|
|
KÜRESELLEŞEN DÜNYADA KURTLAR SOFRASINDA
SOSYAL HİZMETLE DANS…
“…bir yandan Batının işçi sınıfı, öte yandan Asya
ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları milletlerarası sermayenin kendilerini
yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirmek
istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç dünya işçilerince
kavrandığı gün, burjuvazinin gücü sona erecektir.”
Mustafa Kemal / 22 Ekim 1922 -bir mektup-
Sosyal devleti değil, artık onun yıkımından sonraki süreci
hararetle tartışır haldeyiz. Bunu da yalnızca duyumsayabilen, fark
edebilenler tartışabiliyor. Çünkü bu yetkinlik insan türü içerisinde
yalnızca onlara ait. Tartışmanın nedeni ise yüzü dışında ruhunu değişmeyen
sömürü esprisi… Yeni yüzüyle yüzyılları kapsayan küreselleşme olgusu. Şuh ve
bir o kadar evrensellik adına yerelleştirici bir süreç. Elbette bir dönem
ulusallığı baş tacı edinmiş olan kapitalizmin yaşadığımız yüzyılda yerelliği
tanrı kılmasıyla ilişki bir sorunsal. Hayale âşık olmak gibi bir şey. Ve
daha baştan söyleyelim ki, küreselleşme, kavram olarak emperyalizmin yerine
geçmiştir ve bu terminolojik değişim, aynı olgulara iki farklı biçimde
bakmak anlamına gelmektedir.1
Bugünkü dünyaya egemen ideolojinin kibirle öne sürdüğü ‘küreselleşme’ tezi
sistemin içkin emperyalist doğasının otoritesini kuracağı yeni bir yoldan
başka bir şey değildir. Bu anlamda, ‘küreselleşme’nin lanetli emperyalizm
sözcüğü için bir yumuşatma olduğu söylenebilir.2 Özde, küreselleşme, eski
bir süreci tarif eden yeni bir sözcüktür: Aslen beş yüzyıl önce başlayan
Avrupa sömürgecilik dönemiyle beraber küresel ekonominin bütünleşmeye
başlaması. Ancak, bu süreç son çeyrek yüzyılda bilgisayar teknolojisindeki
patlama, ticari engellerin kaldırılması ve çokuluslu şirketlerin politik ve
ekonomik güçlerinin artmasıyla hız kazanmıştır.3
Küreselleşme sermayenin bütünlüğü adına bir “etnikleştirme” projesidir de.
Denilebilir ki, içinde yaşadığımız zaman diliminde hiçbir toplumsal sorun
düşünülemez ki kendisini giderek yoğun bir biçimde çerçeveleyen küreselleşme
olgusundan bağımsız bir biçimde ele alınıp incelenebilsin. Ancak,
küreselleşme günümüzün bir gerçekliği olmakla birlikte, biliyoruz ki; onun
insanlık tarihinin daha önceki dönemlerinde de ortaya atılmış bir özlem,
hatta bir gerçeklik olduğudur.4
Küreselleşme ile sunulan kültürel pratik olan postmodernizm ise
emperyalizmin ekonomik politik ilişkilerinin bir yansımasıdır. İktisadi
akışın odak kılındığı sivil toplumun inşasından tutun da mekâna, hatta
günlük diyet menülerine, gazinolara, psikososyal sağaltım departmanlarına,
kullanılan prezervatif türlerine, hatta iç çamaşır çeşitlerine, aşk
sözcüklerine, yürek kirlenmelerine, çocuk bakımına, seri cinayetlere,
düşlere, aldatmalara dek yayılan, yansıyan ve değiştiren bir özellikler
dizisine sahiptir. Koşulları yönlendiren ve akla ilk çırpıda neden olarak
gelen IMF, Dünya Bankası gibi ekonomik politik kurumlar ise aslında tarih
olarak 1930 yıllara damgasını vuran sıkıntıların var ettiği örgütlenmeler
olmalarına rağmen ne var ki, yüzyılımızda da felaket gemileri olmayı
sürdürmektedirler. Dünya gelişmiş ülkelerin dünyasıdır. Daha doğrusu zengin
şirketlerin dünyasıdır. Yeryüzünde artık finans kapitalin acımasız
diktatörlüğü hüküm sürüyor…
Küreselleşmenin pervasız bir hâl almasında elbette “sosyal” içerikli
projelerin anlamını yitirmesi bir ölçüde yeni anlatısızlık da etkili
olmuştur. Akla sosyalizmin çöküşü de gelebilir. Bazı gerçeklikleri
unutmadan, bu altı çizilen üst anlatıyı da hakkıyla kavramak gerekiyor. Marx
150 yıl önce, ‘bir hayalet -sosyalizm ya da komünizm hayaleti- Avrupa’ya
musallat oluyor’ diye yazmıştı. Fakat bu görüş varlığını Marx’ın
düşündüğünden farklı nedenlerle devam ettirmektedir. Varlıklarını yitirmekle
beraber sosyalizmi ve komünizmi yakamızdan silkip atamadık. Sosyalizme ve
komünizme özgü değerleri ve idealleri elimizin tersiyle bir çırpıda kenara
atamayız. Çünkü bu değerlerden ve ideallerden bazıları iyi bir yaşam için
toplumsal ve ekonomik gelişmenin yaratılmasının temel öğelerini teşkil
etmektedir.5 Bakın Batı’nın yukarı ve yumuşak siyasal rejimlerine büyük
oranda Keynes’in hayaletini andırır sözü edilen düşünce sistematiğinin
yansımalarını görürsünüz.
