|
|
|
Kambur Ruhlar
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dastanilyas@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
|
Meslek hayatıma başladığımın ilk günüydü. O
yetiştirme yurduna yeni atanmıştım. Müdür bey, bir yandan yurdu gezdirmekte,
bir yandan da çalışma arkadaşlarımla tanıştırmaktaydı. Büroda bilgisayar
uzmanı Rıza ile de tanıştırdı. Daha doğrusu ben öyle sandım. Rıza, ince
kenarlı gözlüklerinin altından bana baktı ve oturduğu yerden hiç kalkmadan
“hayırlı olsun” dedi duyulur duyulmaz sesiyle. Elimi sıkma gereği de
duymadı.
Sonradan hayatımızda önemli kişiler arasında yer alacak olanlarla ilk
tanışmamız genelde antipatik ilişkilerle başlamaktadır. Bu hayat kuralının
doğruluğu birçok defalar tecrübelerimle sabittir.
Tamamen yabancısı olduğum bu şehirde yeni iş yerime ve ortama alışmanın
zorluğunu düşünmeye başladım. Bana bir oda ve oturacağım koltuk gösterdiler.
Sosyal serviste dosya karıştırıp oyalandıktan sonra öğle yemeği için yemek
salonuna indim. Yemek sırasında çocukların arasında, yemek alma sırasının
bana gelmesini bekliyorum. Kare salona ve içerisindekilere şöyle bir göz
attım. Birbirinden farklı yerlerde duran dört sandalyeli masalar var,
personel ve çocuklar yemek salonuna dağılmış ve üzerlerindeki uğultu tülü
altında yemeklerini yiyorlar. Yemek salonunun kapıya yakın ve az güneş alan
köşesinde Rıza’nın tek başına yemek yediğini gördüm. Sırtı kalabalığa dönük,
gözü kapıda bir an evvel yemeğini bitirip odasına gitmek ister gibi hali
vardı.
Yemek tepsisinin gözlerine yemekler kondu. Salonda oturma tercihimi nasıl
kullanayım diye masalara göz attım. Rıza gibi tek başıma bir masaya atmak
geldi kendimi ama tek başına oturan Rıza’nın masasına doğru kendiliğinden
gitti ayaklarım. Tanışma sırasındaki sevimsizliği ve suratsızlığı canlandı
gözlerimde ama yine de kararlı bir şekilde onun oturduğu masaya çöktüm.
—“Afiyet olsun” dediğimde, homurtulu ve kısık bir sesle yanıtladı beni.
Çorbamı kaşıklarken başı önünde, telaşla yemeğini yemekte olan Rıza’yı
incelemeye başladım. Arkasından yetişecek atlılar vardı sanki. Lokmaları
çiğnemeden yutuşunu dışa doğru çıkık gırtlağından süzülürken görüyordum.
Özensiz bağlanmış kravatı, üstten iki düğmesi açılmış gömleğinden görünen
göğüs kılları, küçük bedeni, kafasında seyrelmiş ince telli saçları, dik
kulakları ve fındık burnunun üzerinde duran ince gözlüğü ile sandalyesinde
çok komik görünüyordu. Asıl aradığım, beni ona çeken farklı bir şey vardı bu
çocukta. Diğerlerine nazaran pozitif bir elektrik yayıyordu etrafına. Sanki
önceden tanıdığım biri, belki de bir yerde gördüm.
Rıza yemeğini bitirip ayağa kalkıp, sandalyesini özenle masaya
yaklaştırdığında fark ettim boyunun sandalyeden az uzun olduğunu, başının
omuzlarına yapışık gibi durduğunu ve ceketinin omuz hizasında küçük bir
tümsek gibi duran kamburunu. Boş yemek tepsisini bulaşık yıkama bölmesine
bıraktı ve kimse ile konuşmadan yemek salonundan büroya doğru gitti.
O’nda kamburunun dışında tanıdık bir şeyler olduğunu düşünürken kemal paşa
tatlısının hiç de tadını alamadan kalktım ve sosyal servise gittim.
İş hayatına alışmak, çalışma arkadaşlarımı ve yurtta kalan çocukları
tanımaya ve gözlemleye çalışarak ilk haftayı tamamladım. Rıza’yla
kovalamacamız da bir hafta devam etti. Bazen onun odasının önünden müdür
odasına geçerken göz göze geldik, bazen de yemek salonundaki tek kişilik
inzivasında karşısına oturup, onunla konuşmaya çalıştım. Kısa cümlelerle
ömrü kısa olan sohbetler oldu daha çok paylaştıklarımız.
Bir çocuğun nakli ile ilgili bir yazı hakkında müdür beyin odasına indim.
