|
|

CAN SUYU
Kızımın Kanser Serüveni
Sosyal Hizmet Uzmanı Ü.Gülsüm Bülbül
Kanguru Yayınları, Eylül 2007 |
Can Suyum; Yaşamak Boynumuzun
Borcu
Ü.Gülsüm Bülbül, tutulduğu kanseri
geride bırakıp, şimdi Cunda'da güneşi batıran kızının verdiği
mücadeleyi anlatıyor "Can Suyu"nda.
Şadiye DÖNÜMCÜ
dosadoster@gmail.com
|
“Her zaman güçlü, kendini
bırakmayan ben salya sümük ağlıyorum. Öylesine yorgun, bitkin ve çaresizim
ki; ağlamaktan başka yapabileceğim bir şey yok. Sanki içim boşalıyor, hiçbir
şey düşünemiyorum. Duygularım felç. Zamanı geri çekmeli… Bu zamanı ileri ve
geri itmeyi öyle çok yaşıyorum ki…
Aramızda bir itiş kakış başlıyor. Zaman da, ne zaman, hangi zaman olacağını
şaşırıyor. Uyumak ve uyanınca her şeyin eskisi gibi olduğunu görmek
istiyorum. Olmayacağını bilsem de... İçimden incecik teller koptuğunu
hissediyorum, bunlar can teli.”
Bu sözler, bu duygular iki çocuklu bir anneye, Ü.Gülsüm Bülbül’e ait. Bu
sözler, bu duygular onun yazdığı "Can Suyu" adlı kitapta yer alıyor.
Anne kızının içinde uyuyan devin varlığını öğrendiğinde... Yazar; bir sabah
“Sağ yanım ağrıyor, anne!” diye yataktan kalkan, sağ böbreğinde saptanan
kitle nedeniyle doktor, hastane, ameliyat, yoğun bakım, kemoterapi,
radyoterapiyle tanışan ve ne güzeldir ki şimdilerde gökkuşağının bütün
renkleriyle hayatın içine akabilen, 27(artık 28) yaşındaki, Siyasal Bilgiler
Fakültesi mezunu, Orta Doğu Teknik Üniversite’sinde çalışan kızı Gülsevi’nin
kanser, kendisinin de bu süreçteki annelik serüvenini anlatıyor kitabında.
"Doktorlar böbreğe yapışık ve kapsül şeklindeki dev boyutlu kitlenin iyi
huylu olmayabileceğini, hemen alınması gerektiğini söylediğinde filmlerdeki
gibi ağlayıp, ortalığı yıkmayan ancak annenin çocuğuna 'İçinde uyuyan bir
dev var(mış). Onunla savaşacağız' demesi zor."
"Ama" diyor, Gülsevi, "dinlemekle yetinse de, ardından ördüğü ve kimsenin
geçmesine izin vermediği duvar, işleri zorlaştırıyor."
Anne kızının dikiş izlerine pırlanta dizdirecek
Ameliyathane çıkışında “İyiyim” diyen ancak daha sonra, iç kanama nedeniyle
yeni bir ameliyata alınacağını öğrendiğinde “Bütün bunlara değdi mi?" diye
soran Gülsevi o anda annesinin 'can suyu’nun çekildiğinden, kuruduğundan
habersiz.
Yoğun bakımdaki ağır geçen günler sonrası kızını tekerlekli sandalyede gören
annenin içi burkulsa da, onun yürüyüp koşacağına olan inancını artmış.
Başkasına muhtaç olmaktan hoşnutsuz kızıyla ilişkilerini oyuna çevirmekte
başarılı anne. “Padişahın çişi geldi / Yetiş uçkurcu başı. / Padişah elini
yıkadı / Yetiş peşkirci başı” diyen anneye yanıt: “Yaa, anne güldürme beni.
Dikişlerim acıyor.”
Gülsevi “Bikinimden dikiş izlerinin görünmesini istemiyorum.” dediğinde anne
hemen çözüm buluyor: “İzlerin üzerine pırlanta dizdiririz”.
Anne yok olmak istiyor
Doktorlar olası her şeyi önceden söyleyerek hastayı ve yakınlarını
hazırladığından patoloji sonucunun kanser çıkması sürpriz değil. Evde
internete bağlanan herkes birbirinden habersiz aynı sayfaları açtıp bakıyor,
Wilms tümörünün tedaviye en iyi cevap veren tür olduğunu öğrenmek onlara
yetmiyor.
Kendine sıkça “Neden benim kızım? Niye önceden anlamadık? Hatamız ne? Hangi
suçun cezası bu?” sorularını sorsa da, her an her şeye hazır olması
gerektiğini anlayan, ‘güçlü olmanız lazım’ cümlesinin anlamını süreç
içerisinde kavrayan anne, gözyaşlarını geceleyin özgür bırakıyor.
