|
|
|

TOPLUMSAL DEĞİŞME AÇISINDAN KÖY ENSTİTÜLERİ VE
ULU BİR ÇINAR MAHMUT MAKAL İLE BİR SÖYLEŞİ |
Yaşamlarını Cumhuriyet Aydınlanmasına adayanlara…
Aziz ŞEKER
1. GİRİŞ
Toplumsal yapının değişmesinde ve gelişmesinde bir toplumsal gelişme aracı
olarak eğitimin önemli bir rolü ve fonksiyonu vardır. Türkiye açısından
bakıldığında eğitimin sorunlarıyla ve çelişkileriyle halen üzerinde durulan
bir olgu olduğu görülmektedir. Eğitim ve siyaset sosyolojisinin çakıştığı bu
alanın tarihsel çizgisinde öyle bir dönem vardır ki, anımsandıkça Türkiye
aydınlanmasının neler kazanıp sonrasında kapatılmalarıyla neler
kaybettiğinin bilinmesi gerekir. Bu dönem Köy Enstitüleri dönemdir.
Cumhuriyet, kırsala açılmak, aydınlanmasının ışıklarını köylere de taşımak
gereğini duyduğunda, eğitimin yönteminde bir devrim de yaparak uygulamaya
geçer. Gerçekten, 1940’lı yılların başında, Kepirtepe’den Cilavuz’a,
Düziçi’nden Beşikdüzü’ne kadar Anadolu coğrafyasının 21 noktasında, doğa ile
bilimi, sanat ile kültürü içi içe alan bir eğitim anlatışı yürürlüğe konur;
bir eğitim yöntemi kadar, bir ‘yaşam biçimi’dir de bu (Tanilli 2003: 153).
Köy Enstitüleri Türkiye’ye özgü sosyo-ekonomik koşullardan beslenen bir
eğitim ve kültür hareketidir. Köyü kalkındırarak uygarlığın birikimlerinden
faydalanan bir örgüde tam bağımız Türkiye olma sevdasına eklenmiş özgün bir
harçtır.
Öte yandan bu tarihsel süreci eleştirenler de var. Köy Enstitüleri
girişimini, köy çocuklarını meslek olarak yalnızca köy öğretmenliği
mesleğinde bırakmak olarak gören, Ergun, 1940’ların Türkiye’sinde, çok
fakirliği, çok ezilmişliği, çok ihmal edilmişliği, çok cahilliği, çok
horlanmışlığı ve aldatılmışlığı devam eden köylülerimizden gelebilecek
muhtemel direnmeleri yatıştırmak için kuruldukları düşündüğü köy
enstitülerini kritik ederken, kendi yaklaşımına uygun olarak bir doğrunun da
altını şu şekilde çizmektedir: Binlerce köy çocuğunun okuma olanağı bularak,
öğretmen olması ve enstitülerin kuruldukları köyleri ve yöreleri kısmen
‘canlandırma’sı ne de olsa, sevinçle anılacak işlerdendir (Ergun 1987:
39-40).
Köy Enstitülerinin temelinde toplumsal değişmenin gereksinim duyduğu
çağdaşlık olgusu vardır. Bu ise çağdaş eğitimle ancak olanaklıdır.
Çağdaş eğitim, insanı bir kültürel varlık olarak görür. Çağdaş eğitim,
kendine yeten insan yetişimini sağlar. Köy Enstitüleri kapatılarak,
Türkiye’de çağdaş eğitim anlayışı öldürülmüştür. Köy Enstitülerinin
eğitim/öğretim programları gerçekçi bir yöntemle uygulanabilseydi, buna
fırsat verilseydi, Türkiye Cumhuriyeti, bütün dünyada çağdaş eğitim
uygulamasının öncüsü olurdu (Binyazar 1995: 191-192).
