|
|
Kaçıncı baskı!
Tanıdıklar, ahbaplar, arkadaşlar beni her gördüklerinde kaçıncı baskı diye selam
verir oldular. Lakabım “kaçıncı baskı” olarak kaldı. Kimselere kabahat bulamam.
Bu işleri kendi elimle başıma sardım.
Siz tanımazsınız, benim tanıdıklarım arasında Kudret diye biri var. Cemiyet
adamı olan Kudret, Himayeyi Etfal Cemiyetine bağlı çocuk yuvasında büyümüş ve
sonra kendisini kimsesiz çocuklara adamış müstesna bir kişilik.
Bir gün Kudret’le başkanı olduğu dernek odasında oturduk, memleketin çocuk
politikasına yeni açılımlar getirdik. Ürettiğimiz projeler ile kurtarmadığımız
çocuk kalmadı. Akşama doğru konuşmaktan yorulmuş bir şekilde dernekten ayrıldım.
Ertesi gün Kudret, sabahın yedisinde telefonla beni aradı ve acele buluşmamız
gerekiyor, dedi. Bu telaşına anlam veremedim ve o gün öğleden sonra yanına
uğradım. Kudret, heyecanlı ve tez canlı bir adamdır. Bir çırpıda akşamdan bu
yana kafasında kurguladığı şeyleri anlattı.
Sözde, benim o akşam giderken dernekte unuttuğum dosyamın arasındaki notlarımı
okumuş ve bu notları kitap olarak bastırmak istiyormuş.
Bahse konu notlar, kendimce kaleme aldığım naçizane yazılar ve hiçbir zaman
onları bir kitap olarak yayımlamayı düşünerek yazmadım. Hal böyleyken kitap
bastırmak fikri şimdiye kadar sıcak gelmiyordu.
Bu notlardan bir şey çıkmaz anlamında elimi havada savurdum,
—Bırak allahını seversen, dalga geçmenin sırası değil, dedim.
Kudret, bütün heyecanı üzerinde,
—Sen hiçbir şeye karışmayacaksın. Ben yayımcı olarak her şeyi ayarladım, dedi.
Alay mı ediyor diye yüzüne baktım ancak alay eder bir yüz ifadesi yoktu. Aksine
kendinden emin ve ön çalışma hazırlıklarını yapmış bir hali vardı. Bu arada
çoktan kendisini yayımcım olarak ilan etmişti. Ellerini cebinden çıkararak
omzuma dokundu:
—Sen bütün işleri bana bırakıyorsun. Tanıdığım sağlam bir matbaacı var. Onunla
konuştum. Yarın ilk iş kültür bakanlığına giderek gerekli onayları çıkarıyoruz.
Kültür bakanlığından bir tanıdık ayarladım o bizi bekliyor. Daha sonra kitap
için gerekli bandrolleri alacağız. Arkasından grafik çalışmaları yapılacak,
grafiker işi için bir arkadaşla konuştum. Kapak tasarımını falanca yapacak.
Basım maliyeti konusunda senden fazla para çıkmayacak.
Otomatiğe bağlanmış gibi konuşan Kudret’i ağzım açık dinlerken bütün bu işleri
hangi arada derede yaptığını sordum. Dün gece uyumamış kitap basımı ile
uğraşmış.
Madem öyle hadi bakalım, diye yola çıktık.
Kudret, kitap olarak basılacak notları koltuğunun altına
sıkıştırdı. En yakınında bulunan edebiyat öğretmenlerinden notları
incelemelerini rica etti. Daha sonra Türk Dil Kurumuna giderek imla ve yazım
yanlışları konusunda uzman desteği aldı.
Düzeltme, ekleme çıkarma işlemleri tamamlandıktan sonra Kültür Bakanlığına
geçildi. Burada kitap için künye numarası ve korsan basımlara karşı korumak
amacıyla bandroller alındı. Geriye sadece kitabın matbaaya verilmesi işi kaldı.
