|
|
Bu makalede çocuk koruma sisteminde, çocuk-odaklı ve aile merkezli bir
yaklaşımla aileye genelci sosyal hizmet müdahalesinin kesişmesi ele
alınarak; genel olarak göç, kentleşme, işsizlik, kentsel yoksulluk gibi
makro düzeydeki yapısal etmenlerin korunmaya muhtaç çocukları ve ailelerini
nasıl olumsuz etkilediği tartışılmaktadır. Çocuklar ve aileleri açısından;
hangi gereksinimlerin karşılanamadığı, ne tür risk faktörlerinin ortaya
çıktığı gözden geçirilerek sosyal dışlanmanın önünün kesilmesi bağlamında
ailelerin güçlendirilmesi üzerinde odaklanılmaktadır. Çalışmada, yasal
düzenlemelerdeki yetersizliklerden, çocuk politikalarındaki eksikliklerden
hareket edilerek, ülkemizde risk altında yaşayan ‘tüm çocukların korunması’
açısından, önemli eksiklikler olduğu ve bu durumun çocuk yoksulluğunu,
sosyal dışlanmayı önlemede yeni bir kavrayışın ortaya konulmasını
gerektirdiği vurgulanmaktadır. Çocukların olumsuz yaşam koşullarının
iyileştirilmesi hedefine ulaşılması, sadece ailelerin sorunları artık kronik
hale geldikten sonra çocuklar hakkında kurumlara yapılan müracaatlarla
değil, ancak hak-temelli bir kavrayışla olanaklı hale gelebilir.
Toplumsal Değişme ve Korunması Gereken Çocuklar Sorunu
Ülkemizde, 1960’lı yıllarda kentlerde yaşayanlar toplam nüfusun % 26’sını
oluştururken; bu oran 1980’lere gelindiğinde % 45’e ve 2000’li yıllarda %
59.25’e yükselmiştir (TÜİK, 2005). İç göç hareketlerinin etkisi ve kırdan
kente göç sonucu kentlerin demografik yapısı değişime uğramaktadır. Bu hızlı
sosyal değişim süreci içinde ailelerde büyük çalkalanmalar meydana gelmekte,
aile yapısı ve işlevlerinde önemli değişiklikler yaşanmakta ve işsizlik,
yoksulluk, kentte tutunamama sonucu ortaya çıkan korunmaya muhtaç çocuklar
olgusu her geçen gün daha dikkat çeken bir sosyal sorun olarak gündeme
gelmektedir. Büyük umutlarla kente göç eden aileler, kentlerde, işsizlik,
yoksulluk, evsiz kalma gibi pek çok sorunla yüz yüze gelmekte ve yaşadıkları
toplumsal dışlanmışlık nedeniyle, köylerinde çocuklarına bakmaya
çalışmalarına karşın kentsel ortamın koşullarında çocuklarını ihmal etme
davranışlarına yönelebilmektedirler.
Sosyal çevre, yaşam koşulları, insan etkileşimleriyle bireyin etrafını
kuşatmaktadır. Genelci sosyal çalışmanın, “çevresi içinde aile” odağı,
ailelerin çevresindeki diğer sistemlerle nasıl etkileşime girdiğini anlamak
için çok önemli bir perspektif sağlamaktadır. Bu sistemler, diğer bireyleri,
arkadaşları, aileleri, çalışma gruplarını, sosyal hizmet örgütlerini,
politik birimleri, dini kurumları, eğitim kurumlarını içermektedir. Makro
sistem, aile bireylerini tek tek etkileyerek bu yolla tüm aile sistemine de
etki etmektedir. Bu süreç içinde aile yapısında, işlevlerinde, ailenin
ekonomi profilinde önemli değişiklikler yaşanmaktadır. Ailedeki değişim çoğu
zaman olumsuz bir seyir izleyerek aile parçalanmalarına, aile içi iletişimin
zayıflaması ve ailenin sosyal dışlanmaya maruz kalmasına neden olmaktadır.
Ekolojik sistem kuramının sunduğu yaklaşım açısından, “korunması gereken
çocuklar” sorununu açıklayabilecek bir çerçeve şu şekilde oluşturulabilir:
Ülkemizde var olan korunması gereken çocuklar sorunu, toplumsal değişme,
sosyoekonomik değişmeler, göç, kentleşme, işsizlik ve yoksulluk gibi
toplumsal değişmeye yol açan yapısal etmenlerle ailelerin durumu ve
özelliklerinin (aile yapısı ve işlevleri vb.) etkileşiminin bir ürünüdür.
