|
|

KENTSEL YOKSULLUK-1
Sosyal Hizmet Uzmanı. İsmet
Galip YOLCUOĞLU
Sitemiz Yazarı
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
ismetgalip@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
KENTSEL YOKSULLUK-1
KENTSEL YOKSULLUK-2
KENTSEL YOKSULLUK-3
KENTSEL YOKSULLUK-4
GİRİŞ
Bu çalışmada, temel değerlerinden birisi olarak her insanın
üyesi olduğu toplum içerisinde gerekli katkıyı alabilmesini sağlamak olan
sosyal hizmet mesleği perspektifinden, dünyada giderek artan “kentsel
yoksulluk” sorununa İstanbul örneğinde değinilmektedir. Konunun kavramsal
çerçevesi, kentleşme, kentlileşme, göç ve kentsel uyumsuzluğun sebepleri ve
ortaya çıkardığı yansımalar, Türkiye’nin en büyük metropolü olan İstanbul
bağlamında ele alınmaktadır.
"Kentsel yoksulluk" sorunun yapısal/küresel kaynaklarına bu
bağlamda değinilmektedir. Kentsel yoksulluk sorunuyla ilgili literatür,
ekonomik ve politik yapının yeniden örgütlenmesine vurgu yapmakta, refah
devleti uygulamalarındaki gerilemenin, yoksulluk sorununu şiddetlendirdiği
ileri sürülmektedir. Bu makalede, kentsel yoksulluk olgusunun kavramsal
çerçevesi çizildikten sonra; İstanbul’da yoksulluk sorunda rol oynayan
faktörlerin aydınlatılması için gerekli bilgilere yer verilerek kent
yoksulluğunun ortaya çıkışı, tarihsel gelişimi de bu çerçevede ele
alınmıştır.
Tüm diğer büyük metropoller gibi İstanbul’da dünyayı saran küresel
yoksulluktan etkilenen bir metropol görünümündedir. Bu çalışmada, kentsel
yoksulluk probleminin gelişimi ve sebepleri üzerinde görüşler ortaya
konmuştur. Genelden özele bir gelişim izlenmiştir. Önce dünya sonra Türkiye
ve özelde de İstanbul’a inilmiştir.
İnsanın gelişmesi için eşitlikçi sosyal refah
yapılarını yaygınlaştırmayı görev edinmiş sosyal hizmet mesleği kent
yoksulluğunu azaltmaya, önlemeye çalışan bir meslektir.
21. yüzyıla girdiğimiz ve insanlığın bilgi toplumu
sürecini yaşadığı bir dönemde, insanların ekonomik ve sosyal politikalar
vasıtasıyla refah ve mutluluk içinde yaşamaları önem taşımaktadır.
Yoksulluk, yalın kelime haliyle bile korkunç bir insanlık gerçeğini
yansıtmaktadır. Dünyada yaklaşık olarak her beş kişiden birisi yoksuldur.
Buna ilave olarak bölgesel sorunlar, iç savaşlar ve ekonomik ambargolar gibi
dolaylı sebeplerden dolayı da insanlar istemeseler dahi yoksulluğa mahkum
edilmektedirler. Yoksulluk özellikle kadın ve çocukları son derece olumsuz
biçimde etkilemektedir. Hayat standartlarında ortaya çıkan dengesiz
gelişmeler, gelir dağılımı bozuklukları ve ilave olarak pek çok dışsal
etkenler yoksulluğu artırıcı etkiye sahiptir. Gelişme, çağdaşlaşma ve refah
toplumu olma amacına uygun olarak, yoksullukla mücadele politikalarının
geliştirilmesi ve süratle uygulanması önem kazanmaktadır(Eş,2000:4).
I. YOKSULLUK
1.1.Yoksulluk Nedir?
