|
|
|
 |
KAPİTAL SİSTEM VE SOSYAL
HİZMETLER
Sosyal Hizmet Uzmanı Seçkin
YILDIZ
sy981@mynet.com |
“Kapital Sistem
içerisindeki Sosyal Devlet vicdani bir mastürbasyondan öteye
geçememektedir.” Şöyle ki;
• Türkiye’deki insanların “ %2,4’ü günde bir dolardan az, %18’i ise günde 2
dolardan az bir gelirle yaşamaktadır(UNDP Raporu 2002)
• Türkiye’de en yoksul %10’luk nüfus milli gelirin % 2,3’ünü alırken, en
zengin %10’luk bir kesim gelirin %32,3’ne sahiptir (UNDP 2002 Raporu)
• Gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfusunun üçte biri ya da 1.3 milyar
insan mutlak yoksulluk içinde yaşamakta, 1 milyarı okuma yazma
bilmemektedir. (UNDP Raporu,1993)
• Dünya nüfusunu oluşturan en yoksul %20’nin dünya gelirinden aldığı pay,
1965’ de %2,3 1970’de %2,2, 1980’de %1,7 ve 1990’da %1,4 ken. En zengin
%20’nin payı da 1965’de %69,5 iken 1990’da %83,4’e yükselmiştir ( UNDP
Raporu,2000)
• Her yıl 1.8 milyon çocuk, temiz su ve tuvalete erişim sağlandığı takdirde
önlenebilecek olan ishalden ötürü ölüyor.(UNDP Raporu 2008)
• sağlık, güvenlik ve etik kurallara aykırı olarak dünyada 215 milyon çocuk
çalıştırılıyor. (ILO Çocuk işçiliği Raporu2004-2008)
• Gelişmekte olan ülkelerde 1 milyarın üzerinde insan yetersiz konutlarda
yaşamaktadır (WHO, On Yıllık Değerlendirme Raporu, 1990)
Aslında hepimiz kapital bir sistemin getirilerini gerek alanlarda çalışıp
insanlarla birebir etkileşim içerisine girerek gerekse yazılı kaynaklar
üzerindeki çalışmalarınızla özelliklede Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim
Raporlarından çok iyi biliyoruz. Ama bazılarımız bunun üzerinde hiç
düşünmedi, sebeplerini sorgulamadı. Bazılarımızda bunun sistemden değil
insanlardan ya da başarısız yönetimlerden kaynaklandığını savundu. Hatta bir
kısmımız olumsuz koşullarda hayatlarını sürdüren insanların genetik
kökenlerinde, tembel olmalarında, başarısız olmalarında, zeki olmamalarında
topluma uyum sağlamamalarında buldu aradığı sebepleri. Oysaki hiç birimiz
özelikle de bu denli adaletsiz bir sistemde toplumsal normlara uyum
sağlamak, zeki olmak, başarılı olmak, çalışkan olmak zorunda değildi, bunu
hep atladık.
İnsanların statüsünü, ekonomisini, eğitimini, haklarını ve yapabileceklerini
daha doğmadan belirleyen kapital bir sistem ne kadar adil yönetilmeye
çalışılırsa çalışılsın ki imkansızdır, ne kadar sosyal ve hukuki haklara
bağlı olursa olsun adaleti ve eşitliği veremez. Bunu söyleyebilmek için
bilimsel bir kaynağa atıfta bulunmaya gerek görmüyorum normal bir insan
mantığı bu durumu rahatlıkla kavrayacaktır.
Şimdi Sosyal Devletlerin en temel belgesi ve sosyal hizmet alanlarının en
büyük dayanağı olan İHEB’in adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin en önemli
sebebi “ekonomi” ile ilgili belirttiklerini ele alalım;
Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve
vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla
davranmalıdırlar. (İHEB Madde 1)
Tüm eşitliksizliklerin, tüm olumsuzlukların, tüm sosyal sorunların
kaynağının ekonomi olduğu su götürmez bir gerçek iken her yerde hararetle
savunduğumuz, en büyük rehberimiz ve yazılmış en onurlu belge İHEB’e göre
neden insanlar ekonomik olarak eşit doğmuyorlar. Neden devletlere ekonomik
eşitliği sağlama yükümlülüğü verilmiyor. Cevap yazının giriş cümlesinde
saklı aslında eğer ekonomi kelimesi bu maddede geçseydi ne bu bildirge
yayınlanabilirdi ne de üye ülkeler altına imzalarını atardı. Birleşmiş
Milletler ve Sosyal devletler kapital sisteme hizmet ettikleri veya en
azından çarklarına çomak sokmadıkları sürece var olabilirler.
Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.(İHEB
Madde 21/2)
Görüldüğü üzere bu madde de vatandaşların yalnızca hantal kamu hizmetlerinde
yararlanma konusunda eşit oldukları belirtiliyor. Diğer hizmetlerden
yalnızca biraz daha eşit olanlar yararlanabilir. Neden? Çünkü onlar zengin
doğdular yada bir şekilde zengin oldular. Ne eşitlik ama…
Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal
çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenmesine
ve kaynaklarına göre, herkes onur ve kişiliğinin serbestçe gelişim için
gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi
hakkına sahiptir. (İHEB Madde 22)
Haksızlık etmeyelim madde 22’de ekonomik haklardan bahsediliyor. “onur ve
kişiliğinin gelişimi için gerekli olan” terim bu. Nasılda görece, kapital
sınıfa dokunmadan işin içinden nasıl çıkılır kaygısı yüz metreden
anlaşılıyor. Adam gibi desene herkes ekonomik olarak eşit yada eşite
yakındır, sosyal devletlerin en önemli görevi bu eşitliği sağlamak ve
güvence altına almaktır diye. Sosyal sorunların çözümü için daha etkili
olabilecek başka yöntem mi var? Çocuk mu kandırıyorsunuz. Ellerine işe yarar
tek bir yetki vermeden alanlara saldığınız sosyal görevlilerin bu sorunları
kurutmasını nasıl beklersiniz devletlerin kılına dokunmadan.
Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı
vardır. Çalışan herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve
gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmiş bir yaşam
sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.(İHEB Madde 23/2-3)
Bu madde diğerlerine nazaran biraz daha cesur ve biraz daha çağımız insani
vicdanına uygun. Yinede muallak. Eşit işten kasıt ne eğitim durumumuz,
sertifikalarımız, diplomalarımız mı? Yada mesai saatlerimiz mi? Beden
gücüyle yaptığımız işler mi, zihin gücüyle yaptığımız işler mi? Ve tabiî ki
yine aynı muallak kavram “insan onuruna yaraşır” şuna herkese eşit ücret
diyeceksinde dilin varmıyor be İHEB!!! İnsan onuru yalnızca bunu gerektirir.
Üstelik yalnızca çalışan kesimi kapsamış. Ya çalışamayanlar…
Yinede yiğidi öldürüp hakkını vermek babında; İHEB bugüne kadar yazılmış en
onurlu belgelerden birisidir ve daha iyisi yazılıp imzalanana kadar
sığınacağımız tek liman, kullanabileceğimiz en etkili silahtır. Süreç içinde
atılmak istenen olumlu bir adım, 63 yıllık bir rüya beklide İHEB… Zaten
sosyal adaletsizliklerle ilgili yazılması gerekenleri en ılımlı ve kapital
sistemi en az tehdit edecek şekilde içermiş ve taraf devletler tarafından
imzalanmış bu bildirgeye bile uyulmadığı aşikâr. Kapital tabanlı ekonomik
sistem için oldukça naif bu evrak bile pek rağbet görmemiş, devletlere
getirmiş olduğu yükün altından kalkılabilinmesi için bin dereden su
getirilmiş.
Her neyse zaten mesleki çalışmalar esnasında yaşadığımız ve bir türlü
içinden çıkamadığımız sorunların olması ve yığınla bürokrasi ile uğraşıyor
olmamız sosyal devlet yapısının ne kadar samimiyetsiz olduğuna ipuçları
vermekte bize ve bunu aslında hepimiz adımız soyadımız gibi iyi biliyoruz.