Toplumsal değişme, göç, kentleşme, işsizlik, ve yoksulluk gibi faktörler hem
aileleri etkilemekte hem de onlardan etkilenmektedir. Ailelerin
özelliklerinden bir bölümü göç etme, işsiz ya da yoksul olma, bir bölümü de
ailenin işlevselliğini kaybetmesi, geniş aile desteği ve sosyal destekten
yoksul kalması gibi değişkenlerdir.
Bu açıdan ekolojik sistem yaklaşımı, yaşayan her organizma gibi bir açık
sistem olan korunması gereken çocuklar sorununun doğasıyla uyumlu bir
çerçeve sağlamaktadır. Korunması gereken çocuklar, bir sistem olarak diğer
birçok sistemle ilişki ve sürekli etkileşim içerisindedirler. Bu ilişki
sistematiği, çocukların yakın aile çevresinden, yaşadığı sosyal çevreye
topluma, yasalara ve uygulanan politikalara kadar uzanmaktadır. Bilindiği
gibi toplumsal ve ekonomik politikalar, yaşanılan çevrenin kültürel
değerleri ve aile ilişkileri insan yaşamını şekillendirmekte ve sistemde
meydana gelen herhangi bir değişim bir başka alt sistemi ve dolayısıyla
sistemin bütününü etkilemektedir. Bu açıdan, sosyal politikalardaki
değişimler, ebeveynlerden birinin kaybı, aile üyelerinin işini kaybetmesi,
boşanma gibi sistemde meydana gelebilecek her türlü değişiklik ve olumsuz
durum, çocuğu da aynı şekilde etkileyecektir. Bunun en iyi örneği, kırdan
kentlere göç sürecidir. Çeşitli nedenlerle kırdan kente göç deneyimi yaşayan
aileler, yeni bir sosyal çevre ve alışık olmadıkları sosyal koşullarla yüz
yüze kalmaktadırlar. Değişen sosyal çevre, yaşam koşulları aile sisteminin
ve aile üyelerinin değişimini gerekli hale getirmektedir. Bu değişim, kent
yaşamına özgü yeni davranış kalıplarını öğrenmek, değişen çalışma yaşamına
ayak uydurmak, farklı kültürel ve sosyal değerleri öğrenmek gibi farklı
boyutları kapsamaktadır. Aile içindeki değişen roller, aile ilişkilerindeki
bozulmalar ve aile çözülmeleri çocuğun yaşantısını da şekillendirmektedir.
Ekosistem yaklaşımına göre, büyük sistemin alt sistemlerinde ortaya çıkan
bozulmalar diğer sistemleri de etkilemektedir. Göç ederek büyük kentlere
gelen bireyler, iş ve aş bularak kentte tutunmaya çalışmakta ancak sistem
içerisindeki yetersizlikleri nedeniyle yaşadıkları yoksulluk ve bunun sonucu
olan sosyal dışlanmanın etkisiyle kolay bir biçimde çocuklarını kurum
bakımına vermek için müracaatçı olabilmektedirler.
İşsizlik ve Yoksulluğun Sosyal Dışlanmaya Etkisi
Ülkemizde; 2002 yılında işsizlik oranı % 10.3 iken; 2003’de % 10.5, 2004
yılında % 12.4, Kasım 2005’de % 11.2; Nisan 2006’da % 9.9 ve Ocak 2009’da
küresel krizin etkileriyle % 15.5 en yüksek oran olarak açıklanmıştır. Diğer
taraftan kentlerde ise işsizlik oranının % 17.2 olarak açıklanması (TÜİK,
2009) sosyal sorunların ne kadar ciddi boyutlara ulaştığını
düşündürmektedir. Kızılot (2008), TÜİK’in 2007 yılında % 10.7 (2 milyon 496
bin kişi) olarak açıkladığı resmi işsizlik rakamlarında gerçek oranın
maskelendiğini ve ‘iş bulma ümidi olmayanlar’ başlığı altında 722 bin kişi
olduğunu ve bu rakamın işsiz sayısına dahil edilmediğini, işsiz sayılabilmek
için son üç aydır iş arıyor olmak koşulu bulunduğunu, sayıları 600 bini
bulan mevsimlik işsizlerin işsizlik rakamına dahil edilmediğini, bu
rakamlara ücretsiz aile işçisi olarak çiftte-çubukta çalışan 2 milyon 619
bin kişinin sadece üçte biri eklendiğinde, işsizlik oranının açıklanan
oranın iki katına % 20.7’ye ulaştığını ifade etmektedir.
