|
|

Sosyal Hizmet Perspektifinden
Kentsel Yoksulluk Sorunu-1
Sosyal Hizmet Uzmanı. Dr.İsmet
Galip YOLCUOĞLU
Sitemiz Yazarı
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
ismetgalip@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
Sosyal Hizmet
Perspektifinden Kentsel Yoksulluk Sorunu-1
Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel
Yoksulluk Sorunu-2
Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel
Yoksulluk Sorunu-3
Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel
Yoksulluk Sorunu-4
ÖZET
Bu çalışmada, temel değerlerinden birisi olarak her insanın üyesi olduğu
toplum içerisinde gerekli katkıyı alabilmesini sağlamak olan sosyal hizmet
mesleği perspektifinden, dünyada giderek artan “kentsel yoksulluk” sorununa
İstanbul örneğinde değinilmektedir. Konunun kavramsal çerçevesi, kentleşme,
kentlileşme, göç ve kentsel uyumsuzluğun nedenleri ve etkileri, Türkiye’nin
en büyük metropolü olan İstanbul bağlamında ele alınmaktadır.
Bu makalede, kentsel yoksulluk kavramının betimlemesi yapıldıktan sonra,
İstanbul’da yoksulluk sorunda rol oynayan faktörler ele alınmakta, kent
yoksulluğunun ortaya çıkışı, tarihsel gelişimi de bu çerçevede
değerlendirilmektedir. Tüm diğer büyük metropoller gibi İstanbul’da dünyayı
saran küresel yoksulluktan etkilenen bir metropol görünümündedir. Bu
çalışmada, kentsel yoksulluk probleminin gelişimi ve sebepleri üzerinde
görüşler ortaya konmuştur. Genelden özele bir gelişim izlenmiştir. Önce
dünya sonra Türkiye ve özelde de İstanbul’a inilmiştir.
GİRİŞ
Ülkemizde, 1960’lı yıllarda kentlerde yaşayanlar toplam nüfusun % 26’sını
oluştururken; bu oran 1980’lere gelindiğinde, % 45’e ve 2000’li yıllarda %
59.25’e yükselmiştir (TÜİK, 2005). Göçmen grupları, geldikleri yörelere göre
gruplar halinde kente yerleşerek İstanbul’da baskın bir hemşehri kümelenmesi
oluşturmuşlardır. Bu yapı, onları kentteki yalnızlığa ve kent sorunlarına
karşı güçlü kılarken, kent yaşamından ve kentlileşme sürecinden uzak
tutmuştur. Köyden kente göçen ailelerin temel sorunu, barınma sorunudur.
Konut konusunda en temel eşitsizlik ise normal standartlarda bir konuta
ulaşmalarını sınırlayan gelir düzeyi ile ilişkilidir. Sürekli bir işi ya da
hiçbir gelir güvencesi olmayan insanlar, toplumun saptadığı normlar ya da
standartlar içinde konut sorununu çözemediğinden, çözümü kent ve kentlinin
standardı dışında gecekondu yapmakta bulmuştur. Çünkü şehirde tutunabilmenin
ilk koşulu, asgari standartlarda bile olsa ikamet edilecek bir konut
bulabilmektir.
1950’li yıllarda başlayarak 1980’lere kadar yoğun biçimde yaşanan kente göç
sürecine sadece İstanbul için bakıldığında, 1945’te toplam nüfus içinde
İstanbul’da yaşayanların oranı % 5.7 iken, 1980’de % 10.5, 2000’de % 15’e
yükselmiştir. İstanbul’un nüfusu, 2000 yılı Nüfus Sayımı sonuçlarına göre
10.018.735 iken 31 Aralık 2007 tarih itibariyle 12 milyon 573 bin (TÜİK,
2008) olup nüfusun %17.8’i bu kentte yaşamaktadır. Yıllık nüfus artış hızı,
göçle % 2.1 ve doğumla % 1.2 olmak üzere toplam % 3.3’tür. Nüfus yoğunluğu,
ülke genelinin 22 katı seviyesindedir. Nüfusun % 62.24’ü, İstanbul dışında
doğmuş ve göç yoluyla bu kente gelmişlerdir (TÜİK, 2008). İstanbul anakenti,
1960’lı yıllardan itibaren en yoğun iç göç alan metropoldür. Büyükşehir
Belediyesinin 2008 yılı verilerine göre bu kentte, 400 binden fazla
gecekondu bulunmaktadır. İstanbul, ülkemizdeki nüfus hareketliliği, göç,
işsizlik ve kentsel yoksulluğu sergilemesi, korunması gereken çocuk
sayısının fazlalığı bakımından da büyük önem göstermektedir. Bu metropolde
kentsel yoksulluk, en temel kurum olan aileleri farklı şekillerde
etkilemiştir. Örneğin, kiraların diğer illere göre daha yüksek olduğu bu
ilde tutunabilmek aileler için çok daha zordur. TÜİK (2008), verilerine göre
İstanbul’da 2000 yılında 6.546 boşanma meydana gelmiş iken, % 300’den fazla
artışla 2007 yılı itibariyle bu oran 20.323’e yükselmiştir. Aynı dönemde
Türkiye genelindeki boşanma oranlarında ise % 200’lük bir artış meydana
gelmiştir. Ülkemizde yıllık ortalama 94.000 çift boşanmakta ve bunun 1/5’den
fazlası İstanbul’da gerçekleşmektedir.
