|
|
Gece yarsı ama tam olarak saat kaç bilmiyorum… Pencerede ay ışığının yansıması
da kaybolduğuna göre oldukça ileri bir saatte olmalıyız.
Ranzamdayım, derinden gelen mırıltılardan ranzamda yalnız olmadığımı anlıyorum.
Burnuma serin bir soğukluk değiyor. Gözlerimi açmadan sağ tarafımda sıcaklığını
hissettiğim şeye dokunuyorum. Tüylü, yumuşak, mırıltılı… Kara bir kedi ile göz
göze geliyoruz. Kedinin gözleri yıldız gibi parlıyor. İrkiliyorum birden. Bu
yaratık da nereden geldi yattı yanıma diye. Kara kedinin keyfi yerinde, koltuk
altımın sıcaklığında kendisine güvenli bir kuytuluk oluşturmuş.
Kedileri sevmem, korkarım da. Kara kedinin yarı açık gözlerinden bana doğru
kayan güvensizlik iyiden iyiye tedirgin ediyor beni. Bu saate bu kedinin koğuşta
olma ihtimallerini düşünüyorum. Dış kapının açık kalmış olma ihtimali sıfırdır.
Bekçi Hamza kesinlikle kapıyı açık bırakmaz. Kedinin ikinci kata tırmanması
olasılığı da pek aklıma yatmıyor.
Koynumda yatmaktan memnun kediyi incitmekten korkarak boynundan tutup diğer
ranzaların arasına doğru fırlatıyorum.
Biraz sonra kedinin mırıltıları yine başladı. Bu sefer ki mırıltıların tınısında
tehdit var. Az önce kovulmuş ve sıcak yerinden atılmış olmaktan öfkelendiğini
anlatmaya çalışıyor.
Hırlamalar, horlamalar…
Ayşe anne, gece altını ıslatan çocukları cinlerin çarpacağını söylemişti.
Cinlerin kedi kılığında dolaştığını söylediğinde korkmuştum. Ben altımı
ıslatmıyorum ki bu kedi neden benim yatağıma geliyor. Sidikli Hüseyin her gece
altını ıslatıyor. Bu kedinin Hüseyin’in yatağında olması gerekir. Benden iki
ranza ötede yatan Hüseyin’in yatağına doğru kediyi tekrar fırlatıyorum.
Kedi sefer elimi tırmalıyor. Elimde ince bir sızı. Kediden ve kabustan kurtulmam
gerekiyor. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Aslında bağırdığımı sanıyorum.
Sesimin çıkmadığını sonradan anlıyorum.
Bütün çocuklar uyuyor. Havada nefes sıcaklığı var. Ağdalı nefes havasından
yüzüme bir ıslaklık değiyor…
Zaman ve mekan değişiyor. Yuvanın ön bahçesinde bütün çocuklar tek sıra
olmuşlar. Sıranın en arkalarında olduğumdan önde olup bitenlerini göremiyorum.
Hemen önümde Veysel duruyor. Veysel, bütün çocukların başlarının kesildiğini ama
hiç acı duyulmadığını gülerek söylüyor. Her yanımı bir titreme alıyor. Sıra
hızla ilerliyor, önümde üç ya da dört kişi var. Olup bitenleri şimdi kendi
gözlerimle görüyorum. Elinde kocaman bir satır bulunan sadece gözleri açıkta
olan bir adam ayakta duruyor ve sadece “sıradaki” diye gürlüyor.
Kanlanmış bir kütük. Kütüğün yanında kan gölü… Çocuklar, sırayla başlarını bu
kütüğe uzatıyor ve başları satırla tek vuruşta gövdelerinden ayrılıyor.
Yuvarlanan başlar bir tentenin altına yığılıyor. Kocaman bir kesik baş yığını
hemen önümde duruyor.
Çocuklar aralarında fısıltıyla konuşuyorlar. Duyuyorum. Lanetli çocukların
başları kesilirmiş. Annem ve babam beni terk etmişler. Annem ve babamın
yaptıkları için suçluluk duyuyorum. Bütün suç bende olmalı, kendimi terk edilmek
zorunda bırakmış olmalıyım…
Boynumun acıyacağını düşünüyorum. Boynum kasılıyor, kesik yarası gibi sızlamaya
başlıyor.
Celladın önündeyim. Başımı kütüğe uzatıyorum. Kulaklarım uğulduyor. Gözlerimi
kaparsam daha az acı duyarım diye düşünüyorum. Gözlerimi kapıyorum…
Mırıltılar, horultular duyuyorum. Biraz önceki kabusa döndüğümü düşünüyorum.