Geçinmekte çok sıkıntı çekilme
durumu anlamına gelen yoksulluğun bir çok tanımı vardır. Yoksulluk (poverty)
teriminin ilk anlamlı tanımı, 1901 yılında Seebohm Rowentree tarafından
yapılmıştır. Bu tanıma göre yoksulluk, toplam kazançların, biyolojik
varlığın devamı için gerekli olan yiyecek, giyim vb. asgari düzeydeki fiziki
ihtiyaçları karşılamaya yetmemesidir (Field 1983:51).
Yoksulluk kavramının tanımlanması, kavramın doğasındaki dinamik ve göreli
karakterden ötürü oldukça güçlükler içermektedir. Kavramın tanımlanmasındaki
ve buna bağlı olarak ölçülmesindeki güçlük, yoksulluğun çeşitli boyutlarının
birbirinden ayrılarak incelenmesi yöntemiyle giderilmeye çalışılmıştır.
Diğer bir ifadeyle, yoksulluğun, hangi 'yoksunlukları' içerdiğinin
saptanmasını gerektirmiştir. Buna göre, temel olarak iki tür yoksulluk
ortaya çıkmaktadır: Mutlak Yoksulluk ve Göreli Yoksulluk.
Mutlak yoksulluk; kişinin gelir ve tüketim harcaması bakımından sahip olduğu
maddi güce bakılarak saptanmaktadır. Tüketim harcamalarına göre yapılan
hesaplamalar, bir kimsenin günlük olarak alması gereken kaloriyi sağlayacak
temel gıdaların gerektireceği harcamaya göre yapılmaktadır. Buna göre, en
düşük maliyetli gıda harcamalarının parasal değeri bir yoksulluk eşiği
oluşturmakta; gelir azlığı dolayısıyla bu eşiğin altında kalanlar 'mutlak
yoksul' olarak nitelenmektedir. Mutlak yoksulluk yaklaşımı, kendi içinde pek
çok sorun içermekle beraber; açlık sorununu da barındıran yetersiz beslenme
koşullarıyla yüz yüze olan az gelişmiş ülkelerin yoksulluk durumunu
tanımlamak için uygun görünmektedir(Şenses,2001:63).
Dünya Bankası, günlük geliri asgari
2400 kalori değerindeki besini almaya yetmeyen insanları, mutlak yoksul
olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşıma göre, günlük bir dolarlık harcama
seviyesi mutlak yoksulluk sınırını oluşturmaktadır. Günlük bir dolar mutlak
yoksulluk sınırı, ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre farklılaştırılmıştır.
Türkiye'nin dahil edildiği Doğu Avrupa ülkelerinin içinde bulunduğu grup
için bu miktar dört dolardır(Seyyar, 2003: 39).
Bu bağlamda kişi başına tüketilen kalori düzeyine bağlı “mutlak yoksulluk” (absolute
poverty) kavramı önemli bir göstergedir (DPT 2001:103).
Mutlak yoksulluk, insanın biyolojik olarak kendisini üretebilmesi için
gerekli kaloriyi ve gerekli diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi
gerçekleştirmeyen kişiler mutlak yoksul sayılmaktadırlar. Tanımın insanın
biyolojik özelliklerini esas alarak yapılmış olması ona mutlaklık niteliği
kazandırmaktadır. Göreli yoksulluk ise insanın bir toplumsal varlık
olmasından yola çıkmaktadır. O toplumda kabul edilebilir en aşağı tüketim
düzeyinin altında kalanlar göreli yoksul kabul edilmektedirler.
Günümüzde yoksulluk denildiğinde daha çok göreli yoksulluk kavramı
anlaşılmaktadır. Mutlak yoksulluk için muhtaç (destitute) gibi daha
özelleştirilmiş kavramlar yeğlenmektedir. İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesinde ve daha sonraki yıllarda kabul edilen Avrupa Şartı gibi insan
hakları belgelerinde insanın yaşam hakkı, onurlu yaşam hakkı olarak
nitelenmiştir. Onurlu yaşam hakkı vurgulaması yaşam hakkının bireyin
biyolojik yeniden üretimi düzeyinde düşünülmemesi gerektiğini ortaya
koymaktadır. Bu nedenle insan hakları belgelerinde gizil olan yoksulluk
hattı (poverty line) anlayışının da göreli yoksulluk anlayışı üzerinden
tanımlandığı-söylenebilir.
