|
|
|
JİLET KESİĞİ
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dastanilyas@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
|
Sabah güneşi parkın asırlık çınarlarında
oynaşırken Cevdet yüreğinde taşıdığı gizli korkular yumağında, parke
taşlarının çizgilerine basmama gayreti ile yürüyordu. Kızılay metrosunun
Güvenpark girişindeki yürüyen merdivenlerin ahesteliğine bıraktı bitkin
bedenini. İnsan ne kadar konformist bir yaratık böyle. Rahat yaşamak için ne
kadar çok rahatsızlık verdiğimizi bilmeden yaşamaktayız. Merdiven
basamaklarında dahi bacaklarının fiziksel gücünü harcamaktan korkuyordu.
Ağır akan nehir gibi yürüyen merdiven basamakları ile bir çağlayandan aşağı
doğu kayar gibi kaydı. Basamakların sonunda, gideceği yere kadar da yürüyen
bantlar olsa diye geçirdi içinden, sıkıntı ile. Yürümek, ayaklarının
devinmesi o an çok zahmetli geliyordu.
Metronun insan kalabalığına aldırmadan yürüdü ve sıralı telefon
kabinlerinin birinin önünde durdu. Telefon kabinlerinin korunaklı kafes gibi
duran camdan bölmesine, yabani bir hayvanın inine sığınması gibi sığındı.
Belden yukarısı görünmediği için yanından gelip geçenler yüzünün şekilden
şekle girdiğini göremiyorlardı.
Saatine baktı, saat sabahın dokuzuydu. İki aydır aynı seremoni detaylarına
kadar yaşanıyordu. İnsanın, kendi eliyle kendisine attığı bir jilet kesiği
gibi. Her seferinde tekrarlanan bu kesiğin acısı ile yaşamaya mı alışmıştı
yoksa kesik ona yaşadığını mı çağrıştırıyordu bilinmez ancak yüreğine
uyguladığı mazoşizm başlıyordu bir kere daha.
Hafızasında, Nurten ile aralarında geçebilecek en muhtemel konuşma metnini
canlandırdı. Kabinde beklerken ahizeyi kaldırdığını, mekanik çevir sesi
beyninde titreşirken ezbere bildiği numaraları tuşladığını varsaydı. Ayrancı
semtinde, beş katlı bir apartmanın ikinci katındaki evin salonunda telefon
çalmaya başladı. Gözlerini kapattığında, üçayaklı sehpanın üzerinde duran
özenle seçilmiş antika telefonun yerini tüm canlılığı ile gördü. Telefon,
kendisine uzanacak bir el ile hayata bağlanmak için üçüncü sinyali
verdiğinde Nurten uykulu sesi ile telefona cevap verdi.
Uykulu sesin boğuk tınıları kulaklarında soğukça esti. Kulak, sesi ilk alan
organ olduğundan o an vücudun suçlusu konumuna düştü. Yaptığından utanan sağ
kulağı aniden pancar gibi kızardı. Sıkıntı ile terleyen elinin ayasından ter
damlaları akmaya ve siyah telefon ahizesini kayganlaştırmaya başladı. Ne
diyeceğini bilemeyen suçlu bir çocuk gibi somurttu.
Konuşacakları ince talaşlar gibi hafızasından uçmuştu. Aksayan bacağını
koparıp atamadığı için peşi sıra sürekler gibiydi.
Nurten, kızdığı ve aranmaktan memnun olmadığını anlatmak isteyen itici ses
tonuyla onu tersleyecekti.
Cevdet için, jilet kesiği tekrar açıldı. İnce, derin kesik kanamaya ve
sızlamaya başladı. İnsan ilk başta jilet kesiğini fark edemiyor, önce kan
sızıntısı daha sonra yakıcı acısı ile ben buradayım diyordu. Nurten’in bu
azarlayan sesi de içindeki jilet kesiğini gün yüzüne çıkardı.
Hatıraları iki ay öncesine gitti, şimşek hızıyla zamanda yolculuk yaparak.
Güvenpark’ta bir bankta yan yana ama dağlar kadar uzaklık ile otururlarken
kavganın başlama düdüğünün çalmasını bekliyorlardı. Bodur bir ağaç gibi
yanlarında biten, köse çiçekçinin ısrarlarından kurtulduktan sonra kavga
için başlama düdüğü de kendiliğinden çalmış oldu.
