Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

 

 

Korunmaya Muhtaç Çocuklar Sorunu ve Sosyal Dışlanmanın Önlenebilmesinde Erken Müdahalenin Önemi-1

Sosyal Hizmet Uzmanı. Dr.İsmet Galip YOLCUOĞLU  /Sitemiz Yazarı
ismetgalip@gmail.com  / http://ismetgalip.com/

 

    Bu makalede çocuk koruma sisteminde, çocuk-odaklı ve aile merkezli bir yaklaşımla aileye genelci sosyal hizmet müdahalesinin kesişmesi ele alınarak; genel olarak göç, kentleşme, işsizlik, kentsel yoksulluk gibi makro düzeydeki yapısal etmenlerin korunmaya muhtaç çocukları ve ailelerini nasıl olumsuz etkilediği tartışılmaktadır. Çocuklar ve aileleri açısından; hangi gereksinimlerin karşılanamadığı, ne tür risk faktörlerinin ortaya çıktığı gözden geçirilerek sosyal dışlanmanın önünün kesilmesi bağlamında ailelerin güçlendirilmesi üzerinde odaklanılmaktadır. Çalışmada, yasal düzenlemelerdeki yetersizliklerden, çocuk politikalarındaki eksikliklerden hareket edilerek, ülkemizde risk altında yaşayan ‘tüm çocukların korunması’ açısından, önemli eksiklikler olduğu ve bu durumun çocuk yoksulluğunu, sosyal dışlanmayı önlemede yeni bir kavrayışın ortaya konulmasını gerektirdiği vurgulanmaktadır. Çocukların olumsuz yaşam koşullarının iyileştirilmesi hedefine ulaşılması, sadece ailelerin sorunları artık kronik hale geldikten sonra çocuklar hakkında kurumlara yapılan müracaatlarla değil, ancak hak-temelli bir kavrayışla olanaklı hale gelebilir.

Toplumsal Değişme ve Korunması Gereken Çocuklar Sorunu

Ülkemizde, 1960’lı yıllarda kentlerde yaşayanlar toplam nüfusun % 26’sını oluştururken; bu oran 1980’lere gelindiğinde % 45’e ve 2000’li yıllarda % 59.25’e yükselmiştir (TÜİK, 2005). İç göç hareketlerinin etkisi ve kırdan kente göç sonucu kentlerin demografik yapısı değişime uğramaktadır. Bu hızlı sosyal değişim süreci içinde ailelerde büyük çalkalanmalar meydana gelmekte, aile yapısı ve işlevlerinde önemli değişiklikler yaşanmakta ve işsizlik, yoksulluk, kentte tutunamama sonucu ortaya çıkan korunmaya muhtaç çocuklar olgusu her geçen gün daha dikkat çeken bir sosyal sorun olarak gündeme gelmektedir. Büyük umutlarla kente göç eden aileler, kentlerde, işsizlik, yoksulluk, evsiz kalma gibi pek çok sorunla yüz yüze gelmekte ve yaşadıkları toplumsal dışlanmışlık nedeniyle, köylerinde çocuklarına bakmaya çalışmalarına karşın kentsel ortamın koşullarında çocuklarını ihmal etme davranışlarına yönelebilmektedirler.

Sosyal çevre, yaşam koşulları, insan etkileşimleriyle bireyin etrafını kuşatmaktadır. Genelci sosyal çalışmanın, “çevresi içinde aile” odağı, ailelerin çevresindeki diğer sistemlerle nasıl etkileşime girdiğini anlamak için çok önemli bir perspektif sağlamaktadır. Bu sistemler, diğer bireyleri, arkadaşları, aileleri, çalışma gruplarını, sosyal hizmet örgütlerini, politik birimleri, dini kurumları, eğitim kurumlarını içermektedir. Makro sistem, aile bireylerini tek tek etkileyerek bu yolla tüm aile sistemine de etki etmektedir. Bu süreç içinde aile yapısında, işlevlerinde, ailenin ekonomi profilinde önemli değişiklikler yaşanmaktadır. Ailedeki değişim çoğu zaman olumsuz bir seyir izleyerek aile parçalanmalarına, aile içi iletişimin zayıflaması ve ailenin sosyal dışlanmaya maruz kalmasına neden olmaktadır.

