Modern dünya-sistemi coğrafi bakımından ancak, 19. yüzyılın
son yarısında küresel hale geldi ve ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında,
yerkürenin iç tarafları ve daha uzak bölgeleri fiilen entegre etti ( 2001: 19).
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.