Aydın kimliğinin köy sorunsalı açısından yeni bir eğitim atılımı olarak
büyük önem taşıyan, aydınımızın köye bakışına yenilikler getiren Köy
Enstitüsü köycülüğünde, gerçekçi bir tutumla köyden ve köy insanından yola
çıkılmış, yeni bir aydın tipi yaratılmasına çalışılmıştır. Çoğunlukla aydın
köye gitmeyince, köylü çocuğunu eğiterek köye yollamak baş kaygı olmuştur.
Uygulama döneminin kısa olmasına karşılık sürekli tartışmalara ve değişik
değerlendirmelere konu olan Köy Enstitüsü köycülüğünün iki sonucu üzerinde
durmak gerekir: 1) Her tek yanlı köyü kalkındırma çabası gibi, sadece eğitim
yolu ile köyün kalkındırılması (canlandırılması) da, istenilen olumlu sonucu
vermemiştir. 2) Bu atılımın çok olumlu bir sonucu olarak, fikir ve sanat
alanlarındaki haklı yerlerini alan köylü-aydınlar kuşağı ortaya çıkmıştır.
Mahmut Makal’ın çarpıcı bir gerçeklikle köyü yansıtan, ‘köy notları’
çığırını açmasa da bu çığırın hızla gelişmesini etkileyen ‘Bizim Köy’ü, köy
sorunlarına çözüm getirmeyen, fakat gerçekçi bir gözle, çoğu kez de bir
fotoğraf merceği doğruluğuyla köy gerçeklerini gözler önüne seren yazarlar
için özendirici, okuyucular ve yöneticiler için de uyarıcı olmuştur (Tütengil
1977: 87-88).
Öyle ki, edebiyat tarihimize baktığımızda: 1940 yılına kadar Türk
edebiyatında büyük bir eksiklik de göze çarpar: Edebiyat, şehir aydınları
adı verilen küçük azınlığın malıdır çoğu zaman. Köy edebiyatı, gerçek
anlamıyla Köy Enstitüleriyle başlar (Karpat 1971: 54). Enstitü mezunlarından
Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü yayınlaması ile yeni bir bakış açısının da
adımları atılmış olur.
2. Mahmut MAKAL ile Söyleşi
Adından sıkça söz ettiğimiz Mahmut MAKAL kimdir? Edebiyattaki yerini,
toplumsal olgulara bakış açısını Köy Enstitülerinin yetiştirdiği bir kimlik
olarak kendisinden dinleyelim:
Aziz ŞEKER: Bize kendinizi tanıtır mısınız?
Mahmut MAKAL: Aksaray iline bağlı Demirci köyünde doğdum. Doğum tarihim
1930’dur. Okul çağım yaklaşırken, Cumhuriyetin aydınlığa açılmış yıllarında
köylümün yaptığı okulda okudum. Cumhuriyeti kuranlarda, Cumhuriyetin önemli
eseri sayılan Köy Enstitülerinin birinde Toros dağlarının eteğinde kurulmuş
olan İvriz Köy Enstitüsünde okudum. Yüksek öğrenimimi ise Ankara’daki Gazi
Eğitim Enstitüsü’nde tamamladım.
Çağcıl, demokratik bir eğitim gördüm. İvriz Köy Enstitüsüne giriş sınavını
kazanıp kaydımı yaptırdığım tarih, 23. 03. 1943’tü. Okul kuruluş halindeydi.
Güneşin vurduğu duvar diplerinde ders yapmaya başladık. Okulun bağ-bahçe ve
yapı işlerine de karıştık. Derken, Nisanın ilk haftası içinde Eğitim Bakanı
Hasan Ali Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı TONGUÇ geldiler.
Eğitim seferberliği hızla sürüyordu. Ne Bakan makamında oturuyordu ne de
Genel Müdür. Ne Enstitü Müdürünün makam odası vardı ne de öğretmenler odası.
