|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|
KALKINMA,İNSANİ GELİŞME,GLOBALLEŞME
Çiğdem Ademhan
İnsanları ve toplumları
iki temel çelişki biçimlendirir. Birincisi insan doğa
çelişkisidir.İnsan doğa çelişkisi insan insan
çelişkisini doğurur. İnsanların ve toplumların sorunları
bu çelişkilerden doğar bu nedenle çelişkilerin doğurduğu
sorunlarla savaşılması ve sonuçta yapıların
değiştirilmesi gerekir(Kongar,1978)
İnsani kalkınma ya da insani gelişimin (Human
Development) temelde bu değiştirmeyi amaçlayan ve sonuç
olarak da sosyal refahı hedefleyen bir kavram olduğu
düşünülmektedir. Sosyal Refah, Friedlander tarafından;
kişi ve grupların verim kabiliyetlerini
geliştirebilmeleri ve aileleri için doyurucu bir hayat
ve sağlık standardına ulaşmaları ve aynı zamanda kişisel
ve sosyal ilişkilerini dengeli olarak devam
ettirmelerini sağlamak amacıyla sosyal hizmetler ve
sosyal kurumların organize edilmiş bir sistemidir,
biçiminde tanımlanmaktadır(Kut,1998)
Sosyal refah, özellikle az gelişmiş ülkeler ele
alındığında, gelişmiş ülkelerin deneyimlerinin
gerektirdiği anlamda kalkınmanın sağlanmasında o
ülkenin; değişimin getirdiği sosyal istemlere cevap
verebilecek güce sahip olması için insan ve maddesel
kaynaklarının etkili bir biçimde dinamik olmasına
katkıda bulunarak rol alır.
Kalkınma ve az gelişmiş ülkelerle ilgili sorunların
uluslarası düzeyde ilgi odağı haline gelmesi 2. dünya
savaşı sonrasına rastlar(Mıhçı,1996). Ulusal bağımsızlık
hareketleri, bu dönemde yaşanan dekolonizasyon süreci,
sanayileşme ayrıca gelişen kitle iletişim araçları
sayesinde ülkelerin birbirlerinin gelişmişlik
düzeylerinden haberdar olmaları bunun nedenleri
arasındadır. Bu dönemde hem gelişmekte olan hem gelişmiş
ülkelerin maddi refah düzeyini gözlemleyip kendi
durumlarında kurtulmanın olanaklı olduğunu düşünmüşler
hemde gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelerin
sorunlarıyla daha yakından ilgilenmeye
başlamışlardır(Mıhçı,1996).
Ancak; 1940’lardan 1970’lerin ortalarına kadar
kalkınma kavramı ekonomik büyümeyle eşanlamlı
düşünülmekteydi. Mıhçı(1996), bunun nedenlerini şöyle
sıralamaktadır
----------Kapitalizmin gelişme sürecinde edinilen
tarihsel deneyimin(gelişmiş ülkelerin tarihsel
deneyiminin) getirisi olarak hızlı ekonomik büyümenin
kalkınmanın anahtarı olarak görülmesi
----------Kalkınma iktisatçılarının gelişmekte olan
ülkelerin karşı karşıya olduğu yoksulluk, düzensiz gelir
dağılımı, işsizlik gibi sorunların çözümüyle
ilgilenmelerine rağmen; ekonomik büyümenin bu sorunların
çözümü için yeterli olacağına inanmaları
----------2. dünya savaşı ve yaşanan ekonomik bunalımdan
sonra batı ülkelerinin geçmiş yıllara göre istenen
düzeyde üretim artışı gerçekleştirememesi ve ekonomik
büyümenin gelişmiş ülkeler için de amaç haline gelmesi
İnsani gelişme ile ekonomik büyüme arasında iki
yönlü dairesel bir ilişki vardır. Ekonomik büyümeyi kişi
başına düşen gelir olarak indirgersek; yoksulluğun
ekonomik büyümenin hızını azalttığı ve buna bağlı olarak
hane halkı özelinde insani gelişim için yapılan
harcamaların da azaldığı bilinmektedir.Bu ilişkiye diğer
yönde baktığımızda insani açıdan gelişmiş toplumlarda
ekonomik büyümenin de hızlandığı söylenebilir. Örneğin;
kişilerin eğitim aldıkları yıl sayısı arttıkça
gelirlerinin de arttığı belirlenmiştir( Ranis ve
diğerleri,2000)
Ancak ekonomik büyüme ile insani gelişme
arasındaki ilişki her zaman böyle gelişmeyebilir. Yani
daima ekonomik büyüme arttıkça insani gelişme de artar
yada insani gelişim arttıkça ekonomik büyüme de hızlanır
diyemeyiz. Bu süreçte ülkenin ekonomik yapısı,
kaynakları, bu kaynakların dağılımı, devletin
yatırımlarının nitelik ve niceliği, varolan
politikalar,gelir dağılımı, politika öncelikleri,
teknoloji olanakları , insan kalitesi gibi faktörler
oldukça büyük rol oynamaktadır.
