Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

KARA KEDİ KÂBUSU

İlyas Ali DAŞTAN /  Sitemiz yazarı
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
 dastanilyas@gmail.com  ulaştırabilirsiniz.


  Gece yarsı ama tam olarak saat kaç bilmiyorum… Pencerede ay ışığının yansıması da kaybolduğuna göre oldukça ileri bir saatte olmalıyız.
Ranzamdayım, derinden gelen mırıltılardan ranzamda yalnız olmadığımı anlıyorum. Burnuma serin bir soğukluk değiyor. Gözlerimi açmadan sağ tarafımda sıcaklığını hissettiğim şeye dokunuyorum. Tüylü, yumuşak, mırıltılı… Kara bir kedi ile göz göze geliyoruz. Kedinin gözleri yıldız gibi parlıyor. İrkiliyorum birden. Bu yaratık da nereden geldi yattı yanıma diye. Kara kedinin keyfi yerinde, koltuk altımın sıcaklığında kendisine güvenli bir kuytuluk oluşturmuş.

 
   
Kedileri sevmem, korkarım da. Kara kedinin yarı açık gözlerinden bana doğru kayan güvensizlik iyiden iyiye tedirgin ediyor beni. Bu saate bu kedinin koğuşta olma ihtimallerini düşünüyorum. Dış kapının açık kalmış olma ihtimali sıfırdır. Bekçi Hamza kesinlikle kapıyı açık bırakmaz. Kedinin ikinci kata tırmanması olasılığı da pek aklıma yatmıyor.
Koynumda yatmaktan memnun kediyi incitmekten korkarak boynundan tutup diğer ranzaların arasına doğru fırlatıyorum.
Biraz sonra kedinin mırıltıları yine başladı. Bu sefer ki mırıltıların tınısında tehdit var. Az önce kovulmuş ve sıcak yerinden atılmış olmaktan öfkelendiğini anlatmaya çalışıyor.
Hırlamalar, horlamalar…
Ayşe anne, gece altını ıslatan çocukları cinlerin çarpacağını söylemişti. Cinlerin kedi kılığında dolaştığını söylediğinde korkmuştum. Ben altımı ıslatmıyorum ki bu kedi neden benim yatağıma geliyor. Sidikli Hüseyin her gece altını ıslatıyor. Bu kedinin Hüseyin’in yatağında olması gerekir. Benden iki ranza ötede yatan Hüseyin’in yatağına doğru kediyi tekrar fırlatıyorum.
Kedi sefer elimi tırmalıyor. Elimde ince bir sızı. Kediden ve kabustan kurtulmam gerekiyor. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Aslında bağırdığımı sanıyorum. Sesimin çıkmadığını sonradan anlıyorum.
Bütün çocuklar uyuyor. Havada nefes sıcaklığı var. Ağdalı nefes havasından yüzüme bir ıslaklık değiyor…
Zaman ve mekan değişiyor. Yuvanın ön bahçesinde bütün çocuklar tek sıra olmuşlar. Sıranın en arkalarında olduğumdan önde olup bitenlerini göremiyorum. Hemen önümde Veysel duruyor. Veysel, bütün çocukların başlarının kesildiğini ama hiç acı duyulmadığını gülerek söylüyor. Her yanımı bir titreme alıyor. Sıra hızla ilerliyor, önümde üç ya da dört kişi var. Olup bitenleri şimdi kendi gözlerimle görüyorum. Elinde kocaman bir satır bulunan sadece gözleri açıkta olan bir adam ayakta duruyor ve sadece “sıradaki” diye gürlüyor.
Kanlanmış bir kütük. Kütüğün yanında kan gölü… Çocuklar, sırayla başlarını bu kütüğe uzatıyor ve başları satırla tek vuruşta gövdelerinden ayrılıyor. Yuvarlanan başlar bir tentenin altına yığılıyor. Kocaman bir kesik baş yığını hemen önümde duruyor.
Çocuklar aralarında fısıltıyla konuşuyorlar. Duyuyorum. Lanetli çocukların başları kesilirmiş. Annem ve babam beni terk etmişler. Annem ve babamın yaptıkları için suçluluk duyuyorum. Bütün suç bende olmalı, kendimi terk edilmek zorunda bırakmış olmalıyım…
Boynumun acıyacağını düşünüyorum. Boynum kasılıyor, kesik yarası gibi sızlamaya başlıyor.