Ne de dört duvarlı derslik. Dekroli usulü açık hava okulu iş eğitimiyle
sarmaş dolaş sürüyordu. Duvar dibi dersliğimize teftişe gelen Tonguç beni
ayağa kaldırıp da soru sorduğunda yalnız akla karayı seçmedim, aynı zamanda
bu seferberliğin anlamını da kavradım. “Nedir devletin vatandaşlarına karşı
görevleri?” diye soruyordu, dersimizin yurt bilgisi olduğunu öğrenen Tonguç.
Benden yanıt alamayınca, öğretmenimiz Mümtaz Sayın’a dönüp şöyle dedi:
“Bunlar yedi yüzyıldır konuşturulmadıkları için çocuğun durumunu doğal
karşılıyorum, konuşturun bunları. Konuşturun ve düşündüklerini söylemeye
alıştırın. İlk yapacakları iş bu…”
30.09.1947 tarihinde Aksaray’ın Nurgöz köyünde öğretmenliğe başladım. Bir
yandan da yazıyordum.
1950 başında Bizim Köy isimli kitabım çıktı. Çıktıktan üç ay sonra
tutuklandım. Sonra ceza almadan salıverildim. 15 Haziran 1950’de Celal
Bayar’ın çağrılısı olarak Çankaya’ya çıktım. Bu esnada Cumhurbaşkanlığı
Fransızca çevirmeni Nurullah Ataç’la tanışma olanağı buldum.
1952’de Hayal ve Gerçek adlı ikinci kitabımı yayınladım. 1953 Ekim’inde
Ankara Gazi Eğitim Enstitüsüne girdim. Bir yandan kitaplarım yayınlanırken,
1964 yılı ortalarından 1965 ortasına kadar Fransa’da Avrupa Sosyoloji
Merkezine çalışma ve araştırma yapmaya gittim.
1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul adayı oldum.
1968 yılında öğretmenlikten istifa etmek zorunda bırakıldım. 1971–1972
öğretim yılında Venedik Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuttum.
1979 başında Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı tarafından danışman olarak
atandım. Kültür Yüksek Kurulu üyeliği ve sekreterliği yaptım. 12 Eylül
1980’de bir süre Almanya’da kaldım.
Antalya Aksu Köy Enstitüsü çıkışlı Naciye Poyraz ile evliyim. Ahmet ve Tezer
isimlerinde iki çocuğum var.
Aziz ŞEKER: Eserlerinizde Anadolu gerçekliğinin toplumsal ve kültürel
kaynaklarından besleniyorsunuz. Anadolu insanını bir bütün olarak
işliyorsunuz. Eserlerinizden, yazın hayatınızdan kısaca söz eder misiniz?
Mahmut MAKAL: İvriz’deyken şiir ve yazı yazıyordum. Yazdıklarım
okulumuzun dergisi olan ‘İvriz’ de, Ankara’da çıkan ‘Ülkü’de, Eskişehir’de
çıkan ‘Yayla’da, Konya’da çıkan ‘Ekekon’da yayınlanıyordu. Bir Köy
Öğretmeninin Notları başlığıyla ilk yazım 1948’in Mayıs ayında Varlık’ta
çıktı. 1950 başında yazılarımı adını Bizim Köy koyduğum bir eserde topladım.
1952 Şubat’ında Hayal ve Gerçek adlı ikinci kitabım yayınlandı.
Köy bir kaynaktı, sürekli yazmak istiyordum köyü. Aralık 1954’te Memleketim
Sahipleri adıyla üçüncü kitabım çıktı. Köy ve Eğitim, Yeni Ufuklar, Varlık
gibi dergilerde yazılarım sürüyordu. Bizim Köy adlı kitabım 1966 yılında
Uluslararası Eğitim Bilim ve Kültür Kuruluşu UNESCO’nun ‘Dünya Kültürüne
Hizmet Ödülü’nü aldı.