Ekolojik sistem kuramının sunduğu yaklaşım açısından, “korunması gereken çocuklar” sorununu açıklayabilecek bir çerçeve şu şekilde oluşturulabilir: Ülkemizde var olan korunması gereken çocuklar sorunu, toplumsal değişme, sosyoekonomik değişmeler, göç, kentleşme, işsizlik ve yoksulluk gibi toplumsal değişmeye yol açan yapısal etmenlerle ailelerin durumu ve özelliklerinin (aile yapısı ve işlevleri vb.) etkileşiminin bir ürünüdür. Toplumsal değişme, göç, kentleşme, işsizlik, ve yoksulluk gibi faktörler hem aileleri etkilemekte hem de onlardan etkilenmektedir. Ailelerin özelliklerinden bir bölümü göç etme, işsiz ya da yoksul olma, bir bölümü de ailenin işlevselliğini kaybetmesi, geniş aile desteği ve sosyal destekten yoksul kalması gibi değişkenlerdir.

Bu açıdan ekolojik sistem yaklaşımı, yaşayan her organizma gibi bir açık sistem olan korunması gereken çocuklar sorununun doğasıyla uyumlu bir çerçeve sağlamaktadır. Korunması gereken çocuklar, bir sistem olarak diğer birçok sistemle ilişki ve sürekli etkileşim içerisindedirler. Bu ilişki sistematiği, çocukların yakın aile çevresinden, yaşadığı sosyal çevreye topluma, yasalara ve uygulanan politikalara kadar uzanmaktadır. Bilindiği gibi toplumsal ve ekonomik politikalar, yaşanılan çevrenin kültürel değerleri ve aile ilişkileri insan yaşamını şekillendirmekte ve sistemde meydana gelen herhangi bir değişim bir başka alt sistemi ve dolayısıyla sistemin bütününü etkilemektedir. Bu açıdan, sosyal politikalardaki değişimler, ebeveynlerden birinin kaybı, aile üyelerinin işini kaybetmesi, boşanma gibi sistemde meydana gelebilecek her türlü değişiklik ve olumsuz durum, çocuğu da aynı şekilde etkileyecektir. Bunun en iyi örneği, kırdan kentlere göç sürecidir. Çeşitli nedenlerle kırdan kente göç deneyimi yaşayan aileler, yeni bir sosyal çevre ve alışık olmadıkları sosyal koşullarla yüz yüze kalmaktadırlar. Değişen sosyal çevre, yaşam koşulları aile sisteminin ve aile üyelerinin değişimini gerekli hale getirmektedir. Bu değişim, kent yaşamına özgü yeni davranış kalıplarını öğrenmek, değişen çalışma yaşamına ayak uydurmak, farklı kültürel ve sosyal değerleri öğrenmek gibi farklı boyutları kapsamaktadır. Aile içindeki değişen roller, aile ilişkilerindeki bozulmalar ve aile çözülmeleri çocuğun yaşantısını da şekillendirmektedir.

Ekosistem yaklaşımına göre, büyük sistemin alt sistemlerinde ortaya çıkan bozulmalar diğer sistemleri de etkilemektedir. Göç ederek büyük kentlere gelen bireyler, iş ve aş bularak kentte tutunmaya çalışmakta ancak sistem içerisindeki yetersizlikleri nedeniyle yaşadıkları yoksulluk ve bunun sonucu olan sosyal dışlanmanın etkisiyle kolay bir biçimde çocuklarını kurum bakımına vermek için müracaatçı olabilmektedirler.

İşsizlik ve Yoksulluğun Sosyal Dışlanmaya Etkisi

Ülkemizde; 2002 yılında işsizlik oranı % 10.3 iken; 2003’de % 10.5, 2004 yılında % 12.4, Kasım 2005’de % 11.2; Nisan 2006’da % 9.9 ve Ocak 2009’da küresel krizin etkileriyle % 15.5 en yüksek oran olarak açıklanmıştır. Diğer taraftan kentlerde ise işsizlik oranının % 17.2 olarak açıklanması (TÜİK, 2009) sosyal sorunların ne kadar ciddi boyutlara ulaştığını düşündürmektedir. Kızılot (2008), TÜİK’in 2007 yılında % 10.7 (2 milyon 496 bin kişi) olarak açıkladığı resmi işsizlik rakamlarında gerçek oranın maskelendiğini ve ‘iş bulma ümidi olmayanlar’ başlığı altında 722 bin kişi olduğunu ve bu rakamın işsiz sayısına dahil edilmediğini, işsiz sayılabilmek için son üç aydır iş arıyor olmak koşulu bulunduğunu, sayıları 600 bini bulan mevsimlik işsizlerin işsizlik rakamına dahil edilmediğini, bu rakamlara ücretsiz aile işçisi olarak çiftte-çubukta çalışan 2 milyon 619 bin kişinin sadece üçte biri eklendiğinde, işsizlik oranının açıklanan oranın iki katına % 20.7’ye ulaştığını ifade etmektedir.