Türkiye’deki sosyal devlet ve sosyal hizmetler ve İnsan haklarına dair yerel
bilumum yasa, kanun, tüzük, yönetmelik vs. konularına girmek bile
istemiyorum. Biliyorum ki neresinde tutsam elimde kalacak. Ne görevlilerinin
adam gibi çalışmalar yapabilecek, bir şeyleri yerinden oynatabilecek
yetkileri var ne de işlerini kolaylaştıracak toplumsal mekanizmalar... Bir
takım Devlet kurumlarına hatta sosyal hizmet kurumlarına yalvara yakara uzun
zaman sonra basit bir yerleştirme işlemini ancak yapabiliyoruz. Halbuki
gerçekten bu işin profesyonelleri bizlersek tek bir tutanağımızın yeterli
olması gerekmez mi? Açıkçası kapital sistem içerisindeki sosyal devlet
ilkesi samimi olsaydı; sosyal görevlilerine minimum bir savcı tutanağı, bir
doktor raporu gibi yaptırım gücü, yetki ve olanaklar verilirdi. Hedef
kitlenin yaşam koşullarına bakıp bu acildir, bu değildir, bu koruma altına
alınmalı bu alınmamalı şeklinde bir raporu zaten müracaatçının durumunu her
yönüyle ortaya koyan diğer evraklara eklemekten başka ne yapabiliyoruz? Bunu
tekrar için mi okuduk, sefalet içinde gecekondularda yaşamaya çalışan
insanların devlet desteğine ihtiyaçları olduğunu belirlemek için uzman mı
olmak gerekiyor gerçekten?
Bana kalırsa var olan sistem içerisinde uygulanabilen en etkili sosyal
hizmet çalışmaları uzun vadede ne SHÇEK bünyesinde yapılan çalışmalar ne de
diğer kamu alanlarında yapılan uygulamalardır. Sosyal Devlet ilkesi gereği
uygulanan kamu hizmetleri anı geçiştirmek, durumu kurtarmak, birazda kapital
sisteme albenili makyaj yapmaktan öte geçemiyor. Asıl uygulanması gereken
sosyal hizmet uygulamaları, toplum genelinin bu çağa hiç yakışmayan insanlık
dışı kapital sistem hakkında bilgilenmesini ve haklarını savunmalarını
hedefleyen barışçıl ve meşru marjinal grupların, alelade veya organize
toplulukların çabalarıdır. Bu bağlamda kamuda veya özel sektörde görev yapan
mesleki personeller olarak bizimde yapabileceğimiz bir şeyler var elbette.
İstersek bizimde elimiz armut toplamayabilir; öncelikle kapımızın önünü
temizleyerek sosyal hizmet yaklaşımlarını var olan sistemin yarattığı sosyal
sorunlardan muzdarip insanlara verilen sosyal destek ünitelerine zarar
gelebilme ihtimalini göz ardı etmeden sistem içerisinde yavaşça
farklılaştırmalı veya gerekiyorsa tam olarak değiştirmeliyiz. Küçük gibi
gözüken anlayış değişiklikleri müracaatçı kitlesinin de katılımıyla uzun
vadede toplumsal norm ve genel kabul olacaktır. Sosyal görevliler yalnızca
sürecin hızlandırılması hususunda çalışmalar yapmalıdırlar. Bu çerçevede;
RADİKAL SOSYAL HİZMETLER
Radikal yaklaşım varolan sosyal hizmet tartışmalarının ortasında “Kral
Çıplak” diye bağıran o efsane çocuğa benzetilebilir.
Ülkemizde radikal yaklaşımlar, her ne kadar radikal olarak tanımlanıyor olsa
bile birçok gelişmiş ülkede özellikle de eğitim alanında bu yaklaşımlar
radikal olmaktan çıkmış ve yaygınlaşmaya başlamıştır.
Radikal yaklaşımları sosyal hizmetlerin dışında çeşitli konularda ele
alabiliriz. Pedagojide, psiko-terapilerde, sosyolojide, insan haklarında,
yönetim bilimlerinde vb. birçok insanlık gelişimini hedef alan disiplinde
kullanılabilir.
İnsanlar ve insanlıkla ilgili ortaya çıkan sorunların çözümü için
disiplinlerin ve eğitim aygıtlarının büyük çoğunluğu hatta ülkemizde
neredeyse tamamı kişinin noksanlıklarını veya farklılıklarını toplumsal
normlara uyumlu hale getirmek veya en azından yakınlaştırmaya çalışmak
olarak düşünülmektedir. Sosyal hizmetin, bilgi tabanına dayalı, yöntemleri
olan ve sosyal refah sisteminin kaynaklarını kullanan toplumsal olarak
tanınmış bir meslek olduğu anlaşılmaktadır. Sosyal hizmet mesleğinin odağı,
bireylerin toplum içindeki işlevsellik yeteneğini etkileyen birey ve çevresi
arasındaki (çevresi içinde birey) etkileşimdir. Bu durum bir şekilde sosyal
hizmetler uygulamalarına maruz kalmış kitlelerin genel durumun farkına
varabilme, itiraz edebilme, hakkını arayabilme gibi insani yetilerini norm
algısını değiştirdiği için zayıflatmaktadır ve dolaylı olarak kapital
sisteme hizmet eder.
