Tohumun toprağa düşüp yeşerdiği bir ağaç dalında başlar hayatları.
Masum ve içtendirler. Alabildiğine uzanmak isterler göğe doğru.
Uzanıvermek gökyüzüne ve dalabilmek mavi umutların içine. Tatlı bir
sarhoşluğun içinde kalabilmek bir ömür boyu. Kimi zaman tutkuları
olur ve peşinden giderler bu düşüncelerinin. Boy veren dallar ve
açan küçük yapraklar umutları olur. Renkleri yol olur onlara. Engin
denizlerde dalgalarla boğuşurlar bir o yana bir bu yana. Hoş bir
serinlik yayarlar etrafa. Gün gelir hayalleri yasaklanır ve umutları
sararan bir yaprağa ve kırılan, koparılan bir dala dönüşür.
Sürüklenirler estirilen rüzgârın etkisiyle.
Sonra birdenbire kendilerini tanımadıkları bir coğrafyada
buluverirler. O zaman düşünceye şu söz takılır: “Bir kimse doğduğu
yerden uzaklaşırsa tanrısından da uzaklaşır”. Bu durumda kendi
yaratıları çok geride kalmıştır. Kendi dışında kendilerine sunulan
Ortaçağ kokan Yeni Çağ düzenine uymaları istenir.
Bu düzenin de bir yaratısı vardır ama bu topraklarıyla bağları
kopartılmış insanların tanrısı değildir. Bu düzen yüce katın
kiracısınındır. Bu düzenin de ahlaksız içgüdüleri vardır: Şantaj ve
terör. Zorla, baskıyla ve korkuyla yaratılan ve sunulan güdüler.
Beraberinde eşinden, arkadaşından, ailesinden ve yurdundan kaçmayı
ve uzaklaşmayı getiren bir olgu. Nerede ve nasıl biteceği belli
olmayan bir sürecin kara bir deliğe dönüşme olasılığı gittikçe artan
ve acı bir niteliğe bürünen sığınmacı ve mülteci olgusu insanlık
onuru kadar eski bir tragedyayı sergilemektedir.
Temsil edilen bu oyunda ne bu oyuna dahil edilenler ne de oyunun
oynandığı sahne sanki bu dünyanın dışındaki bir yer izlenimi
bırakmakta hafızalarda. Siyah ve beyaz renklerin çarpıştığı bir
dünya. Dünya’nın öbür yüzünde meydana gelen kargaşa, çatışma ve
savaşların yarattığı bir kaos düzeni. Belki de sonucun başlangıcı.
İki dünya arasındaki sınır geçirgenlik kazanınca tek yönlü bir
akışla yalnızca Ortaçağ görünümlü Yeni Çağ’a kaçışın serüveni. İki
dünya arasındaki toplumsal, ekonomik ve sosyal alandaki farklılığın
dünyanın geri bırakılmış ve soyutlanmış bu yüzünde yarattığı
gerilimin artması. Sonunda, buradan oraya geçişlerin de başlaması
kaçınılmaz hale geldi. Bu göç dalgası durmazsa ne olacak? Siyahın
daima baskın olduğu, beyazın ise, yok olmaya mahkum bir renk olduğu
bir kozmos. Dolayısıyla kurtulma ümidini yüreğinde taşıyan ve en saf
haliyle “Umuda Doğru” koşan insan yığınlarının yarım bırakılmış
hayat öyküleri. Yine de günlerini umuda ayarlamakta geri kalmayıp
gözlerini doğan güneşe doğru çevirmekteler.