Kara kedi yine yatağımda. Kesik başlar aklıma geliyor. Ensemde kesik olup
olmadığını kontrol ediyorum.
Kara kedi koynumda…
Kediyi kuyruğundan tutup yükseğe doğru fırlatıyorum. Kedi yatakta kalıyor. Ben
yükseklerdeyim. Ayaklarım yere değdiğinde etrafımda bir kızıllık görüyorum. Daha
sonra kızıllık koyulaşıyor ve kan kırmızısı oluyor.
Sıcak… Lavların dere yataklarından aktığını görüyorum. Cehennem de olduğum
aklıma geliyor. “Evet, cehennemdeyim ama neden buradayım” diye garip bir soru
soruyorum kendime.
Dağlık, tepelik bir yer. Çukurlar lavlarla dolmuş. Çukurlardaki lavlar fokur
fokur kaynıyor. Çukurlara düşeceğimden korkuyorum. Ayağım kayarsa eriyip
kaybolurum diyorum. İlerliyorum…
Babam aklıma geliyor. Ama neden cehennemde babam aklıma geliyor? Karanlık bir
tünelden geçiyorum. Cehennemin sıcaklığı ve ateşin ışığı arkamda kalıyor. Gaz
lambası ile aydınlatılan, biraz köy kahvesini andıran bir yerde duruyorum.
Masalarda insanlar oyun oynuyor. Babamın bu adamlar arasında olduğunu biliyorum.
Daha önce babamı hiç görmedim, ama onun bana benzediğini ve bu şekilde kalabalık
içerisinde tanıyabileceğimi düşünüyorum.
Sırtı bana dönük bir adam sandalyesinde oturuyor. Arkadaşları ile bir şeyler
konuşuyor. Bir tek onun yüzünü göremedim. O kişinin babam olduğunu biliyorum.
Sırtına yakın bir yerde duruyorum. Birazdan yüzünü göreceğim. Bu ilk
karşılaşmamızda ona nasıl hitap edeceğim diye ikircikleniyorum. Eğiliyorum
yüzünü görmek için…
Kedinin gözleri parlıyor. Burnu burnuma değiyor.
Babamın olduğu mekândan ayrılmışım. Terk edilmiş metruk bir binadayım. Yangın
geçirmiş bir bina. Duvarları isten kapkara olmuş. Ortalarda yanmış eşya
kalıntıları var. Bir odanın yarı yanmış kapısını zorluyorum. Kapı açılıyor.
Kapının hemen önünde iri yarı bir şey duruyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken
kocaman bir el yakama yapışıyor. Oldukça iri cüsseli bir erkek. Burnu yüzüne
sonradan takılmış gibi, çenesine kadar uzanıyor. Ani bir hareketle bu yaratığa
bir tekme atıyorum ve elinden yakamı kurtararak kaçmaya başlıyorum. Bir tepeden
aşağı doğru koşuyorum. Yaratık arkamdan beni izliyor. Ben kaçıyorum, o
kovalıyor. Bazen o kadar yaklaşıyor ki pis kokulu nefesini ensemde hissediyorum.
Bir iki defa ayaklarım tökezleyip düşüyorum. Yaratığa yakalanacağım diye ödüm
kopuyor. Tel örgülü bir yere geliyorum. Tellerin vücuduma batmasına aldırmadan
kendimi tel örgünün öteki tarafına atıyorum. Tellere takılan elbisem ve
vücudumun çeşitli yerleri yırtılıyor. Atladığım yerden aşağı doğru düşüyorum.
Sonsuz bir uçurum boşluğundayım.
Birazdan yere çakılacağım aklıma geliyor. Çakıldığımda bacaklarımın kırılacağını
düşünüyorum. Düşerken yere yaklaştığımı görüyorum, ıslak bir zemine kalça üstü
düşüyorum. Arkamda bir yanma var.
Islaklık vücudumu sarıyor. Gözlerimi açıyorum. Kara kedi gitmiş. Bacaklarımda
bir üşüme hissediyorum. Altıma kaçırdığımı fark ediyorum.
Koğuş alacakaranlık. Ranzalardan çocukların gölgeleri sarkıyor. Çocuk
gölgelerinden bazılarının elleri havada bir şeyleri tutup fırlatıyor.
Yetişkinler pek bilmiyor ama geceleri kara kediler çocukların yüreğini esir
alıyor.
|
|