Celladın önündeyim. Başımı kütüğe uzatıyorum. Kulaklarım uğulduyor. Gözlerimi kaparsam daha az acı duyarım diye düşünüyorum. Gözlerimi kapıyorum…
Mırıltılar, horultular duyuyorum. Biraz önceki kabusa döndüğümü düşünüyorum. Kara kedi yine yatağımda. Kesik başlar aklıma geliyor. Ensemde kesik olup olmadığını kontrol ediyorum.
Kara kedi koynumda…
Kediyi kuyruğundan tutup yükseğe doğru fırlatıyorum. Kedi yatakta kalıyor. Ben yükseklerdeyim. Ayaklarım yere değdiğinde etrafımda bir kızıllık görüyorum. Daha sonra kızıllık koyulaşıyor ve kan kırmızısı oluyor.
Sıcak… Lavların dere yataklarından aktığını görüyorum. Cehennem de olduğum aklıma geliyor. “Evet, cehennemdeyim ama neden buradayım” diye garip bir soru soruyorum kendime.
Dağlık, tepelik bir yer. Çukurlar lavlarla dolmuş. Çukurlardaki lavlar fokur fokur kaynıyor. Çukurlara düşeceğimden korkuyorum. Ayağım kayarsa eriyip kaybolurum diyorum. İlerliyorum…
Babam aklıma geliyor. Ama neden cehennemde babam aklıma geliyor? Karanlık bir tünelden geçiyorum. Cehennemin sıcaklığı ve ateşin ışığı arkamda kalıyor. Gaz lambası ile aydınlatılan, biraz köy kahvesini andıran bir yerde duruyorum. Masalarda insanlar oyun oynuyor. Babamın bu adamlar arasında olduğunu biliyorum. Daha önce babamı hiç görmedim, ama onun bana benzediğini ve bu şekilde kalabalık içerisinde tanıyabileceğimi düşünüyorum.
Sırtı bana dönük bir adam sandalyesinde oturuyor. Arkadaşları ile bir şeyler konuşuyor. Bir tek onun yüzünü göremedim. O kişinin babam olduğunu biliyorum. Sırtına yakın bir yerde duruyorum. Birazdan yüzünü göreceğim. Bu ilk karşılaşmamızda ona nasıl hitap edeceğim diye ikircikleniyorum. Eğiliyorum yüzünü görmek için…
Kedinin gözleri parlıyor. Burnu burnuma değiyor.
Babamın olduğu mekândan ayrılmışım. Terk edilmiş metruk bir binadayım. Yangın geçirmiş bir bina. Duvarları isten kapkara olmuş. Ortalarda yanmış eşya kalıntıları var. Bir odanın yarı yanmış kapısını zorluyorum. Kapı açılıyor. Kapının hemen önünde iri yarı bir şey duruyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken kocaman bir el yakama yapışıyor. Oldukça iri cüsseli bir erkek. Burnu yüzüne sonradan takılmış gibi, çenesine kadar uzanıyor. Ani bir hareketle bu yaratığa bir tekme atıyorum ve elinden yakamı kurtararak kaçmaya başlıyorum. Bir tepeden aşağı doğru koşuyorum. Yaratık arkamdan beni izliyor. Ben kaçıyorum, o kovalıyor. Bazen o kadar yaklaşıyor ki pis kokulu nefesini ensemde hissediyorum. Bir iki defa ayaklarım tökezleyip düşüyorum. Yaratığa yakalanacağım diye ödüm kopuyor. Tel örgülü bir yere geliyorum. Tellerin vücuduma batmasına aldırmadan kendimi tel örgünün öteki tarafına atıyorum. Tellere takılan elbisem ve vücudumun çeşitli yerleri yırtılıyor. Atladığım yerden aşağı doğru düşüyorum. Sonsuz bir uçurum boşluğundayım.
Birazdan yere çakılacağım aklıma geliyor. Çakıldığımda bacaklarımın kırılacağını düşünüyorum. Düşerken yere yaklaştığımı görüyorum, ıslak bir zemine kalça üstü düşüyorum. Arkamda bir yanma var.
Islaklık vücudumu sarıyor. Gözlerimi açıyorum. Kara kedi gitmiş. Bacaklarımda bir üşüme hissediyorum. Altıma kaçırdığımı fark ediyorum.
Koğuş alacakaranlık. Ranzalardan çocukların gölgeleri sarkıyor. Çocuk gölgelerinden bazılarının elleri havada bir şeyleri tutup fırlatıyor.
Yetişkinler pek bilmiyor ama geceleri kara kediler çocukların yüreğini esir alıyor.
 
 

 

 


               Bize Ulaşın

Google