Yazı üzerinde konuşurken müdür bey “Rıza’da bizim yurt çocuklarından” dedi.
İşte o zaman bu çocuğun diğer personelden ziyade bana farklı elektrik
verdiğini çözdüm diye düşündüm. Onu bana doğru çekenin ortak yaşanmışlığın
verdiği his olduğunu anladım. O an Rıza’yı kendime daha yakın buldum.
Öğle yemeğinde O’nu aynı köşesinde otururken bulduğumda tereddütsüz masasına
gittim ve karşısına oturdum. Havadan sudan konuşarak konuyu yetiştirme yurdu
hayatına getirip gözlerinin içine bakarak şöyle dedim.
—“Ben de ….... yetiştirme yurdundan ayrıldım”.
—“Gerçekten mi Ali bey!” derken gözlerime dikkatle baktığını ve yüzünün
kaslarının gevşemeye başladığını görmekteydim. Yüzü aydınlandı ve yemek
yemesi yavaşladı, artık zamanın hızla akmasına gerek yoktu. O günden sonra
Rıza hayatımın önemli kişilerinden biriydi, ben de onun için öyleydim.
Ayrılmaz iki arkadaş olduk. Kurumda, diğer personelin yanında Ali bey, baş
başa iken Ali diyordu. Mütevaziliği hoşuma gidiyordu ve her zaman Ali
demesini istememe rağmen o işyerinde asla bey lafını unutmuyordu. Bu komik
oyunumuza ben de onun gibi cevap veriyordum. İşlerin yoğun olmadığı
saatlerde beraberdik. Bazen benim odamda bazen onun odasında sohbet
ediyorduk. Karşılıklı güvenimiz ve samimiyetimiz artmaya başlamıştı. İş
çıkışında da birlikteydik. Evlerimiz yakındı, o da benim gibi bekar
kalıyordu.
Baharın kendini iyiden iyiye hissettirdiği günlerden biriydi. Rıza’yı evime
davet ettim, birlikte çay içelim diye. Önce gelmek istemedi, ısrar edince
kabul etti. İş yerine yakın olan evime gittik. Mutfakta çayı demledikten
sonra balkona geçtik. Komşunun verdiği iki değişik sandalyeye karşılıklı
yerleştik. Ortada bekar evlerin müdavimi olmuş ve defalarca çay dökülmekten
sararıp yer yer suntası kabarmış küçük masa duruyor. Havadan sudan
konuşuyoruz, iş yerinden dedikodu yapıyoruz. Erkek adam dedikodu yapmaz
diyorlar, küllü yalan.
Çayları getirmek üzere mutfağa gittim. Çay bardaklarını ve demliği masanın
üzerine koydum. Rıza bir kolunu balkon demirine dayadı, karşıda çam
ağaçlarındaydı gözleri. İlk çayları doldurduğumda acemice sigara paketimden
iki sigara çıkardı, karşılıklı yaktık. Sigara içmezdi, ne hikmetse o gün bir
tane yaktı. Sigara içmekte yaşadığı acemiliğe ve boğulduğu dumanlar arasında
ıslanan gözlerine güldük.
—“Nasıl içiyorsun bu mereti” dedi, burnundan çıkan dumanları elleriyle
dağıtmaya çalışırken. Sorusunu cevaplamadım, sigara içmeme kızardı çünkü.
Sigarasından derin bir nefes aldı, havaya yavaşça bıraktı. Gözleri gözlerime
dikildi, bana önemli bir şey anlatacak olduğunda gözlerime dik bakardı.
Tamamen kendimi onu dinlemeye adadığımı gösteren yanımla gözlerine baktım.
Sohbet dışında farklı bir paylaşımın içinde olduğumuzu ve daha önceki
sohbetlerimizin aksine bir boşalım olacağını sezdim.
—“Farklı olduğumu anladığımda, çocuk yuvasındaydım ve on yaşındaydım” dedi.
Sesimi çıkarmadan hafifçe başımı salladım, devam etti.
—“Yuvadaydım kendi kendimin farkına vardığımda. Yürüyüşüm, duruşum acayipti.
Yuvadaki arkadaşlarımda olmayan, sadece ben de olduğunu anladığım bir şey
vardı. Omuzlarımın üzerinde duran bir tümsek! Kambur olduğumun farkına
vardığımda kendimi diğerlerinden gizleme ihtiyacı duymaya başladım.
Sabahları servisle okula gidiyordum, akşamları da yine servisle dönüyordum.