Bir örnek vermek gerekirse geleneksel sosyal hizmet yaklaşımlarının bir
kısmı sokakta çalışan çocuklar probleminin kaynağını çocukta, çocuğun ailesi
ve sosyal çevresinde görür ve bu anlayışa göre toplumsal mekanizmaları
harekete geçirerek çözüme ulaşmaya çalışır. Adeta müracaatçısını suçlar. Bir
kısım yaklaşım ise sorunun bu yönünü ele almasının yanı sıra makro düzeyde
sorun çözme sürecini de planlayıp sosyal desteklerle ilgili bürokratik ve
politik kaynakları fark edebilir ancak çözümünü var olan sistemin içerisinde
ilgili sosyal destek mekanizmalarının reformlarında veya güçlendirilmesinde
görür. Ancak bu noktada çalışmaları tıkanır ve çözüm sürecini başlatamaz.
Sistem içerisinde var olan “imkansız”lıklar (ekonomik yetersizlikler, çıkar
çatışmalarının yönetim sınıfının veya büyük kapitallerin aleyhinde olması,
sosyal desteklerin gelişiminin yüksek maliyetli olması vb.) çözüm sürecini
işlemesini imkansız kılar. Ayrıca sorun çözücü yetki, makam, görev açısından
bu sorunları çözüme kavuşturabilecek bir konum da değildir. Örnekten devam
etmek gerekirse sorunu tanımlayan sosyal görevli vaka ile ilgili detaylı bir
inceleme yaptığında çocuğun çalıştırılmasının ailenin ekonomik durumuyla
ilişkili olduğunu ailenin ekonomik durumunun sosyal destekler, istihdam
alanları ve dolayısıyla kapital sistemin yönetimsel anlayışıyla ve var olan
kaynakların kullanımının büyük çoğunluğunun ekonomik alım gücü ile
belirlendiğini tespit edecektir. Ancak duruma göre sosyal sorunun çözümü
için ön gördüğü yöntem sistemin işleyiş prensipleri ve mekanizmaları
dahilinde uygulanmaya çalışıldığı için uygulanamaz olacaktır.
Radikal yaklaşımlarda sorun, bireysel ve grupsal farklılıkları düzeltilmesi
gereken, toplumsal normlara yakınlaştırılması gereken olarak algılanmaz.
Ancak bu noktada bir nüans vardır; farklılık toplumun tabulaşmış
inanışlarından yaşam tarzlarından kaynaklanıyor olmalıdır. Kendisi ve
dışındakilere hayati zararlar verebilecek durumlar farklılık olarak
değerlendirilmemelidir.
Bu farklılık durumu farklılığı barındıran kişi grup ve topluluklar
tarafından, sosyal baskılar ve normal kabul edilen yaygın anlayışa ayak
uyduramadıkları için kendilerinden kaynaklanan bir sorun olarak
algılayabilirler. Radikal yaklaşımlarda sorun bu noktada tanımlanır ve bu
çarpıtılmış algı farkındalık yaratılarak çözümlenir. Sorunun kaynağı
bireylerin kendilerinden veya sosyal çevresinden değil toplumsal
mekanizmalardan ve var olan sistemlerden kaynaklıdır ve sistem içerisinde
sosyal sorunların köklü çözümü mümkün değildir. Yaşadıkları ve gördükleri
haksızlıklara karşı baş kaldırma itiraz etme özgürlükleri, normalleştirme
süreciyle ellerinden alınmamalı aksine yapılması planlanan psiko-sosyal,
eğitimsel, terapisel müdahaleler aksi yönde destekleyici olmalıdır.