Türkiye’deki binlerce yıllık tarımsal uygarlığın ekonomik faaliyet
tarzından, 1970'li yıllardan itibaren etkileri hissedilmeye başlanan
endüstriyel toplum ve endüstriyel uygarlığın değerlerine göre hızlı bir
değişim yaşanmaya başlanmıştır. 1970'li yıllarda başlayan sanayi yolunda
ilerleme ve sanayi toplumu haline gelme hedefi ve 1980 sonrası uygulamaya
konulan liberal politikalar, liberalizm ve piyasa ekonomisine geçiş dönemi
olarak kendini göstermektedir. Özellikle 1980’li yıllarda uygulanan,
günümüzde de değişik boyutlarıyla sürdürülmeye çalışılan ekonomik ve sosyal
politikalar, var olan olumsuzlukları ve yoksulluğu daha da
derinleştirmiştir. Kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu istikrarsız bir
ekonomik yapıda, gelir dağılımının da bozuk olması yoksulluğun yaygınlaşması
ve gereksinimlerini karşılayamayan ailelerin sayısındaki artışın yanında,
geçim zorluğu sorunlarını da beraberinde getirmiştir.
Ülkemizde son 30 yıllık dönemde teknolojik gelişmelerden temellenen ve
insanlar arası ilişkilerin, üretim, tüketim kalıpları, mülkiyet
ilişkilerinin, değerlerin ve kuralların yeni anlamlar kazandığı, kültürel
öğeleri de içine alan, geniş bir toplumsal yapı değişimi anlamında toplumsal
değişme ve gelişmeler meydana gelmiştir.
İnsanın gelişmesi için eşitlikçi sosyal refah yapılarını yaygınlaştırmayı
görev edinmiş sosyal hizmet mesleği kent yoksulluğunu azaltmaya, önlemeye
çalışan bir meslektir. Yirmi birinci yüzyıla girdiğimiz ve insanlığın bilgi
toplumu sürecini yaşadığı bir dönemde, insanların ekonomik ve sosyal
politikalar vasıtasıyla refah ve mutluluk içinde yaşamaları önem
taşımaktadır. Yoksulluk, yalın kelime haliyle bile bir insanlık gerçeğini
yansıtmaktadır. Dünyada yaklaşık olarak her beş kişiden birisi yoksuldur.
Buna ilave olarak bölgesel sorunlar, iç savaşlar ve ekonomik ambargolar gibi
dolaylı sebeplerden dolayı da insanlar istemeseler dahi yoksulluğa mahkum
olabilmektedirler. Yoksulluk özellikle kadın ve çocukları son derece olumsuz
biçimde etkilemektedir. Hayat standartlarında ortaya çıkan dengesiz
gelişmeler, gelir dağılımı bozuklukları ve ilave olarak pek çok dışsal
etkenler yoksulluğu artırıcı etkiye sahiptir. Gelişme, çağdaşlaşma ve refah
toplumu olma amacına uygun olarak, yoksullukla mücadele politikalarının
geliştirilmesi ve süratle uygulanması önem kazanmaktadır (Eş, 2000: 4).
Kentsel yoksulluk (urban poverty) kavramı, kentsel mekandaki yoksulluğun,
küreselleşme süreçlerinin etkisiyle, belli bölgelerde yoğunlaşma eğilimini
anlatmaktadır. Buna göre, kırsal yoksulluğun basitçe karşısına konacak bir
kentli yoksulluğundan daha fazla bir anlam içeriğine sahiptir. Literatürde,
'yeni yoksullar', 'sınıf-altı yoksulluğu' biçiminde de kullanımlara sahip
olan kavram, bilindik genel yoksulluk anlayışından farklı bir yoksulluk
tipini tarif etmektedir ( Bıçkı, 2005:1).