Servisten indiğimde okul bahçesinde hiç oyalanmadan ve kimseye bakmadan
diğer öğrencilerden önce sınıfıma gidip yerime otururdum. Ders başladıktan
sonra da öğretmen soru sormasın diye dua ederdim. Çünkü soruyu cevaplamak
için ayağa kalktığımda arkamdakilerin gözünün kamburumda olduğunu bilirdim.
Biliyor musun Ali, okulda da sadece yurttaki arkadaşlarımla konuşurdum.”
Dikkat kesildim, Rıza’nın anlattıklarına. Bana yaşamıyla ilgili daha
fazlasını vermesi için onun dikkatini dağıtacak her şeyden kaçındım. Biten
çay bardaklarını tazelerken gözlerimi gözlerinden ayırmadım ve ikinci
sigaraları ben ikram ettim. Rıza, devam etti.
—“Kamburum, hayatımın her şeyini etkiliyor. Soluk almada problem yaşıyorum.”
O zaman kesik kesik ve hırıltılı konuşmasının kamburunun göğsüne yaptığı
baskıdan kaynaklandığını anladım. “Uyurken çok horluyorum. On yaşındayken
kamyon motoru gibi ses çıkardığımı söyleyip dalga geçerdi koğuştaki
arkadaşlarım.” Yaptığı benzetmeye gülüyoruz. “ Kamburumdan dolayı sırt üstü
yatamazdım. Sırt üstü yattığımda yana devrilirim diye korkardım. Yuvaya
gönüllüler ve ziyaretçiler geldiğinde ben arka sıralarda dururdum. Beni
kimse görmesin istiyordum.”
İkinci sigarasından keyifle duman savuran Rıza’ya;
—“Artık tiryaki oldun” derken kahkahayı attı. “Allah senin gibi tiryaki
yapmasın” dedi.
—“Yuvadan dışarı çıktığında ne yapıyordun” diye sordum
Derince soluk aldı, kaldığı yerden anlatmaya devam etti.
—“Sana garip gelecek ama yuvanın içinde bile pek dolaşmazdım. Kendi grup
odamda geçerdi okul dışındaki tüm zamanım. Banyo zamanı, bilirsin kalabalık
yıkandığımız hamam gibi olan banyoya giderdim. Buhar dolu banyo hoşuma
giderdi. Tas ile kamburuma kaynar su dökerdim, sonra kamburumun eriyip kirli
su ile mazgaldan rögara karıştığını düşlerdim.”
Gözlerim her zaman ağlamama konusunda benim emrimi dinlemiştir. Ama yüreğim
şelale gibi çağlar gözlerimin aksine. Allahtan sulu göz değilim, yoksa kimse
tutamazdı beni duyduklarımdan sonra. Yüreğimin çağlamasını bastırarak ona
baktım.
—“Bu şekilde on iki yaşıma kadar kendimi hep mağara gibi yerlere sakladım.
On iki yaşını doldurduğum için yetiştirme yurduna naklettiler. İlk bir yıl
yuvadaki ruh halim devam etti. Yurttaki arkadaşlarım ve yurt hayatımda başka
hiçbir yenilik ya da değişiklik olmadı. Sadece mağaram değişti. Yetiştirme
yurdunda dışarı gitmek, çarşıda gezmek yuvaya göre daha serbest. Yurt, şehre
on beş dakikalık mesafede, arkadaşlarım her gün yeni yerler gezip, akşamda
gördükleri ilginçlikleri anlatıyorlardı. Onların ısrarlarına rağmen o zamana
kadar okula gitmenin dışında gezmek için bir kere şehir merkezine gitmedim.
Ama hep merak vardı içimde ve arkadaşlarımın rahatlığına duyduğum
kıskançlık. Kendimle olan mücadelemi kazandığımda, çok iyi hatırlıyorum
mayıs ayındaydık. Bütün cesaretimi topladım ve tek başıma şehir merkezine
inmeye karar verdim. Başka türlü korkumu yenemezdim ve daha fazla
saklanamazdım. O gün, aynada saçlarımı taradım, üzerime kamburumu kapatsın
diye bol bir kazak giydim. Ayna karşısında vücudumu dikleştirmeye çalışarak,
acaba dik yürürsem kamburum daha az mı görünür diye yürüme provaları yaptım.
Hazır olduğuma kanaat getirdikten sonra, yurdun demir kapısından özgürlüğüme
ilk adımı attım.”
Rüzgârsız, ılık bir havada, boyu balkona değen yaşlı çınardan bir yaprak
düşse apartmanın önündeki betondan sesi duyulurdu. Ama hiçbir devinim yoktu
bu sessizliği bozacak, yüreğimdeki tıkırtıyı da saymazsak.