Ancak bu yaklaşım varolan sistem içerisindeki sosyal desteklerin kullanımını
yadsıması, sistemin getirisi bir takım çözümleri uygulanmaması olarak
algılanmamalı. Bu çeşit bir algı müracaatçıların potansiyel tüm desteklerden
yoksun kalması anlamına gelecektir. Sonuçta içinde var olunan sistemin
dışında hareket etme imkanı mümkün değildir. Bu çerçevede geleneksel sosyal
hizmetler yaklaşımının çözümlerinin kullanılması elzemdir. Varolan sistemin
mekanizmalarının ve sosyal desteklerin harekete geçirilmesinden sonra
radikal sosyal hizmetlerin ek olarak bir misyonu daha vardır; bu misyon,
birey, grup ve topluluklara yönelik farklılıkları ve güçsüzlükleri hususunda
destek alabilecekleri toplumsal mekanizmalar konusunda ayrıntılı
bilgilendirilmeleri, sorunun kaynağı olan kapital sistemin çalışma
prensipleri ve mekanizmaları konusunda farkındalık yaratılması
farklılıklarına yönelik gelebilecek toplumsal baskı ve soyutlanmalara karşı
güçlendirilmeleri ve bireysel, grupsal olarak bu durum karşısında neler
yapılabileceğinin açıklanması şeklinde genel olarak özetlenebilir.
Radikal yaklaşımların diğer bir boyutu ise toplumun büyük çoğunluğunu
oluşturan ve toplumsal tabu ve normları oluşturan kesimi ile ilgili bir
takım çalışmalar yapmasını gerektirir. Çünkü sorunların diğer bir kökenide
çoğunluğun normal algısı ve diğerlerine gösterdikleri tahammül düzeyidir.
Sosyal hizmet, pasif direniş, gösteriler, grevler, politik ve sosyal
aktivizmi de içeren değişiklikleri barışçı yollarla ortaya koyan teknikleri
barındırmalıdır. Bu kapsamda;
- Sosyal hizmet alanlarında uygulanan tüm bireysel, grupsal ve toplumsal
çalışmalarda statüko ve kapital sistem sürekli olarak eleştirilmeli
katılımcıların radikal sosyal hizmetler kapsamında tanımlanan sorun
kaynaklarıyla ilgili farkındalıkları arttırılmalıdır. Tarihi değişimler
göstermektedir ki; sosyal değişimler yalnızca kendilerini gerçekten
ilgilendiren kesimlerin tepkileriyle var olabilmektedir. Bugüne kadar
görmezden gelinmiş, sindirilmiş ve sessiz kalmış kalabalığın bir yerlerden
yardım almaksızın seslerini duyurabilecekleri konusunda bilinçlendirilmesi
ve meşru zeminde barışçıl eylemler konusunda yönlendirilmesi etkili bir
sosyal hizmet müdahalesinin toplumun bizzat kendisinden gelmesini
sağlayacaktır.
- Hedef, bireysel farklılıkların olağan olduğu anlayışını yerleştirmek ve
özgürce yaşanabilmesini sağlamak olduğu için radikal yaklaşımla farkındalık
yaratılan ve güçlendirilen marjinal gruplar, toplum içerisindeki normlara
uyum sağlamak zorunda kalmadan kendilerini gerçekleştirebileceklerdir. Bu
yaklaşımların yaygınlaşması ile birlikte müdahale ettikleri birey ve
grupların sayısı artacak ve toplumun norm algısı, tahammül düzeyi marjinal
gruplara biraz daha yakınlaşacaktır. (Bu sürecin kaçınılmaz olduğu bilinen
bir gerçektir; radikal yaklaşımlar sürecin hızlandırılması noktasında
devreye girmektedirler)
- Bireysel görüşme zamanlarının olabildiğince esnek olması uygulayıcı ve
müracaatçı arasındaki mesafeleri kaldıracaktır. Bir noktada toplumsal
baskıları ifade eden “otorite” kavramını ortadan kaldırmak hissedilen
baskıların bireyden değil toplumsal norm ve resmi mekanizmalardan
kaynaklandığını ifade edecektir.
- Nihai hedefler otorite ve toplumsal baskıları bireylerin üzerinden
kaldırılması olarak belirlenmelidir. Bu nedenle uygulayıcı yada eğitmen
dostane bir tavır ile müdahalede bulunmalı statü farkı oluşturabilecek her
türlü etkene karşı önlemler almalıdır.