…
Bir öğleden sonra tren garına yakın bir alt geçitten geçerek Kudret’in kadim
dostu, çocuk yuvasından arkadaşı Harun’un matbaasına girdik. Kocaman matbaayı
görünce benim küçücük kitabım sönük kaldı. Belki yüz kişi çalışıyordu matbaada.
Bütün makineler faaliyetteydi. Baskı makineleri, dev fotokopiler, giyotin,
ciltleme makineleri vs. ortalıkta muazzam bir hareketlilik ve makine gürültüsü.
Kudret uzaktan Harun’a burada olduğumuzu anlatan bir işaret yaptı, Harun’da
eliyle yukarı doğru çıkın geliyorum diye bir hareket gönderdi. Makine sesinden
kimin ne konuştuğu duyulmuyor ki?
Merdivenlerden yukarı patronun bürosuna çıktık. Buraya makine sesi daha az
geliyordu. İçeride bilgisayar başında bir kız, grafik işlemleri yapıyor.
Matbaanın grafikeri Özge olduğunu öğrendik. Bizim kitabın dizaynı ve grafik
çalışmalarını da yapacak olan kız.
Harun, birazdan elinde telsiz telefonla yanımıza geldi. Hoş beşten sonra iş
konuşmaya başladık.
—Hallederiz Kudret Ağabey, dedi.
Biz hesap kitap, basım maliyeti ne olur dedik.
—Onlar kolay, kafanıza takmayın, dedi.
Bu sıcak ve samimi ortamda edilecek laf bulunmuyor. Kitap ile ilgili dokümanları
grafiker Özge’ye teslim ettik. Bir hafta sonra kitaplar basılacak ve elimize
geçecekti.
…
Bir hafta sonra, Kudret Abi ile heyecan içinde matbaaya gittik. Acaba kitapları
matbaadan ne ile taşısak diye kafa yoruyoruz. En son küçük bir kamyonet kiralama
fikrinde uyuşuyoruz.
Matbaaya vardık. Harun yok dediler.
Bu arada bizim kitabın basımının gecikeceğini çünkü bilgisayarların
arızalandığını öğreniyoruz. Bir hafta daha bekleme düşüncesinin can sıkıntısıyla
matbaadan ayrıldık.
Yolda, Kudret’le bir haftadan ne olacak canım diye birbirimizi teselli ediyoruz.
Bir hafta sonra matbaadayız. Bu seferde grafiker kız işten ayrılmış ve bütün
dokümanları da yanında götürmüş. Bak şu işe. Bu kadar da şanssızlık olur mu?
Harun, haftaya grafiker kızın maaşını almak üzere matbaaya uğrayacağını o zaman
kitabın dokümanlarını da getireceğini, işe yeni aldığı diğer grafiker kız ile
çalışmaları yapacağımızı söyledi.
…
Aradan bir ay zaman geçti. Matbaaya gidip gelmekteyiz. Yeni grafiker kızla
kitabın ön kapağını hazırladık. Aydınger denilen kopyaları hazırlandı. Bundan
sonra kitabın kapak ve kopyaları filme alınacak, basım öncesi son denetimler
yapılacak. Bize söylenen bunlar. Eh ne yapalım o kadar zaman bekledik, biraz
daha bekleyelim diyoruz.
Biz bekleye duralım. Ben artık matbaaya gidip gelmekten yoruldum. Kudret her gün
gidiyor bana telefonla bilgi veriyor. Her konuşmamızda ses tonu giderek
kötüleşiyor. Çünkü her telefon edişte ondan olumlu bir haber bekliyorum ama yok.
İki ay, üç oldu. Harun yüzsüz, pişkin adam. Her seferinde başka bir yalanla
karşımıza çıkıyor. Sürekli olarak benden para alıyor. Kitabın basılacağına o
kadar kaptırmışım ki kendimi Harun’a yaptığım ödemeler neredeyse bir servet
tutuyor. Evi, arabayı ipotek yaptırıp tefecilerden aldığım paraları, eş dosttan
topladığım altın ve dövizleri bu kitap için yatırdım. Neredeyse uçan kuşa borcum
var. Bütün umutlarım çıkacak kitabın satılmasına bağlı. Bir de onur meselesi
yaptım, zararın neresinden dönersem kardır diye de düşünemiyorum.