BM çevrelerinde yoksulluk kavramının
operasyonalize edilebilmesi için “basic needs” (temel gereksinme) kavramı
geliştirilmiştir. 1976 yılında Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) küresel
konferansında ayrıntılı olarak tanımlanan temel gereksinmeler kavramı daha
sonra Dünya Bankasınca da benimsenmiştir.
Temel gereksinimler;
1) Bir ailenin (beslenme, barınma, giyim vb.) özel tüketimi için gerekli
minimumlar,
2) İçinde yaşanan topluluk için topluluk tarafından sağlanan toplu tüketim
konusu olan gerekli hizmetler (güvenli içme suyu, kanalizasyon, elektrik,
kamu ulaşımı, sağlık ve eğitim vb.),
3) Kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılma,
4) Mutlak düzeydeki temel gereksinmelerin, temel insan haklarının daha geniş
bir çerçevesi içinde karşılanması,
5) İstihdama temel gereksinme stratejisine hem amaç hem de araç olarak
yaklaşılması, olarak tanımlanmıştır.
Bu aynı zamanda yoksulluğun ne olduğunu da tanımlamış bulunmaktadır. Temel
gereksinmeler insan olmanın getirdiği onurlu yaşam hakkının evrensel düzeyde
gerçekleştirilmesi olarak yorumlanabilir. Burada bireylerin toplumdan
dışlanmasını engellemeye çalışan ve bireylerin kendi geleceklerini
oluşturmada fırsatların tam olarak kapanmamasını sağlayan bir tutum
bulunmaktadır.
Ama üzerinde uluslararası düzeyde uzlaşma sağlanmış olan bu yoksulluk
çizgisinin yeterliliği her zaman eleştiriye açıktır. Bu yeterlilik ölçütü
büyük ölçüde insana verilen değere bağlıdır. Eğer bir insanın hakkı onun
varolan potansiyelini gerçekleştirmesine olanak verecek genel ve özel
koşullar içinde yaşaması olarak düşünülürse, temel gereksinmeler tanımı dar
kalacaktır. Temel gereksinmeler tanımına, kendini ifade edebilme,
yaratıcılığını geliştirme ve kendini gerçekleştirme, mutlu ortamlarda
yaşamını sürdürme gibi ögeleri eklemek gerekecektir.
Temel gereksinmelerin
tanımına ilişkin bu yorumlar dışlanma gibi önemli bir başka kavramı gündeme
getirmiş bulunuyor. 1960 lı yıllar için yoksulluk kavramı yaşanmakta olan
toplumsal olguları kavramakta yeterli olurken, 1990’ların dünyasında
“dışlanma” gibi acımasız bir olgunun gelişmesi karşısında artık
yeterliliğini kaybetmektedir. Küreselleşen ve teknolojik olarak yeniden
yapılanan dünya ekonomisi içinde uyum yapamayan gruplar ve kişiler daha
kolayca dışlanabilmektedir. Dışlanma da üç farklı boyut kendisini
göstermektedir. Bunlar emek piyasasından dışlanma, siyasal süreçlerden
dışlanma ve toplumsal ilişki ağlarından dışlanmadır. Bu gruplar toplum
dışına itilmişlerdir. Yoksullar belli bir ölçüde toplumla ilişkilidir.
Sanayi toplumunun dünyasında sistemin yoksullara gereksinmesi vardır. Oysa
bilgi toplumuna geçen küreselleşen dünya da varsılların yoksullara
gereksinmesi süratle azalmakta ve dışlanma olgusu yaşanmaktadır. Böyle üç
farklı boyutta dışlanmış bir bireyin ya da ailenin yoksulluk çizgisini
aşması büyük ölçüde yok olmaktadır. Dışlananlar kronik yoksullar haline
gelmektedir.
