Korku, her canlının yaşadığı ve iyi tanıdığı
bir duygu! Haindir, sinsidir, kapandır! Bazen de göstere göstere gelendir.
Bulaşıcıdır hem yaşam bulduğu vücut için hem de çevresine karşı. Kendisi mi
hedefini seçer hedef mi ona gelir bilinmez. Ama bilinen en önemli özelliği:
bulaştığı yere hemencecik hakim olabilmesidir. Açgözlüdür; yetinmez! Ne bir
alanla, ne bir kişiyle, ne de birkaç kişiyle; yayılır yayılır gider. Bazen
nereye kadar, niçin gittiğini kendiside bilmez. Belki de bilmek istemez. Kim
bilir belki kendiside kokar bu kadar büyük, güçlü, sinsi ve acımasız
olmaktan. Korku bazen suya atılan bir taşın halkaları gibi, başta küçücük
bir halka, sonra da gittikçe büyüyen ve büyüdükçe dağılıp kaybolan halkalar
kadar masumken bazen de insana büyük haz veren serin, sakin ve güzel sular
birden bire önüne gelen her şeyi yutan bir girdaba, anafora dönüşür.
Nedir bu korku bir tanıyalım tanımlayalım. Bir parçamızsa
kendimizi, zararımızsa düşmanımızı bilelim.
Korku: canlı bir organizmanın herhangi bir nesneden, bir durumdan, bir kişiden,
bir canlıdan, bir olaydan bir tanımsızlıktan, bir belirsizlikten zarar görebilme
olasılığına veya bütün bunların sanısına karşı verdiği girdiği alarm durumudur.
Kendini tehlike içinde görme durumudur. Anlaşılacağı üzere tanımımızda iki ana
unsur mevcuttur. Birinci unsurumuz her zaman alenen bilinen yani korkan
taraftır. İkinci unsurumuz alenen olabileceği gibi meçhul, saklı veya hiç
olmayabilir. Korkan kimdir? Ne zaman nerede ve kimden korkar? Bu sorulara yanıt
aramaya çalıştığımızda korkudan öte korkanın kaybettiklerini ve korkutanın
kazandıklarını, yani bir parça olsun toplumu anlama fırsatını bulabiliriz.
Korkuya karşılık verilen ilk tepki genelde kaçma davranışıdır. Bir insan
korkularından kaçtıkça kurtulamaz. Aksine korkular daha çok büyür ve insanın
hayatını bir sarmaşık gibi sarıp sarmalar. Ve insan hareket edemez evden çıkamaz
hale gelebilir. Hayatını kendi elleriyle ördüğü bir zindana çevirebilir. Eğer
kişi bu durumu yaşamak istemiyorsa öncelikle korkularıyla yüzleşmelidir. Yani
neyden korktuğunu bilmelidir. Ve gerçekten korktuğu durum veya nesnenin kişiye
herhangi bir zarar verme riskinin olup olmadığını ortaya koymalıdır. Bu bir nevi
strateji savaşıdır. İnsan düşmanını tanırsa(korkulan şey veya durumu düşman
olarak düşünürsek) onunla baş edip edemeyeceğini yani nasıl davranması
gerektiğini bilebilir. Oysa düşmanını tanımazsa düşmanın ona nerde ne zaman
nasıl saldıracağını bilemez. O yüzden korkularının farkında olan kişi veya
toplumun ilk adımı korkularıyla yüzleşmek olmalıdır. Bir sonraki adım ise
gerçeklik sınamasıdır. Yani kişinin gerçekten zarar görebilme riskinin olup
olmadığını anlama sürecidir. Son süreç olarak ta bu sonuca bağlı olarak
davranışlarını yeniden şekillendirmesidir.
Her ne kadar toplum olarak namımız dünyada cesur olarak ün salsa da ben gerçeğin
öyle olmadığını acı bir şekilde düşünüyorum. Gerek günümüzde gerekse
yüzyıllardır toplum olarak korkmuş ve korkutulmuşuz. Askerden, polisten,
kanundan, dinden, bilimden, felsefeden, sanattan, mafyadan, komşulardan,
kardeşlerden hatta kimi zaman kendimizden korkmuşuz. İşin tuhaf kısmı genelde
sarılmamız gereken veya bizi koruyup kollaması gerekenlerden korkmuş olmamızdır.
Tabi ki bu korku süreci durup dururken birden bire kendiliğinden ortaya
çıkmıyor. Belli süreçlerin yaşanması ve bunların belleklere ve bilinçlere
bıraktığı kötü bir mirasın sonucudur korku kültürü.