Kentsel yoksulluğun ayırıcı tarafı, küresel ekonomilerde meydana gelen
dönüşümlerle yoksulluk sorunu belirgin olmayan nüfus gruplarının
yoksullaşması ve bu durumun kalıcı hale gelmesiyle bu nüfus gruplarının
toplumsal açıdan dışlanmasıdır. Bıçkı (2005)’ya göre; “kentsel yoksulluk,
kimi durumlarda bir sınıf-altı (underclass) yoksulluğu biçiminde ele
alınmaktadır. Sınıf-altı kitleden kastedilen, düzenli bir işi olmayan veya
hiçbir işi olmayan, devlet yardımlarına bağımlı, suç işleme potansiyeli
yüksek, herhangi bir barınağı olmayan veya çok kötü barınma koşullarına
sahip bir kitledir. Sınıf-altı biçiminde tanımlanan kitleye daha çok
Birleşik Devletler'in metropollerinde ve 'dünya kenti' biçiminde tanımlanan
Batılı ülkelerinin metropollerinde rastlanmaktadır. Türkiye'de sokak
çocukları, baliciler vb. olarak nitelenenler dışında, sınıf-altı ile
benzerlik kurulabilecek yaygın bir kitle gözlenmemektedir”.
Işık ve Pınarcıoğlu’na İstanbul’un gecekondu bölgelerine ilişkin
tanımlamasına göre “Nöbetleşe Yoksulluk” (2001:155); ülkemizde 1980 sonrası
meydana gelen gelişmelerle, İstanbul’a göç dalgalarına katılan grupların
kendi aralarında kurdukları bir ortaklıktır. Nöbetleşe yoksulluk, esas
olarak İstanbul’a önceden gelmiş göçmen grupları ile kente daha sonradan göç
eden imtiyazsız gruplar üzerinden zenginleşmeleri, bir anlamda
yoksulluklarını bu gruplara devredebilmeleri sonucunu doğuran bir ilişkiler
ağıdır.
1. Yoksulluk Kavramının genel Olarak Tartışılması
Sosyal hizmet disiplini, insanın gereksinimlerinin asgari ölçüde
karşılanabilmesi ve tüm bireylerin işlevselliği, gelişmesi üzerine odaklanan
bir meslektir. Yoksulluk sorunu da daha çok bireylerin gereksinimlerini
karşılayamamalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, öncelikle ‘insanın
gereksinimleri’ konusunun gözden geçirilmesinin konuya açıklık getireceği
düşünülmektedir.
1.2. İnsanın Gereksinimleri ve Yoksulluk İlişkisi
Yoksulluk kavramının daha doğru olarak betimlenebilmesi için, 1976 yılında
Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) küresel konferansında ayrıntılı olarak
insanın temel gereksinmeleri ortaya çıkartılmış ve aşağıdaki gereksinimler
daha sonra Dünya Bankasınca da benimsenmiştir:
1) Bir ailenin (beslenme, barınma, giyim vb.) özel tüketimi için gerekli
minimum miktarlar,
2) Topluluk için yönetim tarafından sağlanan toplu tüketim konusu olan
gerekli hizmetler (içme suyu, kanalizasyon, elektrik, kamu ulaşımı, sağlık
ve eğitim vb.),
3) Toplumun kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılımı,
4) Mutlak düzeydeki temel gereksinmelerin, temel insan haklarının daha geniş
bir çerçevesi içinde karşılanması,
5) İstihdama temel gereksinme stratejisine hem amaç hem de araç olarak
yaklaşılması.
Tanımlanan temel gereksinmeler, insanın onurlu yaşam hakkının evrensel
düzeyde gerçekleştirilmesi, bireylerin toplumdan dışlanmasını engelleme,
gelişme fırsatlarının vatandaşlar tarafından elde edilebilmesini de
kapsamaktadır.
Geçinmekte çok sıkıntı çekilme durumu anlamına gelen yoksulluğun birçok
tanımı vardır. Yoksulluk (poverty) teriminin ilk anlamlı tanımı, 1901
yılında Seebohm Rowentree tarafından yapılmıştır. Bu tanıma göre yoksulluk,
toplam kazançların, biyolojik varlığın devamı için gerekli olan yiyecek,
giyim vb. asgari düzeydeki fiziki ihtiyaçları karşılamaya yetmemesidir (Field,
1983: 51).