Yoksulluk deneyimi sadece bir gelir azlığı, temel kentsel hizmetlerden
mahrum olma değildir, aynı zamanda alt sosyal statülü mahallelerde yaşama,
kent mekanında marjinalleşme, sağlıksız çevre koşullarında yaşamını
sürdürme, adalet, eğitimden, sağlık hizmetlerinden daha az yararlanabilme,
şiddete daha açık olma, yeterli güvenliğe sahip olmamaktır. Bu bütünlük hem
mekansal düzeyde hem bireysel düzeyde yoksulluğun sürekli olarak yeniden
üretilmesinin koşullarını yaratmaktadır. Onun yaşanlar için bir kader gibi
algılanmasına yol açmaktadır.
Yoksul bir ülkenin, gelişmemiş bir
bölgesinin, fakir bir mahallesinde doğan bir çocuğun yoksul olma olasılığı
çok yüksektir. Bu örnek bir yanlış anlayışa yol açmamalıdır. Gelişmiş bir
ülkenin, dünya kenti niteliğindeki bir metropolünde, çok yoksul mahallelerin
bulunması beklenen bir durumdur. Bu mahallelerde de yoksulluk hep birlikte
yaşanan bir deneydir. Çocuğun içine doğduğu bir yoksul mahallede yoksulluk
çok rahatsızlık uyandırmayan, razı olunan bir yaşam biçimi haline
gelebilmektedir.
Yoksulluğa bir birey ya da aile düzeyinde yaklaşıldığında da bir bütün
olarak yaşandığı görülmektedir. Yoksullar kendi yaşam deneylerinde, yeterli
genişlik ve kalitede konut mekanlarına sahip değillerdir, toplumsal ilişki
ağlarını geliştirecek fazla zamana sahip bulunmamaktadırlar, yeterli bilgi
ve hünerlerle donatılmamışlardır, kendileri için uygun bilgilere, finansman
kaynaklarına ulaşamamaktadır, bu koşullar birbirini desteklemekte, yoksulu
içinden çıkamadığı bir yaşam biçimine hapsetmektedir.
İlkel toplumdan modern topluma ya da sanayi öncesi bir toplumdan sanayi
toplumuna geçiş başarıyla gerçekleşebilseydi, yoksulluk olgusu büyük ölçüde
ortadan kalkacaktı öngörülerine karşın, modernizm öncesinde nüfusun çok
büyük kesimi kırsal alanlarda yaşamakta, tarım ile uğraşmakta, İçine kapalı
küçük ekonomiler içinde kendi tüketimleri için üretim yapmakta ve
üretimlerinin çok sınırlı bir kesimini pazara sunmakta idi. Geçimlik
ekonomilerde üretim ve tüketim faaliyetleri birbirinden ayrışmamıştır.
Sanayileşme sürecine girildiğinde ise piyasa için tarımsal üretime geçilerek
köylülük kimliği dönüşüme uğramıştır. Köylerden çözülen büyük kitleler
kentlerde sanayileşmenin ve ilgili hizmetlerdeki gelişmelerin yarattığı emek
talebini karşılamak için kentlere doğru hareketlenmeye başlamıştır. Kente
gelen bu köylü kitleleri kentteki yoksulluğun kaynağını oluşturmaktadır. Bu
kitlelerin yoksulluğa kaynaklık etmesine değişik açıklamalar
getirilebilmektedir. Bunlardan bir bölümü yapısaldır. Kapitalist sistemin
karlılık oranlarını yüksek tutabilmesi için kentlerde işsiz yedek emek
ordularına gereksinmesi bulunmaktadır. Yedek emek ordusu demek güvencesiz iş
ve dolayısıyla yoksulluk demek olmaktadır. Kentlere gelen bu grupların, kent
ekonomisinin gerektirdiği bilgi ve hünerlere sahip olmayışı, dolayısıyla
düşük gelirli işlerde çalışmak ve gecekondu mahallerinde yaşamak durumda
kalmalarına-neden-olmaktadır.
