|
|
|
|
|
KİMDİ ? ( Ocak 2006) O’nu ilk gördüğümde yan otobüsteydi. Zorlu bir yolculuğun ortasında gece saat ikide arabamız mola vermişti. Kim olduğunu bilmiyordum. Tükürerek yere indi. İner inmez bir sigara yaktı. Kendinden emindi. Kafasında eğreti bir kasket, sırtında eski kahverengi bir ceket vardı. Hayata karşı bir tepkisi var gibi görünmüyordu. Keyifsiz sayılmazdı. Halbuki keyifli olmak için hiçbir neden yoktu. Önümüzde henüz gidilmesi gereken beş saat yol ve üstümüzde her an yağdı yağacak ağır bir hava varken, yerler buzken ve dışarıda bana göre oldukça sevimsiz bir müzik çalıyorken keyifli olmak için nasıl bir neden bulabilirdi insan. Her şeye rağmen O bir neden bulmuş olmalıydı. Kim olduğunu bilmiyordum. Derken içeriye girdi. Yemeklere baktığını seçebildim. Hiçbirini beğenmedi ya da beğenmemiş gibi yaptı. O kadarını göremedim. Sonra bir çorba aldı. Oturdu içti. Ben hiç içeriye girmedim. Zaten uykuluydum. Yemek yeme isteğim yoktu. Dışarıda biraz dolaştım. Bu arada O da dışarı çıktı. Bir sigara daha yaktı. Yanıma geldiğini gördüm. Kaçmaya çalıştım. Kaçamadım. Bana yetişmişti. Selam verdi. Sigara içip içmediğimi sordu. Belli ki benimle konuşmayı kafasına koymuştu. İçmediğimi söyledim ve teşekkür ettim. Tarzımı garipsedi ve beni süzdü. Kim olduğunu bilmiyordum. Kim olduğumu, ne işle meşgul olduğumu sordu. Gereken cevapları verdim. Sanırım cevaplarla fazla ilgilenmiyordu. Benim sohbetimden fazla memnun kalmamış olacak ki, lafı fazla uzatmadan yanımdan uzaklaştı. Mola yerinde bir tur atmıştım ki, O’nu otobüsü yıkayan adamın yanında gördüm. Hem gülüyor, hem de konuşuyordu. Belli ki adamı küçümsüyordu. O’nu da sorguya çekti. Cevapları beğenmedi. Yine de keyfi yerindeydi. Herkes soğuktan donuyordu. O ise tek bir ceketle dışarı çıkmıştı. Kim olduğunu bilmiyordum. Kesinlikle ilginç biri değildi ve ilginç bir macerası olduğunu zannetmiyordum. Hatta bundan emindim. Fazla bir yaşanmışlığı olması mümkün değildi. Park alanı küçüktü. Yanlarına biraz yaklaştığımda ne konuştuklarını rahatça duyabiliyordum. Köyden falan bahsediyordu. Üç inek, beş tavuk, hasta anne, rahmetli baba… Yıkayıcı için en büyük talihsizlik aynı memleketten çıkmaları oldu. Aynı memleketten olmaları ikisi için aynı şeyi ifade etmiyordu. Benim içinse hiçbir şey ifade etmiyordu. Yine de duyuyordum. Yıkayıcı kestirme cevaplarla adamı başından savmaya çalışıyor, O ise umurunda olmaksızın anlatmaya devam ediyordu. Kim olduğunu bilmiyordum. Hiç de ilgilenmiyordum. Zaten üşümüştüm ve bu zorunlu tanıklıktan sıkılmıştım doğrusu. Orta kapıyı kapamışlardı. Yerim arkadaydı. Ön kapıdan girmek zorunda kaldım söylenerek. Bu arada anons da yapıldı. Molanın sonu gelmişti. Yolcular yavaş yavaş binmeye başladılar. En son O bindi ve üçüncü sigarasını son nefesine kadar ziyan etmeden çekti. Sonra gayet neşeli bindi arabaya. Konuşmaya kaldığı yerden devam etti. Nasıl bu kadar mutlu ve kaygısız olabildiğini düşündüm. Sanırım biraz da kıskandım. Köyden bahsediyordu hala. Üç inek, beş tavuk… Bu
arada neden kendisinden söz etmediğini düşündüm. Kim olduğunu bilmiyordum.
Bana kendisinden söz edebilirdi ama bu konuda konuşmamıştı. Olaylardan
bahsediyordu. Olgulardan bahsediyordu. Kendinden bahsetmiyordu. Sonradan
anladım. O da bilmiyordu kim olduğunu ve merak etmiyordu aynı benim gibi…
|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|