Öte yandan büyüyen işsizler ordusunun, enformal sektör çalışanlarının,
marjinalize olanların, artan şehirli sefaletinin kızgın aktörleri olarak
giderek her şeyi zorladıkları da ortada. Bu zorlayışın alacağı biçimleri,
taşıdığı potansiyelleri önceden kestirmek zor olmakla birlikte, milyonlar
için İslam’ın ve Pentecostalizm’in şimdilik en etkin ideolojik cazibe
merkezlerini oluşturduğunu teslim etmek durumundayız. Sol’un dağınıklığı,
toparlanamayışı sürdükçe bu gidişattın değişmesini de beklememek gerekiyor.6
Tarihsel bir anımsatma yapmak yerinde olacaktır: tarihsel bir sistem olarak
kapitalizm bakımından dikkati çeken, eşitsiz değiş tokuşun hangi yolla
gizlenebildiğidir; gerçekten de gizleme öylesine iyi yapılmıştır ki sistemin
açık muhalifleri bile mekanizmanın işleyişini örten perdeyi sistemli bir
biçimde kaldırmaya ancak beş yüz yıl sonra başlayabilmiştir.7
Evet, küreselleşme birçok toplumsal kategorinin durumuyla oynadı. Yalnızca
toplumsal sorunların varlık alanında bir oynama değil, demokrasiden ulus
devlete ondan yoksulluğa birçok sosyal olguya yaklaşımda türlü
değişiklikleri beraberinde getirdi… Örgütlenmiş sosyal hizmetler ise,
yalnızca halkla ilişkiler rolü oynar bir konuma getirildi. Günümüz
dünyasında toplumsal sorunlara karşı çözümler üretilmiyor. Uluslararası
güçler yerel sorunların çözümünü kendi lehlerine olacak şekilde
belirleyebiliyor. Ancak bu güçlere karşı biçimlenen en iyimser mücadele
biçimiyse örgütlü emekçi kitlesinden geçiyor. Kimileyin ulus devletin
bekçiliği de bu kitleden geçiyor denebilir. Emekçi sınıfının siyasaya
egemenliği sosyal hizmet anlatısına da kesinlikle yansıyacaktır. Aksi halde
küreselleşme yani neo emperyalizmle geleneksel politika araçları giderek
felce uğramakta; siyasi iktidarlar ulusal düzlemde sosyal ve ekonomik
politikaları hayata geçirme çabasından vazgeçmektedirler.8 Bunu kaçınılmaz
bir süreç olarak algılamak belki de emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekle
eştir diyebiliriz. Ki, azgelişmişler için dış destek talebi hep bir tavizler
geleneğiyle eştir.
İşçi sınıflarının kazanılmış haklarını yok etmek, sosyal güvenlik ve
istihdamı koruma sistemlerini parçalamak, yoksulluk ücretlerine dönmek,
üretici sistemlerine taşeron statüsü yükleyerek, görece sanayileşmiş
ülkelerin fırsatlarını sınırlandırırken, belli çevre ülkelerini hammadde
sağlayıcıları olarak modası geçmiş statülerine döndürmek ve gezegenin
kaynaklarının çar çur edilmesini hızlandırmak: İşte bugünkü egemen güçlerin
programı budur.9 Ve, son 30-40 yıl, dünyanın ‘adil’ olarak algılanmasına çok
az katkıda bulunmuştur. Aksine, refah ve yaşam kalitesi göstergelerinin
neredeyse tamamı artan eşitsizliğe ve, gerçekten de, hem küresel düzeyde ve
hem de ayrı ayrı toplumsal / siyasal birimlerin neredeyse tamamında dolu
dizgin bir kutuplaşmaya işaret ediyor: bir taraftaki hızlı zenginleşme,
öteki taraftaki hızlı yoksullaşmayı daha dayanılmaz ve zalim kıldı.10 Hal
böyle olunca mevcut sömürü düzeninin savunmasını yapanlar, inandırıcı
olmalarının olanaksızlığını görmüş olmalılar ki artık, onda herhangi bir
erdemin veya üstün değerin barındığını ileri sürmekten vazgeçmişlerdir.