Kemoterapinin ilk günlerinde 4-5 yaşında bir çocuğa dönüşen kızının “Anne,
oraya gitmeyelim. Hemşire canımı çok yakıyor. Lütfen beni oraya götürme,
anne” deyişini duymamak için ‘yok olmak isterdim’ diyor yazar.
Anne kızınınkiler dökülürken saçlarını boyatamıyor
Zor anlarda hastalığı ”Biz yoruluruz, gitmeyelim, anne”, “Gitmezsek doktor
bizi unutur, kaçalım anne”, “Peşimizi bırakmayacaklar, bu hastaneden kaçış
yok, anne” diyerek ‘o’nun olmaktan çıkarıp, ‘biz’e dönüştüren Gülsevi aylar
sonra annesine “Öylesine çok yapacak işim vardı ki; kıytırık bir hastalığın
bunları ertelemesine izin veremezdim. Hastalığa ayıracak zamanım yoktu.”
diyecekti.
“Gür, simsiyah ve uzun saçları vardı. Kemoterapinin 21. gününden sonra
dökülmeğe başladıklarında ‘dipleri yerinden oynamasın’ diye sadece uçlarını
tarardım. Dokunmazsak, dökülmez gibi geliyordu. İnadına döküldüler. Her yer
silme saçla dolduğunda çok üzüldük.” diyen yazar anne, beyazlayan saçlarını
boyatması söyleyenlere “Kızımınkiler avuç avuç dökülürken, içimden
gelmiyor.” yanıtını veriyor.
Anne kızının bir tel saçına kurban
Nihayetinde peruk takmaya ikna olan Gülsevi, kısa, uzun, röfleli, bandanalı,
kızıl, sarı peruklar alıyor. Kışın değişik şapka ve bereler, yazın
kenarlıklı şapkalar, evde de allı pullu eşarplar takıyor. Bebek gibi okşayıp
sevdiği kızının bir tel saçına kurban olan annesi herkese hastalığı birlikte
yeneceklerini ilan ediyor.
Kızının iyileştiği günü bayram ilan etmekte kararlı olan anne dayanamıyor
olsa da inançları isyan etmesini engelliyor. “Bu hastalığın tek ilacı:
Yüksek moral“ diyenlere ‘nasıl’ını açıklamadıkları için sinirlendiğini,
evlerine gelen, telefonla arayan, sanal posta kutularını dolduran
sevdikleri, dostları, yaşam koçluğu yapan arkadaşları ile mutlu olduklarını,
ailece artı stres, sıkıntı ve üzücü olaylardan uzak durmaya çalıştıklarını
öğreniyoruz.
Anne kızını sebepsiz öpüp, kokluyor
“Bazı olayların bazı insanların başına gelmesini sorgulamayıp, ‘seçilmişlik’
olarak değerlendirmek gerektiğini öğrendik. ‘Her şerde bir hayır vardır’ ,
‘Tanrı inananı ve sabredeni bilir ve korur ‘ gibi sözlerin hikmetini
anladık. Zorda kalınca, içim kararınca tanrıya dua etmek iki yüzlülük mü?
diye düşündük. Ama korkmayı da hep sürdürdük.” diyor yazar.
Bu süreçte ailece masa başı oyunlar oynayan, sayısız film izleyen, takı
yapıp sevdiklerine hediye eden, kar-kış yürüyüşe çıkan, kişisel gelişim
kitapları okuyan, kağıttan turna kuşları yapan, hiç sebepsiz birbirine sıkı
sıkı sarılarak öpüşüp, koklaşan, birbirinin başını okşayıp, sırtını
sıvazlayan, utanmayıp hıçkırarak ağlayan, dinleyici bulduğunda ‘bizi
dinleyin’ diyerek saatlerce anlatan, dudaklarından dua eksilmeyen, bazen hiç
bir şey yapmadan oturan, anlatılan ‘beterinde beteri var’ öykülerini
dinlemeyen, özür dileme, teşekkür etme ve şükretmenin erdem olduğunu
unutmayan Bülbül Ailesi en çok düşünmeye zaman ayırmış.
Anne ‘hayat ben buradayım’ diyenlerle karşılaşmamış
Hastalığın kaynağını Gülsevi’nin uzun süre işsiz kalmasına bağlayan anne;
hastalık sürecinde ve şimdi sağlıklı beslendiklerini, kansere ilişkin tüm
haberleri izlediklerini, kanseri yenen meşhurların duygu, düşünce ve
deneyimlerine ilişkin yayınlarla umutlandıklarını, hayatı doğal akışına
bırakmayı öğrendiklerini, bekleme odalarında hayata ve kansere dair çok şey
öğrendiklerini söylerken, hastalığının dokuzuncu ayında Gülsevi “Kimse hasta
–hele ki kanser- olmak istemez. Yaşamda hep daha iyinin peşinde koşarken,
sahip olduklarımızın farkına varmayız. Bu hastalığın bana bir işaret olarak
geldiğini düşündüm.” diyordu.