Eğer bir toplumda modernleşme sürecinde ileri aşamalara varılmış, uygun
makro ekonomik politikalar izlenmiş ve yüksek istihdam düzeyleri sağlanmış
olsa bile yine de yoksullar bulunmaktadır. Bunu dıştan gözleyenler yoksulluk
olgusunun tamamen ortadan kaldırılamayışı için açıklamalar yapmak durumda
kalmaktadır. Bunlardan biri toplumda zayıf ve duyarlı olanların (vulnerable)
varlığıdır, özürlüler, korunmaya muhtaç çocuklar, yaşlılar vb. gruplar
toplumda çok değişik nedenlerle zayıf kalmış olanlardır. Bu zayıflıkları
onları yoksulluğa itmektedir. Bu nedenle yoksulluktan kurtulmalarına olanak
verecek düzeyde yardım edilmelidirler. Bu toplumlarda zayıf ve duyarlı
olanların dışında da hala bir yoksul kesim kalmaktadır. Onlar toplumun
marjinalleri olarak adlandırılmaktadır. Bizim yoksulluk diye tanımladığımız
kalitedeki bir yaşamı kendi yaşam biçimleri olarak seçmişlerdir. Böyle
olunca da çok önemli sağlık sorunlarıyla karşılaşmadıkları sürece dıştan
yardım edilmeye kapalı kalmaktadır.
Günümüzde eğer bir
şahsın geliri onun temel ihtiyaçlarını karşılayacak seviyenin altına
düşüyorsa, o şahıs yoksul kabul edilir. İşte bu asgari seviyeye “yoksulluk
sınırı” (poverty line) denilmektedir (Ekin 2000:78). Dünya Bankasının
1990’daki çalışmasına göre bir insanın hayatta kalabilmesi için gerekli
minimum kalori miktarı olan 2400k/cal “mutlak yoksul” olarak tanımlanmıştır
(DPT 2001:104).
Yoksulluğun evrenselliği
ve satın alma paritelerinin farklılıkları da düşünülerek, ortalama bir
hesaplama yöntemi ile mutlak yoksulluk sınırı az gelişmiş ülkeler için kişi
başına günde 1$ kabul edilirken, Latin Amerika ve Karaibler için bu sınır
2$, Türkiye’nin dahil olduğu ve Doğu Avrupa ülkelerinin de içinde bulunduğu
grup için 4$, gelişmiş sanayi ülkeleri için 14.40$ olarak belirlenmiştir
(DPT 2001:104).
Mutlak yoksulluk yaklaşımının salt gıda harcamaları üzerinde odaklanan “dar”
biçimi yanında gıda dışı harcamaları da hesaba katan “geniş” biçiminden de
söz edilebilir ( Şenses 2001:64).
Günümüzde mutlak
yoksulluk kavramı beraberinde ülkeden ülkeye değişen “nisbi” yoksulluk
kavramını da beraberinde getirmiştir. Nisbi yoksulluk, fakir hanehalkı veya
birey ile o toplumda yaşayan ve mevcut şartlara göre ortalama bir gelire
sahip olan hanehalkı veya birey arasındaki gelir kaynaklarına sahip olma
gücü arasındaki açıklığı ifade etmektedir ( Dumanlı 1996:8).
Fuchs’un geliştirdiği nisbi
fakirlik tanımına göre, “toplumdaki ortalama bir ailenin gelirinin
yarısından daha az bir gelire sahip olan aileler yoksuldur.