—“Merkeze giden toprak yolda, ellerimin terden yapış yapış olduğunu
biliyorum. Kısa boyum, kamburum, bol kazağım, dik yürümeye çalışan bedenimle
komik olabileceğim aklıma gelmiyor ki. Aklımda bir sürü tereddüt, korku,
yığınla soru kendine yer inşa ediyordu. Daha ne olduğunu anlamadan kendimi
caddenin ortasında ve insan kalabalığının içinde buldum. Sanırsın karınca
yuvasına yaklaşmış kaplumbağaydım ve o kadar bariz göz önündeydim. Korkarak
insanlara baktım, pek de kimsenin benimle ilgilenmediğini, herkesin yanımdan
geçip gittiğini gördüm. Biraz rahatladım, dikkat çekmiyordum demek ki.”
Durdu, gurubun kızıllığına baktı bir süre. Yeşil gözlerinde gurubun
kızıllığının aksine baktım. Derince soluk aldı, uyuşan kolu aklına gelmiş
olmalı, balkona yasladığı kolunu masaya yasladı ve bana daha yakınlaştı.
Gözlerim gözlerindeydi.
—“O gün hayatımın ve kamburumun dönüm noktasıydı. Postanenin önünde durmuş,
dükkânların vitrinlerine bakıyordum. Vitrin camından, yanımdan geçen
tekerlekli sandalyede ben yaşlarda bir çocuğun olduğunu gördüm. Yıldırım
hızıyla arkama döndüğümde birkaç saniye içerisinde hafızama kazıdığım
görüntü hala dün gibi hatırımdadır. Evet, ben yaşlarında bir çocuk. Boyu
benden de kısa. Ayakları yok denecek kadar ince. Elleri ve kolları vücuduna
doğru kıvrık. Sırtındaki kamburdan dolayı sandalyenin önüne doğru eğik. Göz
göze geldik o çocukla. Ruhlarımızla konuştuk, bana ruhun kambur değil dedi.
Annesi olmalı, tekerlekli sandalyeyi önümden sürdü ve uzaklaştılar.
Yaşadıklarıma ve gördüklerime inanamadım. O çocuk, bana kendime güven duymam
gerektiğini aşıladı. Hayatımda yeni bir sayfanın başladığını ve ikinci defa
doğduğumu biliyordum. Benden daha kötü durumda olan o çocuk insanların
arasındaydı ve bana asıl kamburluğun insanların ruhunda olduğunu
öğretmişti.”
Acaba ne yaşıyor diye onun ruhunu görmeye çalışırken, kendi ruhumun bütün
allak bullak olduğunu hissettim. Balkonun yanan sarı lambasına üşüşen
sivrisinek vızıltıları haricinde hiçbir ses yoktu. Yüreğim de bir anlığına
durmuştu sanki. İkinci defa doğduğunu söyleyen oydu ve küçük gözlerinde
güven vardı. Görüyordum…
—“O günden sonra, kamburumu hissettiğim anlar tekerlekli sandalyeden bana
bakan çocuğun gözleri aklıma gelir. Şehir merkezinde gitmediğim yer kalmadı.
Yurdun dışında ki dünyayla tanıştım, ticaret lisesini başarı ile bitirdim,
işe girdim ve şimdi de buradayım. Bundan sonra yaşamaya devam” dedi.
Başımı salladım, başka yapacak bir şey bulamadığımdan. Kambur ruhlu
insanları düşündüm. Gözlerinin içine bakarak seni ve kamburunu seviyorum
dedim. Gece yarısını çoktan geçmiş, ormandan garip elemli bir kuşun sesi
arada bir kulaklarımıza geliyordu. Yatakları birlikte açtık, çek yatın
birine uzandı ve derin derin soluk alarak uyumaya başladı. Yan yatıyordu,
kamyon motoru gibi horlamaya başladığında gülümsedim, pencereden yüzüne
vuran ay ışığında ona baktım. Bebekler gibi sakin ve huzurlu yatıyordu, kim
bilir rüyasında ne görüyordu.
En özelimizi en yakın dostlarımız bilir. Onların yanında yargılanma ya da
aşağılanma korkusu gibi duygulara kapılmadan kendimizi açarız. Sonraki
günlerde Rıza ile iyi dost olduk, birçok konuda paylaşımlarımız oldu.
Çalıştığım yurtta en yakın arkadaşımdı kendisi. Yetiştirme yurtlu oluşumuz
ile başlayan ilişkimiz sıkı bir dostluğa dönüştü. Ormanda uzun yürüyüşlere
çıktık, kâğıt oynadık, beraber yemek yaptık…
Bir gün sahile indik. Havalar ısınmış, deniz mevsimi olmamasına rağmen
denizde yüzenler vardı. Denize girmeye karar verdik. Soyunmaya başladık.
