|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|

KİTLESEL DURGUNLUK
Sitemiz Yazarı
Sabancı Ünv.Toplumsal ve Siyasal Bilimler öğrencisi
Can KÜÇÜKALİ
kucukali@su.sabanciuniv.edu

Her ülke için anti-emperyalist,
anti-kapitalist mücadele ve buna karsın demokrasi ve daha hakça bir düzen
mücadelesi kendi iç dinamikleri içinde gelişir. Bu iç dinamik denilen şey, o
ülkenin kendi özgün kimliği ile ülke gerçeklerinin kendi gündemini ve buna
bağlı değişim hattını oluşturmasıdır. Kimliği oluşturan önemli unsurlar ise
coğrafya, nüfus yapısı, kültür ve ülkenin sahip olduğu (eğer sahipse)
mücadeleci gelenektir. Tabi bu gelenek de karsımıza tüm diğer öğelerin
toplamı olarak çıkmaktadır. Elbette bu öğeler sadece verilen hak ve
eşit-özgürlükler mücadelesinin katalizörleridir. Yani her ülkede ve her
coğrafyada sömürü ve bunun dolaylı sonucu olan haksızlıklara karşı direnme
belirli ölçülerde görülebilir ama halkın genel olarak bütününde görülemeyen
mücadele bilinci ve kültürü, beraberinde pasifizmi ve boyun egmeyi getirir;
bu da ülkenin anti-kapitalist mücadelesi içinde olan unsurların
elitleşmesine ve mevcut potansiyelin erimesine sebep olur.
Türkiye'de de bu sıkıntıyı yasayan ülkelerden biridir. Çünkü Türkiye yapısı
itibariyle anarşist bir geleneğe sahip olan Güney Amerika ülkelerinden,
sosyalist devrimi ve kültür devrimini kısmen de olsa yasamış Çin'den, bugün
hala Zapatista hareketine destek veren ve gerillaların ellerinde silahlarla
bir şehre girmelerini alkışlarla karşılayan Meksika halkından farklıdır.
Tabi ki Türkiye tarihinde de mücadele vardır. Hem de belki de bu mücadele
tarihe adini altın harflerle yazdırmıştır. Fakat bu mücadele, saldırının
somut olarak görülebildiği koşullarda ve ulus-devlet ekseni etrafında
yapılmış bir mücadeledir. Yani, Türk halkındaki 'anti-emperyalist' (eğer
anti-emperyalist ise) başkaldırıyı 'Kurtuluş Savaşı' ile kanıtlamaya
çalışmak ve buna bağlı yeni bir başkaldırıyı beklemek bilimsel değildir.
Bugün emperyalist saldırı kendisini direkt olarak göstermemektedir. Sömürüyü
birinci elden görmek ve buna karşı bir bilinç oluşturmak, bundan öte buna
karsı duruş sergilemek sanıldığından daha zordur. Yıllardan beri empoze
edilen kültür dışında, insanların bir şekilde sisteme eklemlenmiş olmaları
ve yaşamlarını bu sistem sınırları içinde kazanıyor olmaları, onların
algılarını daraltmakta ve bireysel hayatlarının toplumsal anlamlarını
kavramalarını güçleştirmektedir. Mesela issiz bir insana emek sömürüsünün
boyutlarından ve sendikalaşmadan söz etmek gerçekçi değildir ve eğer bu
ülkede isinde sömürülenlerin yanında sömürülecek bir isi bile olmayanları
göz önünde bulundurduğumuzda ülke profili ve bu profilin mücadeleye vurduğu
sekteyi açıkça görebiliriz. Buna karşın yukarıda sözü edilen, sadece isin
bir boyutudur.
Diğer bir konu da çalışan kesimin durumudur. Kurtuluş Cephesi'nin Ekim-Kasım
sayısındaki bir yazıda, halktaki kaypak durusun devrimci güçleri
yıldırdığından bahsedilmiştir. Bu çok ilginç bir durumdur çünkü konuyla az
çok ilgili olanlar bilirler ki illegal örgütlenmeler her zaman için halkın
potansiyeline tam bir güven içinde ve sanki yarin devrim olacakmışçasına
söylemler içindedirler. Böyle bir söylem hareketin kendi durusunu
sorgulaması açısından büyük önem taşısa da bizim konumuz açısından
bakıldığında anlamı, 'kitlelerdeki durgunluk ve tepkisizlik' olgusunun
varlığının dile getirilmesidir. Bu aslında sol içerisinde pek de gördüğümüz
bir durum değildir ama eğer böyle bir durum dile getiriliyorsa, olaylara
daha analitik bakmanın ve belli düşünce kalıplarıyla/varsayımlarla hareket
etmek yerine toplumsal yapının analizini daha iyi yapmanın vakti gelmiş
demektir.
Toplumsal yapının analizini yeniden yapmak çok önemlidir çünkü buradan
haklar ve özgürlükler mücadelesinin bir sonraki eylem planı ortaya
çıkabilir,ezber bozulabilir, sol literatürü iyi kavramanın yanında günün
koşullarına göre geliştirmek gerekebilir. Burada bahsedilen bir revizyon
değildir. Revizyon, literatürü devrimci özünden saptırmak demektir. Halbuki
geliştirmek, bu özde verilen mücadele alanının genişletilmesine sebep olur,
ki bu tam da istenilendir. Bu olguyu reddetmek ve dogmatik davranmak
hareketi yıpratır.
Elbette ilerici güçlerin ödevleri artarak devam eder. Yine de toplumun
genelindeki durgunluk burada asil vurgulanmak istenen öğedir.
Diyarbakır’daki beş kilogramlık makarnaları almak için kuyrukta birbirlerini
ezen insanlar, erzagi aldıktan sonra Tanrı’ya dua etmekte, yüzleri
gülmektedir. Ne yazık ki is bulamayan gençler, sigortasız ve asgari ücretin
dahi altında taşeron olarak çalışma imkanı bulduklarında sevinmektedirler.
Bunlar en alt kesimdeki durumdur. Bunun hallicesi, belli bir bilinç
seviyesinde olduğunu kabul etmek istediğimiz, genelde hizmet sektöründe
çalışan memur kesimdir. Bu kesimin hele de güncel kamu reformu yasası
karsısında mücadeleyi yükselterek sürdürmeleri beklenirken, gözlemlenen ,
herkesin küçük burjuva bireysel kaygılarla kapitalist topluma entegre
olduğudur. Herkes memnunsa sorun yoktur; memnun olmayanlar varsa ve sesleri
çıkmıyorsa da (ki görünen budur) sorun yok demektir çünkü en basit mantıksal
çıkarımdan da anlaşılabileceği gibi ortada bir sorununuz varsa bunu
diğerlerinin fark etmesinin tek yolu dile getirmektir. Her şey buradan
baslar.
|
|