Oruç (2001: 81)’a göre yoksulluk açısından, “çeşitli öznel faktörlerden
dolayı Türkiye’de henüz yaygın bir mutlak yoksulluğun şartları olmasa bile,
insanlık onuruna yaraşır kaliteli bir yaşam sürdürebilme olanaklarının da
yeterli olduğu söylenemez”.
TÜİK (2007 yılı)’in ‘Yoksulluk Çalışması’ sonuçlarına göre durum şu şekilde
özetlenebilir;
“2006 yılında dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 549 TL iken 2007’de
bu rakam 619 TL olarak kabul edilmiştir. 13 milyon kişi bu sınırın altında
yaşamını sürdürmektedir. 2006 yılında aylık 205 TL olan açlık sınırı,
2007’de 237 TL olarak belirlenmiş ve 539 bin kişi ise sadece gıda
harcamalarını içeren açlık sınırının altında yaşıyor. 17 milyon 690 bin
ailenin 2 milyon 473 bini yoksul durumdadır. Hanehalkı sayısı arttıkça
yoksulluk oranı da artmakta olup, yoksul oranı 1-2 kişilik ailede % 10.95;
3-4 kişilik ailede % 8.27, 5-6 kişilik ailede % 17.54, yedi ve daha fazla
sayıdaki ailelerde % 41.83 olmuştur. Toplam nüfusun % 0.74’ü gıda yoksulluğu
(açlık), % 17.81’i yoksulluk (gıda+gıda dışı), % 1.41’i kişi başı günlük
2.15 doların altında gelirle yaşamını sürdürmektedir”.
Gelişmiş ülkelerde işsizlik, bireyler açısından ekonomik anlamda önemli
sorunlar yaratmamaktadır. Çünkü endüstrileşmiş ülkelerde tüm vatandaşları
kapsayan bir işsizlik sigortası mekanizması vardır. Böyle bir mekanizmanın
bulunması işsizlerin ilgili kurumlara ve sisteme kayıt olma zorunluluğu
getirmekte bu durum işsiz sayısının tam olarak belirlenmesini, işsizliğin
nicelik ve nitelik olarak izlenmesini de kolaylaştırmaktadır. Oysa az
gelişmiş ülkelerde işsizlik sigortasının olmayışı işsizliğini hem sosyal hem
de ekonomik boyutunu ağırlaşmakta ve bireylerin belli bir sürenin üstünde
işsiz kalmalarını olanaksız hale getirmektedir. Bir çıkış noktası arayan
eğitim düzeyi düşük insanlar her ne koşulda olursa olsun çalışma zorunluluğu
duymakta bu durum marjinal işlerde istihdamın artmasına, informel
sektörlerin oluşmasına sosyal güvencesizliğin hüküm sürmesine zemin
hazırlamaktadır.
Dünya Bankası (1999: 4) yoksulluğu, “en düşük yaşam standardına dahi
ulaşamama” olarak tanımlarken, dünyada yaklaşık 1.3 milyar insan günde 1
dolar’dan daha az bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.
Sanayileşmiş ülkelerde bile, 100 milyondan fazla insan yoksulluk sınırının
altında yaşamakta, 37 milyon kişi işsizlikten etkilenmektedir. Yoksulluk
temelde az gelişmişlik sorunu olup, gelişmiş ülkelerde de önemli bir
sorundur. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan 4.6 milyar insandan 800 milyonu
normal bir yaşam sürmek için gerekli gıdayı alamamaktadır. Avrupa Komisyonu,
AB ülkelerinde 1987 yılında 44 milyon yoksul insan var iken, 1990 yılında bu
rakamın 52 milyona yükseldiğini bildirmektedir (Dünya Bankası, 2007).
Bu çalışmada, ‘yoksullar’ yoksulluğun hem kurbanı hem de nedeni olarak
görülmemekte olup; Wilson (1996: 413; akt. Şenses, 2001: 146)’ın yaklaşımı
benimsenmektedir. Buna göre; “yoksulluk, yoksul bireylerin dışında, başta
ekonomi politikaları olmak üzere, düşük ücretler, yetersiz eğitim ve
istihdam olanakları gibi yoksulların kendi denetimleri dışındaki ‘yapısal
etmenlerle’ ve bütünüyle sosyoekonomik sistemle ilişkilendirilmelidir”. Bu
yaklaşıma paralel bir çözümlemeyle; kırsal kesimden İstanbul’a göç eden
aileler, kronik işsizlik ve sosyal destek sağlayamama sonucu, kentsel
yoksulluk sorunu ile yüz yüze gelmekte ve gereksinimleri, beklentileri
karşılanamayınca çok ciddi risklerle karşı karşıya kalabilmektedirler.DEVAM
EDİNİZ
|
|