…
Evin ve arabanın ipotekli olduğundan hanımın haberi eve gelen hacizlerden sonra
oldu. Evde ne var ne yok alıp götürdüler. Arabaya el koydular, evi tahliye
ettik. Karım beni terk ederek annesinin yanına döndü.
Bu arada çevremizdekiler kitabın akıbetini sorup duruyor. Eş dost sohbetlerinde
artık kitabın ne zaman ellerinde olacağı konuşuluyor. Harun’dan aldığımız
yalanları onlara devrediyoruz. Çünkü işin rengi değişmeye başladı. Tanıdıklar
her gördüğünde bu sefer alaya başladılar. Beni gören yahu kitap piyasada
bulunmuyor, kaçıncı baskıyı yaptınız diye dalgasını geçiyor. Yavaş yavaş
hepsinin dilinde anlaşmışlar gibi kaçıncı baskı lafı dolaşmaya başlıyor.
Aylar sonra bana artık nasılsın “kaçıncı baskı” diye selam vermeye başladılar.
Bu lafı duyduğumda bir hasbinallah çekiyorum, kızarıyorum, bozarıyorum ama
yapacak bir şeyde yok.
…
Altı ay sonra bir çay evinde otururken Kudret’e kalk allah aşkına ben artık bu
adamın canına okuyacağım. Paramızı bari kurtaralım dedim. Kudret bu işlere beni
bulaştırmış olduğundan eziliyor, çaresiz peşime düştü.
Öfke dolu halde matbaanın yolunu tuttuk. Kudret beni sakinleştirmeye çalışıyor,
aman gözünü seveyim, sen sinirli adamsın bir arıza çıkarma. Benim gözüm bir şey
görmüyor. Harun’u gördüğümde yakasına yapışacağım.
Matbaanın demir kapısına vardık. Koca kapı kapalı. Üstüne de el kadar asma kilit
vurulmuş. Camlardan içeriye bakıyoruz. Terk edilmiş, geniş bir mekân. Ortada ne
bir allahın kulu var, ne de çalışan onlarca devasa basım makinesi. Bir an da
sanki sihirli bir söz söylenmiş ve her şey ortadan kaybolmuş. Olduğumuz yerde
çakılıp kalıyoruz. Sağa sola bakınıyoruz bir hareket yok.
Ben Kudret’in gözüne bakıyorum, o benim gözüme bakıyor. Bu yokluğa bir anlam
veremiyoruz. Her halde şaka olmalı der gibi şapşalca gülümsüyoruz. Ama
görünenlerin şaka götürür tarafı yok. Matbaanın yerinde yeller esiyor. Bir gece
de bütün matbaa taşınmış. Demir kapının önünde ne yapacağımızı bilmez bir
vaziyette uzun zaman bekledik. İlk kendine gelen Kudret oldu. Benim kireç tutmuş
yüzüme bakarak hadi gidelim, dedi. Kapı tokmağından ileri geri çekerek açmaya
bir yandan da kapıyı tekmelemeye başladım. Kendimi kaybetmiş olmalıyım, Kudret
kolumdan tutarak beni kapıdan uzaklaştırdı ve sessizce yürümeye başladık.
Sonradan öğrendik ki Harun bizim gibi onlarcasının ocağına incir ağacı dikmiş.
Kitap sahiplerinden dolandırdığı paralar ve maliyeden kaçırdığı vergilerle
ortadan toz olmuş.
…
Harun’u bulamıyoruz. Telefonları açılmıyor. Ankara’da aramadığımız delik
kalmadı. Tanıyan arkadaşları da nerede olduğunu bilmiyor. Kimden ne duyarsak
onun peşine takılıp bir umut diye sürükleniyoruz. Bir tanıdığı Harun’u
Sakarya’da barlar sokağında gördüğünü söyledi. Haftalarca gece gündüz barlarda
Harun’u aradık. Sabahlara kadar sokak başlarında nöbet tuttuk. Ama yok, sanki
yer yarıldı ve Harun içine girerek sonsuza kadar kayboldu.