YOKSULLUĞUN BELİRLENMESİNDE YARARLANILABİLECEK GÖSTERGELER
● Kişi başına düşen ulusal gelir,
● Kişi başına düşen gelir / harcama miktarları,
● Cinsiyet bazında ulusal gelirin dağılımı,
● Bölgeler / iller bazında ulusal gelirin dağılımı,
● Harcamalar içinde gıda maddelerine ayrılan pay,
● Bireyler için yapılan eğitim harcamaları,
● Bir öğretmene düşen öğrenci sayısı
● Cinslere göre okur-yazarlık oranı,
● Cinslere göre ortalama yaşam beklentisi,
● Doğum oranı artış hızı
● Bebek ölüm oranı,
● Sağlıklı beslenme durumu ve düzeyi,
● Temiz suya erişebilen kişi / aile sayısı,
● Kişi başına düşün doktor sayısı,
● Kişi başına yapılan sağlık harcamaları,
● Genel işsizlik oranı,
● Cinsiyete dayalı işsizlik oranları,
● Katılım mekanizmalarında cinsiyete göre durum,
● Kişi başına düşen telefon sayısı,
● Elektriği bulunan evlerin kır ve kent bazında oranları,
● Kişi başına tüketilen enerji miktarı,
1.2. Dünyada Yoksulluk
1.2.1.
Devletin Değişen Rolü: Refah Devletinden Neo-Liberal Devlete
Devletin değişen rolü dolayısıyla, sosyal güvenlik harcamalarında kesintiye
gidilmesi, mekansal farklılaşmaları yeniden arttırmıştır. Yeni durumda,
ekonomik alan uluslararası rekabete açılarak, serbest piyasa koşullarına
göre şekillenmiştir. Bölge içi ve bölgeler arasındaki rekabetin artması,
işsizlik, yoksulluk ve sosyal kutuplaşmanın derinleşmesiyle sonuçlanmıştır(Swyngedouw,
1997:174;akt Bıçkı 2001).
Refah devletinin dönüşümü ile kentsel yoksulluk arasında bir ilişki
kurulmasının temel nedeni, refah devletinin aynı zamanda en büyük işveren ve
yatırımcılardan biri olarak düşünülmesidir. Refah devletinin krizi, bir
yandan kamunun işveren olma konumunun zayıflamasına ve dolayısıyla
işsizliğin artmasına yol açarken; diğer yandan, sosyal harcamaların
kısılmasından ötürü, dar gelirli kentlilerin yaşam koşullarının zorlaşmasına
neden olmuştur. Refah devletinin yatırım alanından çekilmesiyle oluşan
boşluk, küresel serbest piyasa koşullarına göre işlediği düşünülen yerel
yönetim-özel sektör işbirliği ile doldurulmuştur. Söz konusu işbirliğinin
kentsel mekandaki yansımalarının ve yoksulluk sorunu üzerine olan
etkilerinin, kentsel yenilenmeyi de içeren yeniden yapılanma faaliyetleri
aracılığıyla da izlenmesi mümkündür.
Refah devletinin dönüşümüyle kentsel yoksulluk arasındaki ilişkiyi kuran en
önemli öğe, konut ihtiyacının karşılanması konusudur. Refah devleti, barınma
ihtiyacını dezavantajlı kitleler açısından bir kamusal ödev olarak ele
aldığı için, düşük gelir gruplarına yönelik sosyal konut üretimini 80'li
yıllara kadar desteklemiştir. Fakat, 80'li yılların sonrasında, neo-liberal
programlar çerçevesinde bu alanın büyük oranda piyasa mekanizmasına
bırakılmış olması; gelişmiş ülkelerde, bir yandan evsiz yoksulların
artışını, diğer yandan alt ve orta sınıfların konut kiralarının yüksekliği
nedeniyle bulundukları yerlerden başka bölgelere göç etmesi sonucunu
doğurmuştur. Söz konusu etkileri meydana getiren yeniden yapılanma
projelerine Fransa'nın Euralille; Almanya'nın Frankfurt ; Birleşik
devletlerin New York kent merkezleri örnek olarak gösterilmektedir.