- Önemli bir diğer hususta bilginin ücretsiz ve hızlı yayılmasının
savunulması ilkesinin benimsenmesi ve bu kapsamda konuyla ilgili bilimsel
makale, araştırma, sunum vb. çalışmalarda anlaşılır bir dil kullanılması,
toplumun tamamını ilgilendiren sosyal sorunların yalnızca akademisyen,
mesleki personel, küçük bir grup elitistin vb. arasında tartışılmasını
engelleyecek alt kültür, orta sınıf, marjinal gruplar gibi kesimlerinde
sosyal sorunların anlaşılması ve tanımlanmasında katılımlarını sağlayacak ve
çözüm sürecinde rol almalarının yolunu açacaktır. Bunun en güzel tekniği
bilgi paylaşımı için çağımızda internet imkanlarının kullanılmasıdır.
- Sosyal sorun alanlarında çalışan her türlü mesleki personelin derhal
etkili yetki ve olanaklar elde edebilmek için çalışmalar başlatması
gereklidir. Bu yetki ve olanakların elde edilebilmesi için barışçıl ve meşru
protesto yöntemleri düşünülmelidir.
- Sosyal değişimi talep eden pasif direnişleri, gösterileri, grevleri,
politik ve sosyal aktivizmleri barışçı yollarla ortaya koyan tüm birey ve
gruplar desteklenmeli hatta bu yönde yeni organizasyonlar ve grupların
oluşturulmasıyla ilgili çalışmalar yapılmalıdır.
Konunun şu yönünü belirtmeden geçmek yanlış olur. Zira herkesi eşit veya
eşite yakın alım gücünün olması gerektiğini savunurken elbette ki böyle bir
durumda paranın veya ekonomik kıymeti olan diğer tüm meta ve evrakların
değersiz olacağı ve mülkiyete dayalı bir ekonomik düzenin var olamayacağı
bilinmektedir. Radikal sosyal hizmetler her ne kadar Karl Marks’ın Komünist
felsefesinden esinlenmiş olsa da vurguladıkları yönünde bir toplumsal
gelişme için tek alternatif komünizm değildir. Varolan kapital sisteme
aykırı söylev veya fikirlerin tamamının komünizme mal edilmesi bilinçli
olarak çarpıtılmış bir algının sonucudur. Bu binlerce rengin içinden
yalnızca siyah veya beyazı seçebilirsiniz demek kadar yanlış ve çoğunluğun
farkına bile varamayacağı denli tabulaştırılmış boş bir inanıştır. Günümüzde
esasen güzel bir hayal veya ütopya olarak nitelendirilmesi gereken
komünizmin yalnızca ideolojik yönüne vurgu yapılarak politize edilmiş
olmasının işlevini ve fikri yaygınlaşmasını engellediği aşikârdır. Bu
sebeplerle elbette ki komünizmin politize etmeden ve fanatikleşmeden
tarihsel birikiminden faydalanmanın yanı sıra dünyada öne sürülmüş diğer
insanlık eşitliğine dayalı çağın gereklerine ve vicdanına uygun felsefe,
akım, fikir, yönetim biçimi vb. her şeyden faydalanmak elzemdir.
Bu bağlamda Zeitgeist Hareketinin Venüs Projesinin sosyal sorunlar ve
nedenlerini en yakından bilen Sosyal Hizmet alanlarında tartışılmaması
kanaatimce imkansızdır. Ayrıntılı incelemek isteyenlerin internet üzerinden
binlerce yazılı kaynağa ulaşabilecekleri rahatlığıyla kısaca bahsetmek
istiyorum.
ZEİTGEİST HAREKETİ VE VENÜS PROJESİ
Öncelikle Zeitgeist hareketi öncüleri ve destekçileri Venüs Projesinin
mükemmel olmadığını ancak var olan Kapital Sistemden daha çağdaş daha
adaletli daha eşitlikçi ve daha sorunsuz olacağını savunmaktadırlar.
Projenin hayata geçirilmesi için insanlık olarak birlikte çalışması
gerektiğini vurgulamaktadırlar.