Gecem gündüzüm beni dolandıran adamı aramakla geçmeye başladı. Bu nedenle
bakanlıktaki işimi aksatmaya başladım. Ailemi, çocuklarımı göremiyorum. Bir
dedektif gibi iz takip ediyorum. Elime geçen her ipucunu sonuna kadar izliyorum.
Ama bütün iplerin sonu boşa çıkıyor.
Bu böyle olmayacak, bir gün el altından bir silah ayarladım. Cebimde
gezdiriyorum, hayatımı mahveden adamı tek kurşunla alnının ortasından vurmaya
ant içtim. Cebimde silah barlar sokağında nöbet tutarken polis çevirdi. Üstümü
aradı ve silahı buldu. Ruhsatsız silah taşımaktan karakola götürdüler, temiz bir
sopa attıktan sonra savcılığa sevk ettiler. Savcıya başıma gelenleri anlattım
ama bir işe yaramadı. Mahkemede yargılandıktan sonra sekiz ay ceza verdiler.
Cezaevine girdikten sonra sağlığım iyice bozuldu. Geceleri kâbuslar görmeye ve
uykudayken bağırmaya başlıyordum. Sekiz aylık cezaevi hayatımda ciğerlerimi
üşüttüm ve vereme yakalandım. Dışarı çıktığımda eski halimden ve hayatımdan eser
yoktu. Yanaklarım içine çökmüş, yüzümde ki kemikler meydana çıkmıştı. Gözlerimin
altındaki siyahlıklar alkol bağımlılarının durumunu andırıyordu. Ellerim
titriyor, romatizmaya tutulan dizlerim zayıf ve çelimsiz vücudumu taşımaya
yetmiyordu. İçerideyken iyiden iyiye erimişim.
Ruh sağlığım da bozulmuş. Artık konuşurken kekelemeye ve cümlenin ortasında
ağlamaya başlıyorum. Kafamın içinde garip uğuldamalar olduğundan karşımda duran
insanların konuşmalarını anlamakta zorlanıyorum. Benden cevap beklediklerinde ne
dediklerini anlamadığım için hayalet gibi boş gözlerle yüzlerine bakıyorum.
Cezaevinden sonra Kudret’le de bağları kopardım. Param yok, gidecek yerim yok.
Tanıdıklarımın hiçbirinin yüzüne bakamıyorum. Hepsine borcum var. Memuriyetten
atıldım. Karım terk etmiş, ben içerideyken boşanma davası açmış ve iki çocuğumun
velayetini üzerine almış.
Parklarda yatmaya başladım. Üstümdekiler kirden, pislikten lime lime dökülüyor.
Elbiselerimin dikiş iplikleri üzerime yağan yağmurlardan çürüdüğü için
açıldılar. Çöplüklerde bulduğum atılmış kıyafetleri giyiyorum.
Banklarda yatarken arada bir derin uykuya dalıyorum. Kalabalık bir salondayım.
Işıklar her tarafı aydınlatmış. Mikrofonlar, flaşlar, kamera ışıkları, alkışlar…
Genç ve güzel bir kız sade sesiyle adımı anons ediyor. Nobel kitap ödülü bana
verilecek. Alkışlar arasında sahneye çıkıyorum. Jürinin önündeyim. Ödül takdimi
yapılıyor. Elimi uzatıyorum, ama elim banktan yere doğru sallanıyor.
…
Çocuklar beni gördüklerinde hortlak görmüşler gibi yanımdan kaçıyorlar. İnsanlar
benimle aynı kaldırımda yürümemek için yollarını değiştiriyorlar.
Gözlerimin akı sararmış. Yüzüm yaralar içinde. Açlık, sefalet beni tüketmiş,
ağzımı açıp derdimi anlatamıyorum. Artık konuşamıyorum, homurtulu sesler
çıkarıyorum. Bu hayvani hırıltı ve homurtularla sorup duruyorum:
—Kaçıncı baskı!
|
|