Değişenler (Bizim Köy, 1975) adlı kitabım 1977’de Türk Dil Kurumu ödülünü
aldı. 1997’ye kadar 17 kitabım yayınlandı ve zaman içinde çeşitli basımları
yapıldı. Bazıları Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyanca başta olmak
üzere çeşitli dillere çevrildi. Fransız ve Belçika televizyon şirketleri
köyümde belgesel filmler çektiler. Bu filmler çeşitli Avrupa
televizyonlarında gösterildi.
Edebiyatçılar Derneğine, Türkiye Yazarlar Sendikasına ve Dil Derneğine
üyeyim.
Aziz ŞEKER: İnsancıl ve toplumcu bir aydın, köy enstitüsü çıkışlı bir
yazar olarak biliniyorsunuz. İlerici ve gerçekçi bir edebiyatınız var. Köy
enstitüsü eğitim programlarını göz önüne alarak günümüz eğitim sistemini
kısaca değerlendirebilir misiniz?
Mahmut MAKAL: Köy Enstitüleri uygulaması, eğitim yoluyla köyü
canlandırmak, toplumu etkilemek, yetiştirilecek yeni insanların çabalarıyla
çağdaş uygarlık kervanının ardından yetişmek ereğine dönüktür. Köy
Enstitülerinde, insanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni
arasında kurabileceği uyumla doğru orantılı olduğu gerçeğine uygun biçimde
yetişiyordu yeni insan. Eğitimin gerçek ereği, halk kaynağını harekete
geçirmek, üstündeki karanlık perdeyi, yetişen çocukların eliyle kendisinin
yırtıp atmasını sağlamaktır. Böyle eğitim kurumu, böyle yetişmiş insan
istenmiyor. Bu yüzdende Atatürk’ün Türkiye’si eğitimsiz, işsiz,
yönsüz-yöntemsiz, idealsiz insanların, din tüccarlarının ülkesi oldu.
Öğretmen yetiştirmekten bile korkuyoruz. Dünyasal, çağcıl, bilimsel ve laik
bir eğitim uygulanmasına geçemeden, düşünen, konuşan, ülke sorunlarının
çözümü için didinen insanı yetiştirmeden ve de bu insanlardan yana
davranacak yöneticilere kavuşmadan hiçbir yere varamayız. Geriye geriye
giderek gericiliğin çıkmazına girdik. Köy Enstitüleri uygulamasının günümüz
koşullarına göre işletilmesi bir seçenek olabilir.
Aziz ŞEKER: Yazarlık hayatınızda bu güne değin ne tür zorluklarla
karşılaştınız?
Mahmut MAKAL: 1949 Eylülünde ilk sürgünü yaşadım. Nurgöz’den aynı ilin
Çardak Köyüne atadılar. İlk kitabımı çıkışından üç ay sonra gördüm. Görür
görmez de Aksaray hapishanesini boyladım. Tutuklanmamın nedeni görünüşte
kitabım değildi. “Demirci, kömürcü bir olacak bizim kuracağımız düzende”
diyerek komünizm propagandası yapmıştım sözde. Bu iftiralarla kaç kişi, kaç
kuşak harcandı… Bir aydan fazla tutuklu kaldım. Köy Enstitülerini
kapatanlar, beni cezalandıranlar, onların ardılı iktidarlarla Demokrat
Partiyle sürüyordu. Kitaplarımı yazarken, siyasal çevreler de sanki
yazılmamasını istiyordu, tedirgin etmeyi görev biliyorlardı. Öğretmenlik
yıllarım boyunca soruşturma ve maaş kesme cezalarından usandığım için 1968
Kasım’ında bu görevden istifa ettim. Yıllarca işsiz kaldım. Bu arada
kitaplarımın geliriyle geçindim. Demirel hükümetleri döneminde Kültür Bakanı
Ahmet Taner Kışlalı’nın isteğiyle geldiğim Kültür Bakanlığı danışmanlığından
düşürüldüm. 12 Eylül döneminde bir süre Almanya’da kaldım. Şimdi Ankara’da
yaşıyorum.