Zeitgeist Hareketi genel olarak dünya üzerinde varolan sosyal sorunların
büyük çoğunluğunun parasal tabanlı ekonomik sistemden kaynaklandığını
savunmakta ve savunucularının yapmış olduğu belgesellerle bu durumu
mantıksal zemine oturtmaktadırlar. Dünya teknolojisinde sınırlı kaynakların
kullanımı ve bu kaynakların para ile satın alınabiliyor oluşu arzın düşük
talebin yüksek olması sonucunu doğurmakta ve bu nedenle toplumların büyük
çoğunluğunun insani ihtiyaçlarını karşılayamama sorununu doğurmaktadır.
Hırsızlığın savaşların, yolsuzlukların, açgözlülüğün, açlığın, silahların,
çevre kirliliğinin ve ekonomi ile ilgili tüm sorunların sebebi parasal
tabanlı ekonomik sistemdir. Çözüm olarak ekonomi anlayışının tüm dünyada
değişmesi gerektiğini belirtmektedirler. Jacque Fresco ismindeki endüstriyel
Tasarımcı ve Toplum mühendisi mimari tasarımlarında sınırsız ve
yenilenebilir kaynakları (rüzgar enerjisi güneş enerjisi vb) kullanarak
parasal tabanlı ekonomik sistemden kaynak tabanlı ekonomik sisteme geçişin
mümkün olabileceğini ve böylelikle var edilen sınırsız arzın dünya
üzerindeki tüm talepleri karşılayacağını savunmaktadır. Hareket bu dönüşümün
devrim yoluyla değil evrim yoluyla hayata geçirilmesi gerektiğini de
savunmaktadır. Şöyle ki; Dünyanın çeşitli yerlerinde koloniler kurmak ve
zamanla en iyi yaşam biçimi olarak benimsenmek istenmektedir. İşte bu
noktada dünyanın her yerindeki sosyal hizmet kurumlarından, gönüllü kurum ve
kuruluşlardan, mühendislerden ve mimari birliklerden yardım talep
etmektedirler. Parasal kaynaklı ekonomik sistem içerisinde yalnızca parasal
kaynakların kullanılarak projelerinin hayata geçebileceğinin farkında olan
hareket gönüllüleri Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve devletlerin
fonlarının vb. kullanılarak kaynak tabanlı ekonomik sisteme dayalı küçük
koloniler kurulabileceğini savunmaktadırlar. Ayrıca bu yönde 2009 yılında
Yeni Zelanda’da paraya dayalı olmayan bir toplum kurma girişiminde
bulunmuşlardır. Yeni Zelanda Projesi yapım aşamasındadır ve çalışmalar devam
etmektedir.
“Böyle bir hareketle kim tartışabilir? Toplum lehine hiç çalışmadık. Bunu
daha ne kadar devam ettirebileceğimizi düşünüyorduk? Şu anki sistemi
koruyarak bize her zaman verdiğinden başka bir şey vermesini beklemek
saçmalık değil mi?”(30 Nisan 2009'da, Palm Beach Post'dan Rhonda Swan)
SONUÇ:
Kişisel fikirlerime göre sorunların kökenlerini beklide en net görebilen
sosyal hizmet kurumlarının bu ve buna benzer diğer fikirleri tartışmaya
açması ve bu yönde projeler üreterek çalışmalarına yeni bir boyut
kazandırmaları elzemdir. Projelerin olduğu gibi alınarak uygulanmaya
çalışılmasının günümüz koşullarıyla ve anlayışıyla mantıksız olacağı göz
önünde bulundurularak insani gelişim için olumlu tüm fikirlerden
faydalanmanın önemli olduğu kanaatindeyim. Ayrıca şu durum göz önünde
bulundurulmalıdır; gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde ideoloji
kavramı kelime anlamının çok dışına çıkmıştır. Öyle ki var olan sistem
dışındaki tüm ideolojiler sistem ve halk düşmanı olarak algılanmaktadırlar.
Bu nedenle benzer projelerin küresel sorunların muhtemel çözümü, insanlık
adına güzel bir hayal, bir alternatif gibi algılanmalı ve bu yönde
tanıtılmalıdır.
KAYNAKLAR:
http://www.sosyalhizmetuzmani.org/radikalsosyalkisiselcalisma.htm
http://www.sosyalhizmetuzmani.org/sosyalhizmetiyapilandirmak.htm
http://www.sosyalhizmetuzmani.org/insanhaklaribakisi.doc
http://www.thevenusproject.com/
http://www.zeitgeisthareketi.org/
http://www.thezeitgeistmovement.com/
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
|
|