Dünya Bankası, günlük geliri asgari 2400 kalori değerindeki besini almaya
yetmeyen insanları, mutlak yoksul olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşıma göre,
günlük bir dolarlık harcama seviyesi mutlak yoksulluk sınırını
oluşturmaktadır. Günlük bir dolar mutlak yoksulluk sınırı, ülkelerin
gelişmişlik düzeyine göre farklılaştırılmıştır. Seyyar (2003: 39)’a göre,
Türkiye'nin dahil edildiği Doğu Avrupa ülkelerinin içinde bulunduğu grup
için bu miktar dört dolardır. Bu bağlamda kişi başına tüketilen kalori
düzeyine bağlı “mutlak yoksulluk” (absolute poverty) kavramı önemli bir
göstergedir (DPT 2001:103).
Yoksulluk kavramının tanımlanması, göreli niteliği nedeniyle birtakım
güçlükler içermektedir. Kavramın tanımlanması ve ölçülmesindeki zorluklar
hangi 'yoksunlukları' içerdiğinin belirlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmış
olup, temel olarak, “Mutlak Yoksulluk ve Göreli Yoksulluk” olarak iki kavram
ortaya çıkmıştır.
Mutlak yoksulluk; tanımlamasına göre, en düşük maliyetli gıda harcamalarının
parasal değeri bir yoksulluk eşiği oluşturmakta; gelir azlığı dolayısıyla bu
eşiğin altında kalanlar 'mutlak yoksul' olarak nitelenmektedir. Mutlak
yoksulluk, insanın biyolojik olarak gerekli kaloriyi ve diğer besin
bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi gerçekleştiremeyen bireyler mutlak
yoksul kabul edilmektedir. Tanımın insanın biyolojik gereksinimlerinin temel
alınarak yapılması mutlaklık özelliği kazandırmaktadır. Şenses (2001: 63)’e
göre, bu tanım, kendi içinde pek çok sorun içermekle beraber, açlık sorununu
da barındıran yetersiz beslenme koşullarıyla yüz yüze olan az gelişmiş
ülkelerin yoksulluk durumunu tanımlamak için uygun görünmektedir.
Göreli yoksulluk tanımına göre ise bireyin, yaşadığı toplumda kabul
edilebilir en asgari tüketim seviyesinin altında kalması durumuna işaret
etmektedir. Bu nedenle yoksulluk denildiğinde genellikle göreli yoksulluk
anlaşılmaktadır.
Yoksulluk salt gelir azlığı ya da kentsel hizmetlerden mahrum olma değildir,
aynı zamanda alt sosyal statülü mahallelerde yaşama, kent mekanında
marjinalleşme, sağlıksız çevre koşullarında yaşamını sürdürme, adalet,
eğitimden, sağlık hizmetlerinden yararlanamama, şiddete daha açık olma,
yeterli güvenliğe sahip olmamaktır.
Toplumsal değişmeler, en temel kurum olan ailenin yapısında önemli
değişmelere neden olmaktadır. Sapancalı (2003: 189)’ya göre;
“yoksulluk, sosyal dışlanma açısından en çok parçalanmış aileleri, tek
ebeveynli aileleri ve çocukları olumsuz etkilemektedir. Boşanmış ailelerin
çocukları ve evlilik dışı doğan çocukların ileri yaşlarda sosyal dışlanma
riskiyle karşılaşma olasılıkları diğerlerine oranla yüksektir. Değişen aile
yapısında dikkat çeken en önemli farklılıklardan biri de tek ebeveynli
ailelerin sayısındaki artıştır. Tek ebeveynlilik, genellikle çocuklarıyla
birlikte oturan dul veya hiç evlenmemiş kadınların oluşturduğu aile
statüsüdür. Tek ebeveynli ailelerin, diğer ailelerle karşılaştırıldığında
yoksulluk ve yoksunlukla daha sık karşılaştıkları, hane halkının sahip
olduğu konfor, dayanıklı tüketim mallarına sahip olma, konut kalitesi ve
temel gereksinmelerden yoksunluk bakımından daha olumsuz bir durumda
oldukları bilinmektedir”.
2 .BÖLÜME DEVAM EDİNİZ
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|