Sonuç olarak bu dönemde ekonomik büyüme ile
özdeşleştirilen kalkınmanın sosyal refahı artıracağı
beklenilmesine rağmen; ekonomik büyüme sosyal refahı
arttırmada yetersiz kalmıştır. Böylece işsizlik,
yoksulluk, temel gereksinimlerin karşılanması, ve gelir
dağılımı gibi konular üzerinde yoğunlaşılmıştır
(Mıhçı,1996).
Birleşmiş Milletler 1990 yılından beri her yıl
insani gelişme raporları yayınlamaktadır. Birleşmiş
Milletlere göre insani gelişim; insanların
çevrelerindeki alternatifleri genişletmek olarak
özetlenmektedir(UNDP,2001)Birleşmiş Milletler Kalkınma
Programı İnsani Gelişim Endeksi(Human Development Index)
adlı bir ölçüt geliştirmiştir. Bu endeks kalkınmanın
uzun yaşam yada kişi başına gelir gibi kalkınmanın
amaçlarında odaklaşmaktadır.
Kalkınma kavramı günümüzde ‘modernleşme’,
‘batılılaşma’,’sanayileşme’ anlamında da
kullanılmaktadır. Kalkınma olgusunun ortaya çıkışı
sanayi devrimine dek uzanmaktadır. Batılılaşma olgusu
ise insanlık tarihinin önemli gelişmelerinin ilk kez
batı’ da yaşanması ve bu gelişmelerin tüm dünya
tarafından ilerleme olarak görülmesinden ortaya
çıkmıştır.Batı dışında kalan ülkeler için kalkınma
batılılaşma ve modernleşmeye özdeş olarak algılanmakta
ve ülkelerin kalkınma düzeyi batılılaşma, sanayileşme ve
modernleşmeyi ne ölçüde gerçekleştirebildikleriyle
ölçülmeye başlanmıştır. Bu süreç batı dışındaki
toplumların zaman içinde oluşturdukları kendi kültürel
ve etik değerlerine yabancılaşmayı beraberinde
getirmiştir(Mıhçı,1996).
Burada bahsedilmesi gereken bir kavramda
‘Kentleşme’ dir. Modernleşme teorisine göre ülkeler
ekonomik dönüşümün 3. aşamasına geçebilmek için
kentleşmeyi yaşamalıdırlar. Gelişmekte olan ülkelerde
kırdan kente doğru bir akış görülmektedir. Bu ülkelerde
kent nüfusu sürekli artmaktadır. Gelişmiş ülkelerde
gerçekleştiği anlamda kentleşme sosyo ekonomik seviyenin
de yüksek olmasını içermesine rağmen; az gelişmiş
ülkelerde böyle olmamıştır.
Genel anlamada globalleşmenin gelişmekte olan
ülkelere bir anlamda dayattığı kalkınma anlamındaki
değişimin,çok hızlı gerçekleşmesi beklenmektedir.Oysa
gelişmiş ülkeler bugünkü durumlarına yüzyıllardır süren
aşamalardan sonra ulaşmışlardır.Ülkeler arası ekonomik
,sosyal yada diğer farklılıklar da gelişmekte olan
ülkelerin bu süreci gelişmiş ülkelerin yaşadığından
farklı şekilde yaşamalarına yol açmaktadır.
Bununla birlikte, belki de gelişmiş ülkelerin;
kendilerini aklamak ya da vicdanlarını rahatlatmak adına
gelişmekte olan ülkelerin istenen seviyeye biran önce
gelmelerini istiyor olabilecekleri düşünülmektedir.
Globalleşme elbette gelişmekte olan ülkelere bazı
fırsatlar sunmaktadır. Bu ülkelerin sonuçta ulaşmaları
istenen durum yüksek sosyal refah seviyesidir. Ancak; az
öncede belirtildiği gibi az gelişmiş ülkelerin bunun
için daha fazla süreye gereksinimi vardır.
Burada önemli olan bir konuda insani gelişim
sağlanması anlamında ülkelerin kendilerine özgü
özelliklerinin göz önüne alınması gereğidir. Örneğin;
Almanya’nın yaşadığı deneyim Brezilya’dan
beklenmemelidir.
