Kapitalist toplumun karakteri üzerine eleştiri
yapılırken en çok kullanılan argümanlardan biri, kapitalizmin bireyi
tutsaklaştırdığı, tüketim ilişkilerine indirgediği ve buna bağlı olarak da
mutsuzlaştırdığıdır. Bunlar adeta kuşku duyulmaksızın kabul edilen
gerçeklerdir. Dozu konusunda anlaşmazlık olsa da böyle bir eleştiri hiçbir
zaman tümüyle haksız sayılmaz.
Fakat kapitalizmle birey arasındaki ilişki nasıl
şekillenmektedir? Kapitalist sistem eğer bireyi tutsaklaştırıyorsa bunu bir
isyana sebep olmaksızın nasıl başarabilir? Gerçekte kapitalist olmayan birey
için hangi gerekçeler o bireyin en az bir kapital sahibi kadar sistem savunusu
yapmasına sebep olur? Kapitalist sistem insanı iyi incelemiş ve onun isteklerine
cevap mı vermiştir yoksa insanı dönüştürerek kendi sorusunun cevabını mı
vermiştir?
Öncelikle mükemmel bir dizayn ya da sonuna gelinmiş bir süreçten
bahsetmediğimizi sürekli hatırlamalıyız. Yani soruyu nasıl bir dizayn bu tip bir
bağlılığı sürekli kılıyor şeklinde soracak olursak muhtemelen bir sonuca
ulaşamayız. Tam tersine belli bir dizaynın olmaması, sınırların çizili olmaması,
hareket alanını genişletir ve olası saldırıları en az kayıpla savuşturabilir.
Yani bizi sarıp sarmalamış olan sistem, söylem düzeyinde çoğu zaman kendi
savunusunu yapmaz. Kendisini kötüler ve kötünün iyisi olarak, dahası bir
kaçınılmazlık olarak sunar. Bu kaçınılmazlık vurgusu yapısal olarak iki
aşamalıdır ve aslında üç koldan yapılır. Birinci bölüm, bilinçli kuşatmadır.
Burada devletin fiziksel yaptırımlarını ve devletin ideolojik aygıtlarını
görüyoruz. Özellikle eğitim ve medya burada önemli rol oynarlar.
Bu noktada gördüğümüz, bireylerin nasıl davranacaklarının onlara öğretildiğidir.
İşte bundan sonra üçüncü kol ve ikinci kısım dediğimiz pratik yaşam başlar.
Pratik yaşam bilinçli uygulanan bir baskı aracı değildir. Ne okulda öğretilir ne
de zorla uygulatılır. Aslına bakılırsa insanın tüm sosyalizasyon süreci, günlük
yaşamdan diskalifiye olmamaya yöneliktir ve kapitalist sistemin kendi
ilişkileri, öğretilmişler tarafından da tatbik edilerek yaşama taşınır. Kişi
dışarıya çıktığında, öğretilmişlikler dışındaki reflekslerini, pratik hayatın
içinde kapitalist zihniyetiyle kavrar. O, bu zihniyeti çoğu zaman daha fazla
kapital sahibi olmak için değil, sadece hayatta kalabilmek için kullanır. Bu,
bireye zarar bir kenara yarar da sağlar. Böylece farklı olmanın zavallılığından
kurtarılmış olur. Burada dikkat edilmesi gereken, bir ‘savunma’ durumundan
bahsediyor olduğumuzdur.
Yukarıda, adaptasyon sürecini insanın kendi yaşamı açısından yorumlamış
oluyoruz. Üretim ilişkileri açısından modern toplumda bireyin, eğitim yoluyla
içe çekilmesinin ya da dışlanmasının anlamını ise Peter Brückner’in analizinde
buluyoruz. Brückner’e göre, burjuvazi için gerekli olan şu üç etkinliğin
bütünleştirilmesi için eğitsel bir kimlik inşa edilir: 1) üretimin bireysel
güçlerinin üretimi (ihtiyaçlar, çıkarlar vs.) 2) etkinliklerin ve sonuçların
değer kazandığı, başarının iyi olarak görüldüğü bir referans grubuna toplumsal
yerleştirme 3) başarının pazarlanabilir bir ürün olarak kurulması.
Dolayısıyla toplumsallaşma, bu nitelikli iş gücünün üretildiği süreçtir ve
temellerini 17. ve 18. yüzyıllarda eğitim anlayışında yaşanan değişikliklerden
almaktadır. Bu yıllarda eğitim, ailenin ya da bireyin sorumluluğundan alınarak
kamusal bir çabaya dönüştürülmüştür. (Brückner, 2004)
İşte yukarıda bahsettiğimiz toplumsallaşmanın içselleştirilme süreci de
Dressen’in endüstrileşmiş bilinç kavramıyla açıklığa kavuşur. (1982) Bu şekilde
bireyin yaşamı bireyin yardımıyla düzenlenir ve kontrol edilir. Dolayısıyla bu
süreç, mevcut toplumsal koşullara ayak uydurma süreci olarak da görülebilir.
Şimdi geri dönmeli ve kendini fırsatlar yaratarak savunan bireyi yeniden
düşünmeliyiz. Bu birey, tüm öğrendikleri ve gördükleriyle bu sisteme aittir.
Sisteme ve hatta kendine yabancılaşmış olsa da bu sistem içindedir. İçinde
farkındalık barındırmayan bir yabancılaşma da kopuş yaratmaz. Kaldı ki Ezilmenin
Sürekliliği’nde belirttiğimiz gibi böyle bir farkındalık olsa bile kopuş
yaşanacağı kesin olarak bilinemez. Kopuşun bedeli büyük olabilir ve bir şekilde
sistem içinde var olan birey, etrafına baktığında, eğer siyasi bir angajmanı
yoksa, yine kapitalizm tarafından yazılmış ve her biri kapitalizmin dışına
çıkmaya çalışırken parçalanmış birçok hayat görecektir. Tüm bunlar mevcut konumu
korumak için yeterli sebeplerdir. Yine de Mergner’in vurguladığı gibi, bireyin
mevcut toplumsal ilişkileri içselleştirmesi ile ortaya çıkan uyma davranışının
yarattığı emniyet durumu oldukça kırılgandır. (1999) Bu kırılganlık, kaynağını
toplumsal yaşantının dışında kalma korkusundan türeyen olumsuz bireyciliğin
(Thomas Geisen’in kullanımıyla) yırtıcılığından almaktadır.
Bu anlamda uyum süreci, tam da bu kırılganlığından ötürü daha ileri bir
tartışmanın öznesi olmaya aday görünmektedir.
Kaynakça:
Tüm ikincil kaynakların kullanıldığı kaynak için Bkz.
T. Geisen. (2007). ‘Toplumsalın biçim değiştirmesi, aidiyet ve dayanışma
talebi-(post)-modern koşullar altında yozlaşmanın farklı yönleri’. Felsefelogos
2-3, no:33-34.
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.