Aziz ŞEKER: Edebiyat bilimi ve sanatı, toplumsal çelişkileri,
toplumsal sorunları yansıtmada görev yüklenebiliyor mu yeteri kadar ve çözüm
yolları gösterebiliyor mu?
Mahmut MAKAL: Ötelerden beri süren bir tartışma günümüzde de sürüyor.
“Sanat sanat için mi? Sanat toplum için mi?” Bunun gereksiz bir tartışma
olduğunu düşünüyorum. Bence her şey toplum içindir. Aydın olarak
nitelendirdiğimiz okur-yazarların büyük bir kısmı fildişi kulelerine
çekilmiş, topluma yabancı, üretimden kopuk bir hayat sürüyorlar. Edebiyat
eserleri olsun, bilim yapıtları olsun, gericiliğe-safsataya savaş açmalıdır,
onlarla mücadele etmeli, sürekli devrime hizmet etmeli, kısaca uygarlığa
yelken açmalı yani insanı görmeli. Toplumsal sorunlara ayna olmuş, onları
yansıtmada görev üstlenmiş yapıtlar gerçek ve ilerici eserlerdir. Kalıcı
olanlar da bunlardır ve kuşaktan kuşağa insanlık birikimlerinin taşıyıcısı
olurlar.
Aziz ŞEKER: Türkiye’de aydının / sanatçının yeri, toplumsal
mücadelede hangi tarafta olmalıdır, hangi amaç için yazmalıdır?
Mahmut MAKAL: J.P. Sartre’nin çok sevdiğim, benimsediğim bir sözü var.
“Yazar aç milyarlar için yazmadıkça hep bir tedirginlik duygusu altında
ezilecektir,” diye. Yazar, bence de emeğin, ezilenlerin, yoksulların kısaca
toplumda yaşayan haklı insanların yanında olmalıdır.
Aziz ŞEKER: Edebiyat sanatının varlığı ve sorumluluğu toplumsal
gelişme sürecinde belirleyici olan temel kültürel unsurlardan biridir
diyebiliriz. Bu nedenle edebiyatçının toplum karşısında tarafsız olmayan bir
sorumluluğu var mıdır? Sanatçı eserlerinde toplumsal ihtiyaçları
derinlemesine görebiliyor ve somutlaştırabiliyorsa, ihtiyaç kesimlerine
yürekten inebiliyorsa (bir bilim adamı titizliğini ve bir sanatçı
duyarlılığını sizin eserlerinizde görebiliyoruz) sorumluluk üstlenmiş oluyor
mu tarihsel olarak? Siz kitaplarınızda Anadolu toplumsal yapısının ürettiği
insan tipolojisinden yola çıkarak toplumsal sorunlara yer yer parmak
basıyorsunuz. Biraz söz eder misiniz sanatçı, toplum ve eser
diyalektiğinden?
Mahmut MAKAL: Yazar, toplum esenliği için yazmalıdır. Kısaca toplumun
malı olmalıdır. Edebiyatta temel öğe insan olduğuna göre, edebiyat insanı ve
toplumu üretim yapısının değişmesi, toplumsal değişme süreci içinde
izleyecektir. Sanatçı toplum adına sorumluluk yüklenecek, kişisel hırsı,
bireyciliği geri plana itecek; toplum adamı olacaktır. Bazı eserlerimde,
mücadele eden insanları işlemişimdir. Sürgün yiyen öğretmenler, greve giden
işçiler, zor koşullar altında çalışan insanlar gibi…
Aziz ŞEKER: Sanat eleştirmenleri son dönem edebiyata girmiş olan bir
kaçış edebiyatı olgusundan söz ediyorlar. Bu türün tutulduğunu dile
getiriyorlar. Sanat eserinin temelinde yatan nesnel gerçeklik, ‘insan ve
toplumun’ tarihsel gerçeğine bağlı olmalı mı tam anlamıyla? Siz nasıl bir
toplum özlemliyorsunuz eserlerinizde?