Yapabildikleri tek şey, kamusal ve sosyal olan ne varsa kötülemekten ve
böylece alternatifsiz olduklarını iddia etmekten ibarettir. Başlıca
iddiaları, kamusal olan her şeyin bireysel vurguna zemin hazırlamaktan başka
bir işlev görmesinin mümkün olmadığıdır.11 Keynes haklıydı belki de
kumarhane kapitalizmi (casino capitalism) derken. Şimdilerde o görkemli
kumarhanede kurulan sofrada kurtlarla sosyal hizmet kuzusu arsız bir dansa
tutuşmuş. Eyvah ki! Eyvah! Yıkılası Dünya…
Yaşanan bütün acılar ve çözümsüzlük diye dayatılanlar; bizleri insanlık
ailesi için şu değerde birleşme gerekliliğine itiyor; maddi üretim
potansiyelinin büyümesi ve iktisadi bağımsızlığın yanı sıra, toplumun bütün
kesimlerinin refah artışının da sağlaması gerekir. Kalkınmanın nihai amacı
toplumsal refahtır.12
Başka bir açıdan sosyal mimar Üçüncü Yol’un akıl babası Anthony Giddens’in
ileri sürmüş olduğu sosyal devlet yerine pozitif bir refah toplumu
bağlamında hizmet gören sosyal yatırımcı devleti koymalıyız, alternatifini
de görmezden gelmemek gerekiyor.13 Bunun ne değin realite bulacağını ise
tarih gösterecektir. Şu da bilinmelidir ki, 19. Yüzyıl kapitalizmi, geniş
yığınları proleterleştirmiş; emeğinden başka satacak şeyleri olmayanların
oluşturduğu bir işçi sınıfının doğuşuna ortam hazırlamıştı. Öyle görünüyor
ki yeni bir binyılın eşiğinde boy vermekte olan kumarhane kapitalizmi,
insanlara emeklerini dahi satmak olanağı tanımayan bir dünya sunmaktadır.14
Radikalizmi içermeyen, bu çevrende bir dünya için Üçüncü Yol denenebilir mi?
Ya da başka bir dünya mümkün mü? Ancak, bugün insanın, bir gazete açıp da
merkezileşmiş iktidarın yarattığı sorunların yüzlerce örneğini okumaması
mümkün değil: Gelişmiş ve gelişmekte olan dünyadaki halkların çoğu için daha
düşük yaşam standartları; dünya çapında artan işsizlik; ölümcül bulaşıcı
hastalıklar; kitlesel çevre tahribatı ve doğal kaynak kıtlığı; giderek artan
siyasi kaos; ve umut ve iyimserlik yerine geleceğe yönelik küresel bir
umutsuzluk duygusu tam gaz gidiyor…15
Ama biz eğer cinayet cinayettir diyorsak, dünya bu kadar bolluk içindeyken
başka insanların yoksulluk ve açlıktan ölmesine seyirci kalmak da rezilce ve
kesinlikle kabul edilmeyecek bir durumdur. Dünyanın yarısı için hayatın
koşulları zaten şiddet içermiyor mu? Eğer tedavi edilebilir hastalıklar
yüzünden her gün bin çocuk ölüyorsa, Angola’da olduğu gibi tüm çocukların
üçte biri beş yaşına girmeden ölüyorsa, buna çocuklara ve ailelerine karşı
şiddet denmez mi? Eğer çevre kirliliği ve toprak verimliliğinin azalması
insanların geçim kapılarını kapatıyorsa, doğaya karşı kullanılan şiddet,
ekmeklerini o doğadan çıkartan insanlara karşı da kullanılmış olmuyor mu?