Hasta ve yakınlarına ilişkin gözlemleri mi? Erkekler şapka ya da bere
takarken, kadınlar peruk, şapka, bere ya da eşarp kullanıyor. Başına bir şey
takmayan, nadir. Giysi renkleri: siyah, gri, nadiren lacivert yada
kahverengi. Renkli giyinenler nadir. ‘Kırmızı’ giyerek “Hayat, ben
buradayım” diyen hiç yok. Onlar kolay anlaşılıp-tanışılan çok özel bir dille
hastalığı, tedavileri, ilaçların yan etkilerini, yenmesi gerekenleri, otları
konuşsalar da, para-pul konuşmuyorlar(mış). Çok mu zenginler? Hayır. Ama bu
hastalık herkese bir şekilde para bulduruyor(muş.)
Anne ve hastalığın psikolojik seyrine ilişkin gözlemler
Yazar bir gün Ankara’da ‘Kanserli Hasta Giysileri” temalı bir defile
düzenlenmesini, kanserli bir girişimcinin ”Kel Kafayla Toplum İçinde Dolaşma
Cesaretini Kazandırma” amaçlı bir dersane açmasını, “Kanserli Hasta ve
Yakınları” için moral günleri yapılmasını istiyor.
Hastalığın psikolojik seyrini yorumlayan Gülsüm Bülbül, inkar ve red
aşamasında; teşhisin doğru olmadığını, "Neden ben / biz" diye
sorguladıklarını, yanlışlık olabileceğini ya da "İşlediğim(iz) bir suç
yüzünden Tanrı tarafından cezalandırıldık" diye düşündüklerini yazıyor.
Utanma aşamasında kansere yakalanmak ayıp bir şeymiş gibi kimseye
açıklanamadığını, hastalığı tanıyıp, tedavisini öğrenildiğinde, iyileşenler
görüldükçe korkunun hafiflediğini, isyan, öfke, kızgınlık aşamasındayken
"Neden ben dendiğini, çaresizliğin insanı tükettiğini, kabullenme aşamasına
gelindiğinde hastalıkla birlikte yaşamanın öğrenildiğini, alınganlık,
kırılganlık ve hassasiyet duygularının bu süreçte çok güçlendiğini, her
şeyin hastalıkla bütünleştirildiğini söylüyor yazar.
Anne, Gülsevi, Sarı Kız, Zeus ve Cunda
Kanser sözcüğü her kapıyı açıp, tüm suçları bağışlattığından dünyanın kanser
hastalarının etrafında döndüğünü düşünen hastanın -ve yakınlarının-
bencilleştiğini, üzüntü duygusuna acıma eşlik ettiğinde hasta ve
yakınlarının kederinin katlandığını söyleyen Gülsüm Bülbül, hastalık
esnasında insanların üzüntü ifade şekillerini kendilerini kontrol
edemeyenler, dirayetli olanlar, size sizden fazla üzülenler, bir türlü
arayamayanlar, "beterin de beteri var"cılar, "kalbim seninle"ciler diye
grupluyor.
Hastalıkla savaşan kızı maskeyle dışarı çıktığında ona acıyarak bakan
gözleri unutmak istediğini, üstü saç dolu halıları silerek stres attığını,
‘En ağır travmalar bile altı ay sonra şiddetini kaybeder’in doğruluğunu
yaşayarak öğrendiklerini söyleyen yazar ardından ekliyor: “Bu süreçte
yaşamımızdaki küçük ama güzel şeylerin de ayrımına vardık.”
Gülsevi şimdi nasıl mı?
Dert, sıkıntı, hastalık… Yok artık: B İ T T İ. Gözlerini kapadığındaki
zifiri karanlık… Yok artık: G İ T T İ.
O artık Sarı Kızla tanışıp, Zeus’la birlikte Cunda Adası'nda güneşi
batırıyor. (ŞD/NZ)
* Şadiye Dönümcü. Sosyal Hizmet Uzmanı.
** Ü.Gülsüm Bülbül, Cansuyu, Kanguru Yayınları, Eylül 2007.
*** Ü.Gülsüm Bülbül, Sosyal Hizmet Lisanslı, Eğitim Yönetimi Yüksek
Lisanslı, emekli, şimdilerde sadece "anne" olarak yaşamını sürdüren bir
meslektaşım.
http://www.bianet.org/
yayınlanmaktadır.
|
|