Mahmut MAKAL: Edebiyat günümüz koşullarında toplumsallığını yitirmiş,
toplumcu bir platformdan ayrılarak bir çıkmaza sürüklenmiştir. Yalnızca
birey atmosferine yönelmiştir. Toplumsal konuları işlemeyen edebiyata ‘kem
küm edebiyatı’ diyorum. Toplumcu sanat eseri yaşadığı çağın sosyal gerçeğini
işlemeli. Tarih bilinci ise yaşama ilişkin her şeyin temelinde vardır.
Gözden uzak tutulmaması da gerekir. Edebiyat adamının üretimi olan sanat
yapıtı toplumun aynası olduğu noktada tarihsel gerçek olur. Bir örnek vermek
gerekirse, filozof Marx, Balzac’ın eserlerinden her dem yararlanmıştır.
Balzac’ın Goriot Baba’sı, Marx’ın çok hoşuna giden bir tiplemedir. Demek
istediğim şey, bilim ve sanat iç içe düşünülmelidir. Bunlar birbirini
tamamlayan uğraş alanlarıdır. Ama bir yerde bilim sanattan daha çok
faydalanıyor. Eserlerimde işlediğim toplum özlemini tek cümle şöyle ifade
edebilirim: “İnsanlığın kurtuluşu, sosyalizmin gelişmesine bağlıdır.” Eşit
paylaşım, adaletli dağıtım, barış, demokrasi, yurtseverlik eserlerimde
işlemeye çalıştığım ana temalardır.
Aziz ŞEKER: Bizlere ‘mutlak doğrular’ diye dayatılan ‘yasallaşmış
yalanlarla’ hep karşılaşıyoruz. Sanatın-sanatçının sağlıklı işleyen bir
toplum oluşturulmasında katkısı yadsınamaz. Sanat toplumun yüreğidir özce.
Günümüz resmi kültür haritasından demokratikleşme adına bahsetmek istersek
acaba Kültür Bakanlığı, kültürel kaynaklarımıza, toplumsalın hümanist
öğelerine, değerlerine sahip çıkmayı başarabiliyor mu yeterince?
Mahmut MAKAL: Şu an için yeterine sahip çıktığını söyleyemeyiz. Ama
şu da bir gerçek: geçmişin hümanist öğelerine sahip çıkmak için en azından
bir uğraşı veriyor ve bunu sürdürüyor. Başarılı olabilmesi için de kültür
adamlarına, aydınlara gereksinim duyuyor. Karşılıklı çabayla bunun
başarılacağına inanıyorum. Devletin kültür politikası kendi kaynaklarımızdan
beslenmeli, ilerici olmalıdır. Ulusumuzun karakterine en uygun eğitim
kurumları kurulmalı, köy enstitüsü geleneğinden de beslenen, toplumsal
aydınlanmanın köklü, aydınlıkçı bir eğitimle bağımsızlığa sahip çıkarak
gerçekleşeceğine inanılmalı. Sürekliliği olan bir yapıya benzetilebilir bu.
Aziz ŞEKER: Toplumsal yapının insancıllaştırılmasında
sanatın-edebiyatın yeri ne olacaktır? Derin bir edebiyat tarihi bilinci
günümüz koşullarında oluşturulabilecek mi? Bu bilinç toplum katmanlarını
hoşgörü şemsiyesi altında birleştirebilecek mi?
Mahmut MAKAL: Zaman içinde eğitim yoluyla oluşturulması gereken bir
durumdur bu. Bilimsel, kültürel ve sosyal kaynaklar yurt kaynakları,
uygarlık birikiminden yöntemli bir biçimde yararlanma, edebiyat tarihi
bilincini oluşturur. Bu birikimlerden yararlanmasını bilen her ulus
kuşaklararası bağıntıyı da geliştirecektir. Toplumsal katmanlar arasındaki
hoşgörüde böyle gelişir.