Afrika’daki AIDS hastalarının daha normal bir yaşamlarının olmasını
sağlayacak ilaçlar varken yavaş yavaş ölmeleri onlara karşı şiddet
kullanıldığı anlamına gelmiyor mu? Günde 12 saat ağır işlerde çalıştırılan,
tüm sosyal güvencelerden yoksun kadın ve çocuklara karşı şiddet kullanıldığı
doğru değil mi? Örnekler saymakla bitmez.16
Bu nedenle Başka Bir Dünya Mümkün, bu dünya düzeni muhakkak insan hakları ve
uluslararası hukuk kuralları etrafında oluşmalı, hiç kuşkusuz bölüşüm ve
paylaşım ekonomilerini yeniden gündeme getirmeli ve bunun evrensel ölçekte
nasıl temellendirilebileceğini sorgulamalıdır. Bu, yeni dünya düzeninin
moral değil etik değerler üstüne inşa edilmesi anlamına gelecektir.17 Sosyal
hizmet de payına düzeni kesinlikle alacaktır.
Ne ki, yaşadığımız bu dünyada nefes alınabilecek bir dünya inşa etmek hiçte
kolay görünmüyor… Sosyal hizmet düşüncesi de bu yolunu şaşırmış dünyada ya
önüne sunulan eşitsizleştirici iktidar örüntüsünü onaylayarak yok oluşunun
altına imza atacak ya da kendi olanaklarını insanlık ailesinin refahı için
artıracağı bir sistem anlayışının antrenörlüğünü yapacaktır. Küreselleşen
finans kapitalin iteklediği toplumsal sorunlara ancak bu şekilde baskın bir
karşı koyuş sergileyebilir.
Ve sona doğru gelirken; görev temelinde Wallerstein’in hepimiz için ileri
sürdüklerini anımsamakta da yarar var; gerçekliği eleştirel ve ayık bir
kafayla analiz etmekle ilgili entelektüel görev, bugün öncelik vermemiz
gereken değerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve
dünyanın, kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden
çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de gözle
görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geçmesi
olasılığına derhal nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili
siyasi görev.18
Görevlerimiz bizi bekliyor gibi…
DİPNOTLAR
Boratav, Korkut: “Emperyalizm mi? Küreselleşme mi?” (Küreselleşme. Der:
E.Ahmet TONAK) İmge yay. Ankara, 2004, s. 21-33
Amin, Samir: Kapitalizmin Hayaleti. Çev. Cengiz Algan. Sarmal Yay. İstanbul,
1999, s. 47
Ellwood, Wayne: Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu. Çev. Betül Dilan Genç. Metis
Yay. İstanbul, 2003, s. 13
Işıklı, Alpaslan: Kumarhane Kapitalizmi. Otopsi Yay. İstanbul, 2002, s.
34-35
Giddens, Anthony: Üçüncü Yol. Çev. Mehmet Özay. Birey Yay. İstanbul, 2000,
s.13
Tonak, Ahmet: Küreselleşme. (Küreselleşme. Der: E.Ahmet TONAK) İmge Yay.
Ankara, 2004, s. 10-11
Wallerstein, Immanuel: Tarihsel Kapitalizm. Çev. Nemciye Alpay. Metis yay.
İstanbul, 2002, s.27
Boratav, Korkut: “Emperyaliz mi? Küreselleşme mi?” (Küreselleşme. Der:
E.Ahmet TONAK) İmge Yay. Ankara, 2004, s. 21-33
Amin, Samir: A.g.e., 1999:9
Bauman, Zygmunt: Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları. Çev. İsmail Türkmen.
Ayrıntı Yay. İstanbul, 1997, s. 82
Işıklı, Alpaslan: A.g.e., 2002: 9
Somel, Cem: “Bağımlılık Kuramı ve Güney Kore Deneyimi” Cem Somel.
(Küreselleşme. Der: E.Ahmet TONAK) İmge Yay. Ankara, 2004, s. 69-114
Giddens, Anthony: A.g.e., 2000:131
Işıklı, Alpaslan: A.g.e., 2002:118
Wallach, L. Sforza, M: DTÖ: Kimin Ticaret Örgütü. Çev. Deniz Aytaş. Metis
Yay. İstanbul, 2002,s. 12
George, Susan: Başka Bir Dünya Mümkün. Çev. Ali Tonak. Metis Yay. İstanbul,
2005, s. 199
Kahraman, H.Bülent: ABD Bu 11 Eylül’ü Çok Sevdi. Agora kitaplığı. İstanbul,
2006, s. 7-8
Wallerstein, Immanuel: Amerikan Gücünün Gerileyişi. Çev. Tuncay Birkan.
Metis yay. İstanbul, 2004, s. 16
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|