Oruç (2001: 81)’a göre yoksulluk açısından, “çeşitli öznel faktörlerden dolayı Türkiye’de henüz yaygın bir mutlak yoksulluğun şartları olmasa bile, insanlık onuruna yaraşır kaliteli bir yaşam sürdürebilme olanaklarının da yeterli olduğu söylenemez”.

TÜİK (2007 yılı)’in ‘Yoksulluk Çalışması’ sonuçlarına göre durum şu şekilde özetlenebilir;

“2006 yılında dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 549 TL iken 2007’de bu rakam 619 TL olarak kabul edilmiştir. 13 milyon kişi bu sınırın altında yaşamını sürdürmektedir. 2006 yılında aylık 205 TL olan açlık sınırı, 2007’de 237 TL olarak belirlenmiş ve 539 bin kişi ise sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının altında yaşıyor. 17 milyon 690 bin ailenin 2 milyon 473 bini yoksul durumdadır. Hanehalkı sayısı arttıkça yoksulluk oranı da artmakta olup, yoksul oranı 1-2 kişilik ailede % 10.95; 3-4 kişilik ailede % 8.27, 5-6 kişilik ailede % 17.54, yedi ve daha fazla sayıdaki ailelerde % 41.83 olmuştur. Toplam nüfusun % 0.74’ü gıda yoksulluğu (açlık), % 17.81’i yoksulluk (gıda+gıda dışı), % 1.41’i kişi başı günlük 2.15 doların altında gelirle yaşamını sürdürmektedir”.

Gelişmiş ülkelerde işsizlik, bireyler açısından ekonomik anlamda önemli sorunlar yaratmamaktadır. Çünkü endüstrileşmiş ülkelerde tüm vatandaşları kapsayan bir işsizlik sigortası mekanizması vardır. Böyle bir mekanizmanın bulunması işsizlerin ilgili kurumlara ve sisteme kayıt olma zorunluluğu getirmekte bu durum işsiz sayısının tam olarak belirlenmesini, işsizliğin nicelik ve nitelik olarak izlenmesini de kolaylaştırmaktadır. Oysa az gelişmiş ülkelerde işsizlik sigortasının olmayışı işsizliğini hem sosyal hem de ekonomik boyutunu ağırlaşmakta ve bireylerin belli bir sürenin üstünde işsiz kalmalarını olanaksız hale getirmektedir. Bir çıkış noktası arayan eğitim düzeyi düşük insanlar her ne koşulda olursa olsun çalışma zorunluluğu duymakta bu durum marjinal işlerde istihdamın artmasına, informel sektörlerin oluşmasına sosyal güvencesizliğin hüküm sürmesine zemin hazırlamaktadır.

Dünya Bankası (1999: 4) yoksulluğu, “en düşük yaşam standardına dahi ulaşamama” olarak tanımlarken, dünyada yaklaşık 1.3 milyar insan günde 1 dolar’dan daha az bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Sanayileşmiş ülkelerde bile, 100 milyondan fazla insan yoksulluk sınırının altında yaşamakta, 37 milyon kişi işsizlikten etkilenmektedir. Yoksulluk temelde az gelişmişlik sorunu olup, gelişmiş ülkelerde de önemli bir sorundur. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan 4.6 milyar insandan 800 milyonu normal bir yaşam sürmek için gerekli gıdayı alamamaktadır. Avrupa Komisyonu, AB ülkelerinde 1987 yılında 44 milyon yoksul insan var iken, 1990 yılında bu rakamın 52 milyona yükseldiğini bildirmektedir (Dünya Bankası, 2007).

Bu çalışmada, ‘yoksullar’ yoksulluğun hem kurbanı hem de nedeni olarak görülmemekte olup; Wilson (1996: 413; akt. Şenses, 2001: 146)’ın yaklaşımı benimsenmektedir. Buna göre; “yoksulluk, yoksul bireylerin dışında, başta ekonomi politikaları olmak üzere, düşük ücretler, yetersiz eğitim ve istihdam olanakları gibi yoksulların kendi denetimleri dışındaki ‘yapısal etmenlerle’ ve bütünüyle sosyoekonomik sistemle ilişkilendirilmelidir”. Bu yaklaşıma paralel bir çözümlemeyle; kırsal kesimden İstanbul’a göç eden aileler, kronik işsizlik ve sosyal destek sağlayamama sonucu, kentsel yoksulluk sorunu ile yüz yüze gelmekte ve gereksinimleri, beklentileri karşılanamayınca çok ciddi risklerle karşı karşıya kalabilmektedirler.DEVAM EDİNİZ



Bize Ulaşın