Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

Kapitalizm ve İnsan: Uyum

Can KÜÇÜKALİ/ Sitemiz yazarı
cankucukali@gmail.com

  Kapitalist toplumun karakteri üzerine eleştiri yapılırken en çok kullanılan argümanlardan biri, kapitalizmin bireyi tutsaklaştırdığı, tüketim ilişkilerine indirgediği ve buna bağlı olarak da mutsuzlaştırdığıdır. Bunlar adeta kuşku duyulmaksızın kabul edilen gerçeklerdir. Dozu konusunda anlaşmazlık olsa da böyle bir eleştiri hiçbir zaman tümüyle haksız sayılmaz.


Fakat kapitalizmle birey arasındaki ilişki nasıl şekillenmektedir? Kapitalist sistem eğer bireyi tutsaklaştırıyorsa bunu bir isyana sebep olmaksızın nasıl başarabilir? Gerçekte kapitalist olmayan birey için hangi gerekçeler o bireyin en az bir kapital sahibi kadar sistem savunusu yapmasına sebep olur? Kapitalist sistem insanı iyi incelemiş ve onun isteklerine cevap mı vermiştir yoksa insanı dönüştürerek kendi sorusunun cevabını mı vermiştir?

Öncelikle mükemmel bir dizayn ya da sonuna gelinmiş bir süreçten bahsetmediğimizi sürekli hatırlamalıyız. Yani soruyu nasıl bir dizayn bu tip bir bağlılığı sürekli kılıyor şeklinde soracak olursak muhtemelen bir sonuca ulaşamayız. Tam tersine belli bir dizaynın olmaması, sınırların çizili olmaması, hareket alanını genişletir ve olası saldırıları en az kayıpla savuşturabilir. Yani bizi sarıp sarmalamış olan sistem, söylem düzeyinde çoğu zaman kendi savunusunu yapmaz. Kendisini kötüler ve kötünün iyisi olarak, dahası bir kaçınılmazlık olarak sunar. Bu kaçınılmazlık vurgusu yapısal olarak iki aşamalıdır ve aslında üç koldan yapılır. Birinci bölüm, bilinçli kuşatmadır. Burada devletin fiziksel yaptırımlarını ve devletin ideolojik aygıtlarını görüyoruz. Özellikle eğitim ve medya burada önemli rol oynarlar.

Bu noktada gördüğümüz, bireylerin nasıl davranacaklarının onlara öğretildiğidir. İşte bundan sonra üçüncü kol ve ikinci kısım dediğimiz pratik yaşam başlar. Pratik yaşam bilinçli uygulanan bir baskı aracı değildir. Ne okulda öğretilir ne de zorla uygulatılır. Aslına bakılırsa insanın tüm sosyalizasyon süreci, günlük yaşamdan diskalifiye olmamaya yöneliktir ve kapitalist sistemin kendi ilişkileri, öğretilmişler tarafından da tatbik edilerek yaşama taşınır. Kişi dışarıya çıktığında, öğretilmişlikler dışındaki reflekslerini, pratik hayatın içinde kapitalist zihniyetiyle kavrar. O, bu zihniyeti çoğu zaman daha fazla kapital sahibi olmak için değil, sadece hayatta kalabilmek için kullanır. Bu, bireye zarar bir kenara yarar da sağlar. Böylece farklı olmanın zavallılığından kurtarılmış olur. Burada dikkat edilmesi gereken, bir ‘savunma’ durumundan bahsediyor olduğumuzdur.

Yukarıda, adaptasyon sürecini insanın kendi yaşamı açısından yorumlamış oluyoruz. Üretim ilişkileri açısından modern toplumda bireyin, eğitim yoluyla içe çekilmesinin ya da dışlanmasının anlamını ise Peter Brückner’in analizinde buluyoruz. Brückner’e göre, burjuvazi için gerekli olan şu üç etkinliğin bütünleştirilmesi için eğitsel bir kimlik inşa edilir: 1) üretimin bireysel güçlerinin üretimi (ihtiyaçlar, çıkarlar vs.) 2) etkinliklerin ve sonuçların değer kazandığı, başarının iyi olarak görüldüğü bir referans grubuna toplumsal yerleştirme 3) başarının pazarlanabilir bir ürün olarak kurulması.

Dolayısıyla toplumsallaşma, bu nitelikli iş gücünün üretildiği süreçtir ve temellerini 17. ve 18. yüzyıllarda eğitim anlayışında yaşanan değişikliklerden almaktadır. Bu yıllarda eğitim, ailenin ya da bireyin sorumluluğundan alınarak kamusal bir çabaya dönüştürülmüştür. (Brückner, 2004)

İşte yukarıda bahsettiğimiz toplumsallaşmanın içselleştirilme süreci de Dressen’in endüstrileşmiş bilinç kavramıyla açıklığa kavuşur. (1982) Bu şekilde bireyin yaşamı bireyin yardımıyla düzenlenir ve kontrol edilir. Dolayısıyla bu süreç, mevcut toplumsal koşullara ayak uydurma süreci olarak da görülebilir.

Şimdi geri dönmeli ve kendini fırsatlar yaratarak savunan bireyi yeniden düşünmeliyiz. Bu birey, tüm öğrendikleri ve gördükleriyle bu sisteme aittir. Sisteme ve hatta kendine yabancılaşmış olsa da bu sistem içindedir. İçinde farkındalık barındırmayan bir yabancılaşma da kopuş yaratmaz. Kaldı ki Ezilmenin Sürekliliği’nde belirttiğimiz gibi böyle bir farkındalık olsa bile kopuş yaşanacağı kesin olarak bilinemez. Kopuşun bedeli büyük olabilir ve bir şekilde sistem içinde var olan birey, etrafına baktığında, eğer siyasi bir angajmanı yoksa, yine kapitalizm tarafından yazılmış ve her biri kapitalizmin dışına çıkmaya çalışırken parçalanmış birçok hayat görecektir. Tüm bunlar mevcut konumu korumak için yeterli sebeplerdir. Yine de Mergner’in vurguladığı gibi, bireyin mevcut toplumsal ilişkileri içselleştirmesi ile ortaya çıkan uyma davranışının yarattığı emniyet durumu oldukça kırılgandır. (1999) Bu kırılganlık, kaynağını toplumsal yaşantının dışında kalma korkusundan türeyen olumsuz bireyciliğin (Thomas Geisen’in kullanımıyla) yırtıcılığından almaktadır.

Bu anlamda uyum süreci, tam da bu kırılganlığından ötürü daha ileri bir tartışmanın öznesi olmaya aday görünmektedir.

Kaynakça:

Tüm ikincil kaynakların kullanıldığı kaynak için Bkz.

T. Geisen. (2007). ‘Toplumsalın biçim değiştirmesi, aidiyet ve dayanışma talebi-(post)-modern koşullar altında yozlaşmanın farklı yönleri’. Felsefelogos 2-3, no:33-34.

    
   ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.




Bize Ulaşın