Cumhuriyet tarihinde askeri darbelerin sık sık yaşanması sonucunda çoğunlukla
solcuların ve kısmen de olsa da sağcıların işkencelerde ve zindanlarda çürümesi,
askerin her an darbe yapma ihtimallinin vurgulanmasından dolayı askerden korkar
olduk. Polis teşkilatının belirli görüşteki insanlardan seçilmesi! Polisin
toplumsal olaylar karşısında belli gruplara düşmanıymış gibi ölümüne saldırıp,
gözaltına alıp, suçlu ilan etmesi! Belirli görüşteki insanları da eylem yaparken
televizyon seyreder gibi seyretmesi! Zaman zamanda bazı polislerin suç
şebekeleriyle işbirliği halindeyken yakalanması! Son yıllarda cinnet ve kriz
geçiren polis sayısındaki artıştan dolayı polisten korkar olduk. Devlet
yasalarının suçluyu hırsızı cezalandırmayıp aksine prim vermesi ve yasaların sık
sık değişmesi yüzünden kanunlardan korkar olduk. Dinin bir afyon gibi kafalarda
patlayıp bin yılı aşkın bir süredir insanları uyutmasından ve yine belli
zamanlarda yine afyon gibi kafalarda patlayıp insanlara olağan üstü şiddet
olaylarına sürüklemesinden korkar olduk. Bilimin gelişip hayatımızı
kolaylaştırmasından, tembelliği ve cehaleti elimizden almasından, zaman içinde
bizi yabancılaşmaya ve otomatikleşmeye sürüklemesinden korkar olduk. Felsefe ve
sanatın bize insanca ve modern bir hayat tarzı düşündürmesinden korkar olduk.
Mafyanın devlete sinmesinden ve devletin bazı kurumlarıyla doğrudan veya dolaylı
işbirliği içinde olmasından, kimsenin ona karşı bir şey yapamamasından korkar
olduk. Komşuların sürekli bizim topraklarda gözü olduğuna inandırıldığımızdan
komşulardan korkar olduk.
Evet hep korkar olduk. Peki korkunca korkan kişi ne kaybediyor. Korkutan kişide
ne kazanıyor bir göz atalım. Korkan kişi tabiî ki çok şey kaybediyor. Öncelikle
cesaretini girişimini, özgüvenini, insan olma hakkını, çağdaş olma hakkını ve en
önemlisi özgür olma hakkını kısmen veya tamamen kaybediyor. Şimdiden korkar
oldum. Çünkü düşünüyorum da bunlar olmadan bir hayat nasıl olur? Sanırım çok
tuhaf ve çekilmez olur.
Bu toplum korkularından dolayı haklarını kaybetti. Geçen aylarda Almanya ve
Yunanistan’da toplu grev oldu. İşçi memur bütün çalışanlar genel grev yaptı. Ve
o zaman sözkonusu ülkelerde hayat durdu. Dolayısıyla da o ülkelerin hükümetleri
de bazı konularda geri adım atmak zorunda kaldı. Böyle bir olay yani halkın güç
olma hakkı ülkemizde acaba bir gün mümkün olacak mı? Halkımız işte en önemli
haklarından birini; güç olma hakkını kaybetmiş. Daha ne diyeyim! Güç olmayanı
çoban Sülo’da, Turgut ta, Recep’te güder. Gerekirse de ABD ye veya AB yede
satar.
Yeraltı ve yer üstü zenginlikleriyle bütün dünyanın dikkatini çeken bir
coğrafyanın insanları bir ekmeğe, birkaç kilo kömüre muhtaç kalınca bu toplum
özgür olma hakkını kaybetti. Din denen afyonun ve varlık içinde yokluk durumunun
etkisi altındaki insanlar karar alma hakkını, seçebilme hakkını kaybetti.
Tarih boyunca medeniyetlerin beşiği olan bu toprakların insanları bilim ve
teknoloji üreten felsefe üreten, sanat üreten insanlarına sahip çıkmaya
korktuğundan ilerlemiş gelişmiş olma hakkını kaybetti. Dışa bağımlı olup dış
ülkelerin eline, ağzına bakar olduk. Bununla da kalmaz isteklerini, arzularını,
hayallerini gerçekleştirme hakkını da kaybeder. Diğer bir değişle korku bir
insanın bir toplumun gerek gerçekliğini gerekse ütopyasını elinden alır. Geriye
ne kalır ki! İç ve dış borç yükü altında ezilen bir ülke ve bu ülkenin tel tel
dökülen dramatik hikayeli insanları.
Evet korkan insanın dolayısıyla da korkan toplumun günlük sosyal yaşantısının
yanı sıra temel insan haklarının da değişik oranlarda olumsuz etkilendiğini
görmekteyiz. Eğer bütün bunlardan mahrum olmak istemiyorsak gerek kişi bazında
gerekse toplum bazında korkularımızla savaşıp bizi korkutanları etkisiz hale
getirebiliriz. Bizi korkutan boş durumlardan, tehlikelerden, emperyalist
güçlerden ve onların her şeyi satmaya hazır olan ve satan yerli
işbirlikçilerinden kurtulmak mümkün olabilir. Onların dolaylı yönden yeraltı ve
yerüstü zenginliklerimizi sömürebilmek için değişik yer ve zamanlarda aramıza
baskı, nifak, çatışma ve kaos yoluyla soktukları korku kültürünü terk etmenin
zamanı geldi. Korku kültürünü gerek birey bazında gerek toplum bazında
üstümüzden atmadıkça daha çok şey kaybedebiliriz. Kişi ve toplum korktuğu şeyi
bilmezse hep korkar. Korkmaya devam ettiği sürece korkan taraf küçülür korkutan
da büyüyüp devleşirken korkanın her şeyini alıp götürür.
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.