Birleşik Devletler ve Kuzey Avrupa'daki kentsel yoksulluğun kent
merkezlerinde yoğunlaştığı gözlenmektedir. Buralarda yaşanan sanayisizleşme
dolayısıyla, yönetim faaliyetleri ve küresel işlevler dışında kalan iş
yaşamı alt-kentlere kaydığından, merkezde yaşamını sürdüren dezavantajlı
kitleler ya doğrudan işsiz kalma nedeniyle ya da ancak ilerleme pozisyonu
olmayan hizmet sektöründeki düşük ücretli işler bulabilmeleri dolayısıyla,
içinden çıkılması mümkün görünmeyen bir yoksulluk sarmalında
yaşamaktadırlar. Buralarda yaşayan kitle, ağırlıklı olarak yabancı göçmen
veya etnik dezavantaja sahip, eğitim düzeyi düşük yerli kimselerden oluşma
ABD ve Kuzey Avrupa ülkelerinin kentlerinde sorun, küreselleşme sürecinin
getirdiği politik-ekonomik dönüşümler neticesinde, özellikle etnik
dezavantaj taşıyan ve çoğunlukla göçmenlerden oluşan kent içi yoksulları
kapsamaktadır. Getto yoksulları veya sınıf-altı biçiminde isimlendirmelere
sahip olan bu kitle, mutlak yoksulluğun ötesinde bir takım özelliklerle
-sosyal dışlanma; marjinalleşme; illegalleşme gibi- birlikte
düşünülmektedir.
Doğu Avrupa,
Balkan ülkeleri ve Rus Kentleri; bu ülkelerin kentleri, ulusal
kalkınmacı/sosyalist sistemden pazar ekonomisine geçişin sıkıntılarını
yaşamaktadır. Bu ülkelerde öncesinde görece iyi olan gelir dağılımı giderek
bozulmakta ; ulusal kalkınmacı/sosyalist sistemdeki kolektif düzenleme
koşulları altında mümkün olmayan bir sosyo-mekansal eşitsizlik deneyimi
güçlenmektedir. Kentsel mekanın örgütlenişinde meydana gelen farklılaşma; bu
ülke kentleri açısından travmatik bir dönüşümü sergilemektedir.
Dünyada yoksulluğun boyutlarını bütünsel olarak görebilmek için gerek ulusal
düzeyde gelir dağılımı araştırmalarını yürüten istatistik kuruluşlarının
yaptıkları araştırmaların, gerekse uluslararası kuruluşların sonuçları son
derece önem taşımaktadır. Ulusal düzeyde yapılan gelir dağılımı
araştırmalarında kişilerin kendilerini ve ailelerini geçindirebilecek
belirli bir minimum gelir esas alınmakta ve bu gelirin altında gelire sahip
olan nüfus “yoksul” olarak adlandırılmaktadır. Dünyada halen gelir dağılımı
konusunda düzenli ve kapsamlı gelir dağılımı istatistiklerini yapan
kuruluşların başında Dünya Bankası gelmektedir. Dünya Bankası, günlük 1 $ ya
da 2 $’ın altında bir gelirle yaşamını idame ettirmek zorunda olan nüfusu
“yoksul” olarak adlandırılmaktadır. Şüphesiz, Dünya Bankası’nın bu
metodolojisi de bazı iktisatçılar tarafından eleştirilmektedir.
Dünyada gelir yoksulluğunun boyutlarını gösteren
bazı istatistikler şu şekildedir:
-Bangladeş’te günde 1 doların altında bir gelire sahip nüfus oranı % 30,
günde 2 dolardan daha az bir gelire sahip nüfus oranı ise % 79’dur.
-Merkezi Afrika Cumhuriyeti’nde nüfusun % 66.6’sı günde 1 doların altında
bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu ülkede günde 2 doların
altında bir gelire sahip nüfus oranı ise % 84 tür.
-Zambiya’da da gelir yoksulluğu oldukça yüksek boyutlardadır. Bu ülkede
nüfusun % 72.6’sı 1 doların altında bir gelire sahip bulunmaktadır. Nüfusun
% 91.7’si ise 2 doların altında bir gelirle yaşamını idame ettirmektedir.