Aziz ŞEKER: İsterseniz son bir soruyla konuşmamızı bitirelim.
Edebiyat eserleri ve sanatçılar toplumbilimsel ifadeyle, yaşadıkları
toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkarlar ve gelişirler. Bu
koşulları göz önünde tutarak hoşunuza giden son dönem şair ve yazarları
söyleyebilir misiniz?
Mahmut MAKAL: Eserlerin ve sanatçıların toplumsal koşulların ürünü
olarak ortaya çıkması tezine katılıyorum. Ülkemizde 1940’lardan itibaren her
yönden gelişen bir toplumla karşılaşıyoruz. Toplumcu hareketlerin ve
düşüncelerin geliştiği bu yıllarda; ülke bağımsız, özgür koşullarda yetişen,
yurdunu seven, toplumcu-sol görüşlü bilim adamları-yazarlara sahip. ‘Kırk
Kuşağı’ olarak bilinen bir değer kuşağı var. Rıfat Ilgaz’ı, Orhan Kemal’i,
İzzettin Dinamo’yu, Atilla İlhan’ı o kuşaktan gelen ve hâlâ etkisini
sürdüren yazarları örnek verebiliriz. 50’li, 60’lı yıllardan itibaren
bağımsızlığına gölge düşen, bağımsızlığını yitiren ülke koşullarında yetişen
yazarlar tam anlamıyla yazar olamaz, çünkü yazmak için özgürlük, bağımsızlık
şarttır. Ülkemizin nesnel koşulları bunun böyle olduğunu gösteriyor. Yani
yazmak için özgürlüğün var olduğunu. Artık Anadolu’dan habersiz kitap yazan
kent yazarlarıyla karşılaşıyoruz. Anadolu gerçeğini bilmeden kitaplar
yazıyorlar. Toplumdan habersiz bir yazar kitlesi mevcut. Bozulmuş bir Türkçe
ile olay örgüsü olmayan kitaplar yazan Orhan Pamuk verilecek ilk örnek
(Şeker 2000: 7-11).
3. SONUÇ
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Mustafa Kemal’in Türkiye’sinde tam bağımsızlık,
toplumsal gelişme, refahın adil dağılımı ve çağdaşlaşma gibi konular tam
anlamıyla Köy Enstitüleri döneminde toplumsal düşünceye yayılmış, yetişen
kuşakta kristalize olmuştur. Köy Enstitülerinin yaklaşımı ortadan
kaldırılınca toplumsal ilerleme açıkçası tarihsel bir yanılgıya itilmiştir.
Günümüzde Türkiye’de yaşanan birçok toplumsal sorunun varlığı işte bu
tarihsel yanılgının sonuçlarından kaynaklıdır.
KAYNAKÇA
1- BİNYAZAR, Adnan. 1995, Ağıt Toplumu. İstanbul: Mozaik Yayınları.
2- ERGUN, Doğan. 1987, Sosyoloji ve Eğitim. Ankara: V Yayınları.
3- KARPAT, Kemal. 1971, Çağdaş Türk Edebiyatında Sosyal Konular. İstanbul:
Varlık Yayınları,
4- ŞEKER, Aziz. 2000, “Köy Enstitülerinin Yetiştirdiği Bir Ulu Çınar Mahmut
Makal ile Bir Söyleşi”. Ufkun Ötesi Dergisi. Ankara.
5- TANİLLİ, Server. 2003, Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz. İstanbul: Adam
Yayınları.
6- TÜTENGİL, O. Cavit. 1977, 100 Soruda Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve
Sorunları. İstanbul: Gerçek Yayınları
|
|

SÖYLEŞİLERİMİZİ SİTEMİZ YAZARI
AZİZ ŞEKER GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR.
UYARI!
©Sitemize ait
yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep
etmekteyiz.Her hakkı saklıdır. |
|