Rıza hızla gömleğini, pantolonunu çıkardı. Ona bakıyordum. Kamburunu ilk
defa yakından görüyordum. Kürek kemiklerinin ortasında kocaman bir tümsek
duruyordu. Ama dedim, onun ruhu kambur değil… Bir müddet denizde yüzdükten
sonra sahile çıkıp kumlara uzandık. Rıza yüz üstü uzandı. Tuzlu su damlaları
kamburunun üzerinden ince kumlara doğru kayıyordu. Gözleri sahili tararken
sordum.
—“Rıza be! hiç sevgilin oldu mu?” Aramızdaki samimiyete ve dostluğa
güvenerek onu incitmekten korkarak…
Denizde yapışmış saçlarını eliyle dağıttı, gözlerini gözlerime dikti ve
gülümsedi. Bu iyiye işaretti, daha önceki paylaşımlarımızdan biliyorum.
—“İnanmazsın ama liseden mezun olana kadar hiç kız arkadaşım olmadı. Zaten
kızlarla konuşmaktan bile çekinirdim. Sadece platonik aşklarım oldu, onlarda
içimde kaldı hep. Bir kızın elini ilk kez geçen yıl tuttum. Yurttan ayrılmış
bir kızdı. Hatta nişanlandık. Gülme ama doğru söylüyorum. Nasıl başladığını
bilmiyorum ama bittiğini iyi hatırlıyorum. Kızla arkadaş olduk, kader
arkadaşım diyordum ona. O da işe yeni girmişti. Bu şehirde ikimizde
yabancıydık belki de o yüzden bana yaklaştı, kim bilir. Yurtta nişan yaptık,
davetliler geldi. Nişanlandıktan altı ay sonra evlenecektik. Evlenme
hayalleri kuruyorduk. Nişanlım nereden duyduysa duymuş, bana neden
sırtındaki kamburu ameliyatla aldırmıyorsun diye sormaya başladı. O zaman
anladım onun ruhunun da kambur olduğunu. Bu konuda o kadar ısrar etti ki
birlikte hastaneye gittik. Cerrah bana, omurga yapımın doğuştan anomalilere
sahip olduğunu ve omurgamın yapısının ameliyat ile düzelmeyeceğini hatta
böyle bir ameliyatla daha da kötü olabileceğimi söyledi. Daha hastane
kapısından çıkarken hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum.
Nişanlımın benden utandığına karar verdiğim gün parmağımdaki yüzüğü çıkarıp
kendisine verdim. Tek kelime etmedi, o da parmağındaki yüzüğü çıkarıp bana
verdi. Bir daha görüşmedik.”
Yüzüne baktım, önündeki kumla oynuyordu. Kafasını önce ileri doğru uzattı,
sonra bana döndü, küçük gözlerinde öfke ile karışık bir duygu vardı.
—“Dedim ya ruhu kamburdu ……….”diye usturuplu sövdü. Güldük…Güneş kamburunun
üstüne geliyordu. Önce kamburum soyulacak diye kendisiyle eğlendi. Bu yönünü
seviyordum, kendisiyle barışıktı, kendini ve kamburunu kabul edip sevmeye
başladıktan sonra sadece benim yanımda kamburuyla dalga bile geçerdi.
Mesleğe başladığım ilk iş yerimde sekiz ay çalıştıktan sonra başka bir ile
tayin oldum. Rıza’yla vedalaşmadık zira görüşmeye devam ettik. Benden üç ay
sonra o da kendi memleketine tayin yaptırdı.
Geçen hafta Rıza’nın düğün davetiyesini alınca onun memleketine gittim.
Mutluluktan uçuyordu. Hayatta olan annesi uzak bir akrabalarının kızını
istemiş Rıza’ya. Kısmet demişler. Kısmetini bulmuştu. Onu hiç bu kadar mesut
görmedim, ayakları yere değmiyordu.
Onu kırmayarak hem nikâh şahidi hem de sağdıcı oldum. Nikâh masasında
müstakbel eşi Oya ile ömür boyu sürecek birlikteliğin başlangıç imzasını
atarken Oya erken davranıp Rıza’nın ayağına bastı. Şahit olarak bu mutlu
çiftin özel gününe tanıklık imzamı atarken Rıza kulağıma eğildi, gözlerinin
bebeği gülüyordu.
—“Oya’nın ruhu kambur değil” dedi fısıltıyla.
Onun yakaladığı mutluluğa şahit, dostane;
—“İkinizin de değil ” dedim….
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|