Globalleşme insani gelişim alanında az gelişmiş
ülkelerde bireylere, ilerlemeye, gelişmeye yönelik,
daha uzun yaşam, daha iyi eğitim, daha iyi beslenme ve
gelecek için daha fazla seçenek sunmaktadır. Ancak
gerçek bir insani gelişmeden bahsedebilmek için,az
gelişmiş ülkelerde insani gelişmenin niteliğini
irdelemek gerekir. Örneğin; okullaşma oranı bir insani
gelişim ölçütüdür. Fakat okulların bölgesel dağılımı,
öğrenci başına düşen öğretmen sayısı,eğitimin kalitesi
ve daha birçok nitelik göz ardı edilmemelidir.
Ayrıca belirtmek istediğim bir konuda; batının
geldiği seviyeye gelmesi beklenen, batının
çekiciliklerinin sürekli özendirildiği ancak; gerek
kendilerine özgü gerek başka koşullardan dolayı
ulaşamamış toplumlarda bu durumun kitlesel bir
umutsuzluğa yol açabileceğidir. Sonuçta az gelişmiş
ülkelerin koşulları gelişmiş ülkelerin koşullarından
bütünüyle farklıdır ve gelişmiş ülkelerin insani
gelişimini sağlarken kullandığı yöntemler az gelişmiş
ülkelerde aynı sonucu vermeyebilir.
Bununla birlikte az gelişmiş ülkeleri birey olarak
varsayarsak; her bireyin kendi kaderini tayin hakkı
olduğunu düşündüğümüzde, globalleşmenin bir anlamda az
gelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini belirleme
özgürlüğünü kısıtladığını söyleyebiliriz. Sonuçta az
gelişmiş ülkelerin insani gelişim anlamındaki
sorunlarının nasıl çözüleceğini en iyi bilen gelişmiş
ülkeler ya da Birleşmiş Milletler gibi uluslararası
kuruluşlar olmayabilir ve belki de en iyi seviye
gelişmiş ülkelerin seviyesi değildir.Az gelişmiş
ülkelere bu konuda verilmesi gereken destek, çeşitli
seçenekleri ortaya koyarak kendileri için en uygun olanı
seçmelerine yardımcı olmak ve batının deneyimlerini,
görüş ve tekliflerini; dayatmak yerine, bir çözüm
alternatifi olarak sunmaktır.
Ayrıca gelişmekte
olan ülkeler mutlaka gelişmiş ülkelerin yada batının
deneyimlerini yaşamak zorunda değildirler. Örneğin;
herhangi bir gelişmekte olan ülkede modernleşmenin
sağlanması için mutlaka kentleşmenin yaşanması
gerekmeyebilir. Kıra yapılan yatırımın niteliği ve
niceliğinin arttırılması da modernleşmeyi getirebilir.
Bunlara ek olarak, globalleşmenin hem ülke hem
birey bazında hareket özgürlüğünü kısıtladığını
düşünüyorum. Örneğin, Türkiye yatırımlarını Almanya’nın
yada Fransa’nın deneyimlerini örnek olarak yaptığında,
kendisine özel olan ve belki de daha iyi sonuçlara
ulaştıracak alternatifleri göz ardı etmektedir.Oysa Batı
ülkeleri model olarak sunulmaktadır. Bir başka örnek de
Türkiye’nin bugün sahip olduğu dış borçlar yüzünden
yatırımlarını nereye yapacağına kendisinin karar
verememesidir.
Market ekonomisi ve de az gelişmiş ülkelerin pazar
olarak görülmesi nedeniyle az gelişmiş ülkelerin tüketim
alışkanlıklarının dış ülkeler tarafından özendirme
yoluyla değiştirildiğini ve gelişmiş ülkelerin; aslında
gelir kazanmak amacıyla, az gelişmiş ülkelere, adeta bir
hamur gibi yoğurabilmek için, kendileri tarafından
oluşturulan ve en iyisi olarak sundukları hem insani hem
ekonomik anlamda kalkınma strateji ve biçimlerinin
varlığının da unutmamak gerekir.
Sonuç olarak az gelişmiş ülkelerde gerçek anlamada
insani gelişim sağlayabilmek için ülkenin globalleşmenin
olumsuz etkilerinden en az seviyede etkilenmesi amacıyla
; gelişmiş ülkelerin deneyimleri göz ardı edilmeden ama
tek örnekmiş yada en iyiymiş gibi ele alınmadan, ülkenin
kendine özgü ekonomik, sosyal, kültürel özellikleri
dikkate alınarak her ülkenin kendi planlamacıları
tarafından özerk programlar geliştirilmelidir.
|
|