Dünyada yoksulluğun Güney Asya ve Güney Sahra ülkelerinde yoğunlaştığı
görülmektedir. Güney Sahra ülkeleri yoksulluk oranı açısından Güney Asya
bölgesini de aşmakta ve yaklaşık her iki kişiden birinin yoksul sayıldığı
bir görünüm sergilemektedir. Öte yandan yoksulların 1998 yılında yaklaşık
%30’unun yaşadığı Doğu Asya ve Pasifik ile Latin Amerika ülkelerinde
yoksulluk oranının yaklaşık %15 dolayında olduğu görülmektedir (DPT
2001:115).
Genel eğilimler olarak, kırsal yoksulluk Asya’da kentsel yoksulluk ise,
kentleşme düzeyinin şimdiden çok yüksek oranlara ulaşmış olmasının bir
sonucu olarak Latin Amerika’da en yüksek boyutlara ulaşmıştır. Öte yandan,
hızlı kentleşme sonucunda kentsel yoksulluk oranlarının yakın bir gelecekte
Asya ve Afrika’da da önemli ölçüde artması beklenmektedir ( Şenses
2001:116).
1.3. Türkiye’de Yoksulluk
Türk kentlerinin ve İstanbul’un pozisyonu, daha ağırlıklı olarak Doğu Avrupa
ve Latin deneyimlerini andırmaktadır. Doğu Avrupa kentlerinin deneyimiyle
ortak yönü, 80'ler sonrasında ulusal kalkınmacılığın terk edilip görece daha
liberal bir politik uygulamaya doğru geçilmesinden; Latin deneyimiyle ortak
yönü, kırsal parçalanma ile meydana gelen göç sonrasında yaşanan
kentleşmeyle ilgisinden dolayıdır.
Batı ile benzerlik, özellikle kentsel yoksulluğun yaşanma kalitesi ve
ekonomik-politik dönüşümlerle derinleşmesinde görülebilir. Sistemle uyumlu,
görece kendi halinde, kentin dışındaki kamu arazilerine el koymayla sınırlı
bir çerçeveye sahip olan gecekondu yoksulluğu; kolay yoldan sınıf atlamaya
yönelik, informal ilişki ağlarının desteğinde, zaman zaman illegal boyutlar
alabilen daha saldırgan bir girişimcilik stratejisinin gelişebileceği bir
karaktere doğru yönelmektedir. Yükselmek adına pek çok şeyi göze alabilecek
bu kitlenin davranış biçimi ile; Batı'nın sınıfaltı yoksullarının, hayatta
kalabilmek ve kendisini dışlayan toplumdan, kendi hakkına düşeni
koparabilmek düşüncesiyle başvurduğu illegallik eğilimi benzerlik
göstermektedir.
Türkiye’de yapılan araştırmalar yoksulluğun yaygın olduğunu göstermektedir.
Yoksulluk sınırı 1$ olarak kabul edilerek yapılan çalışmalarda Türkiye’de
nüfusun %15’inin yoksul olduğu tespit edilmiştir ( DPT 2001:141).Şayet
günlük yoksulluk sınırı 1.5 $ olarak kabul edilirse yoksul kişi oranı %38’e
çıkmaktadır.
Mutlak yoksulluk için kullanılan bir dolarlık gelir standartına göre,
Türkiye'de yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun oranı %2.4' tür. Buna
karşın, temel yapabilirlik olanaklarından yoksunlukla tanımlanan 'insani
yoksulluk oranı %16.4'e çıkmaktadır. Çeşitli öznel faktörlerden dolayı
Türkiye'de henüz yaygın bir mutlak yoksulluğun şartları olmasa bile;
insanlık onuruna yaraşır kaliteli bir yaşam sürdürebilmenin olanaklarının da
yeterli olduğu söylenemez (Oruç 2001:81).
Yoksulluğun nedenlerine inildiğinde ise çeşitli faktörler görülmektedir;
2 .BÖLÜME DEVAM EDİNİZ
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|