Nurten, mevsimin dinginliği ve parkın müdavimleri gri güvercinlerin
telaşsızca kendilerine atılacak yemleri kollamasına inat makineli bir tüfek
gibi kurşunlarını boşaltmaya başladı. Cepheye yaklaşan düşman için ateş emri
verilmişçesine aralıksız saldırıyordu. Aklında tek şey olduğu belliydi,
savaşı kazanmak. Ayrılığın etkisinin karşı taraf için acıtıcı ve bıçak
yarası gibi kalıcı olmasını istiyordu. Bu nedenle mavzerinin ucuna süngü de
geçirmişti.
“Seninle birlikte olmak istemiyorum, anlamıyor musun? Seni sevdiğimi
sanıyordum, ama yanılmışım. Duygularım, düşüncelerim değişti. Ben artık
ilişkimizdeki ilk günler seni arzulayan Nurten değilim. Neden anlamakta bu
kadar güçlük çekiyorsun. Bitti diyorum, bitti…” Bitti kelimesini öyle
uzatarak ve imalı söylemişti ki, bu işin zaten çoktan bittiği ve arada geçen
zamanda yaşananların da tamamen ayak sürüme olduğu anlaşılıyordu.
Nurten bu ilişkiyi kafasında ve yüreğinde çoktan bitirmiş ancak bu bitişi
bencilce kendine saklamıştı bir süre daha. Bitişi dillendirmek içinde
kolladığı zaman sadece kendisi için en uygun zamandı. Zaten, kendisinin
dışında kimseyi umursamayan yanı ile dünyanın en bencil yaratığıydı.
Cevdet, ayaklarının ucuna bakarak düşünüyordu; Nurten’in söyledikleri mi
daha acıtıcıydı yoksa söylemedikleri mi? Zihninin bulanıklığı gözlerinin
akında perdelendi ve bu perde arkasından kendi yazmadığı ama kendisinin
başrol oynadığı sahneyi izlemeye koyuldu. Sözler, devinimler oluyor ama
bütün bu olup bitenler ona yabancısı olduğu bir kent kadar uzak geliyordu
şimdilik. Sonradan derinden koyacaktı ayrılık ne de olsa.
“Ama bir tanem ben seni çok seviyorum” diye kedi gibi mırıldandığında artık
güçsüz ve mağlup taraf olduğunu kabul ediyordu, gizli bir anlaşmayla. Ne
kadar çırpınsa ya da hamle yapsa artık rakibi onun zayıf noktalarını
keşfetmişti ve ataklarını hep o zayıf noktalara yapıyordu. Sonradan tam bir
cümle ile söyleyebildiği bu ifade edişin uzun boylu birinin kısa pantolon
giydiğinde bacak kılları ile komik durduğu şekli ile aptalca göründüğünü
anlayacaktı. Ama o an sanki kurtarıcısı olacağına inandığı bu cümleyi
kurmuştu. Dua gibi bir şeydi bu, umulan, olması istenen, ne zaman
gerçekleşeceği ya da gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmeyen bir dua. Ama
yine de edilen bir dua.
Bilip bilmeden sevgiye ne kadar çok anlam yükleriz. Sevmek tek başına o
kadar çok şeydir ki. Sevdiğimiz zaman sanırız ki bütün dünya cennettir ve
bütün insanlar kardeş kadar iyi ve candan. Sevilen de dünyanın tek
vazgeçilmez varlığıdır. Sevgi anahtardır, hem de bütün kilitli kapıları hiç
zorlanmadan açan. Kötülüklerin üzerinde iyilik perdesidir. Ve sevgiliyi
kendine bağlı tutmak için en tutkulu kementtir. İnsanın yanılgısı da burada
başlamaktadır, herkes kendi sevgisinin gücünün sonsuzluğu gibi bir yanılgıya
kapılır. Sevgi güçtür, öğretisi daha çocukluktan başlanarak kazınmıştır
belleklere. Bu nedenle, Ferhat dağları delmiştir, Mecnun çölleri aşmıştır.
Masallarda ya da eski Türk filmlerinde imrenerek baktığımız sevgililerin
yaşadığı derin aşkı yaşadığımızı sanırız, kendi öznel aşkımızın bencilliğini
abartarak.
Nurten’e yabancı gelecek olan bu düşüncelerini dillendirmenin de pek anlamı
olmayacaktı. Nurten, havai davranışları, kendine olan güveni ve her zaman
için yeni bir aşka başlayabileceği fikri ile Cevdet’i her zaman korkutmuş ve
ona karşı temkinli yaklaşmasına yol açmıştı. Nurten, hayatına aldığı ve
kendini sevdirdiği aşıklarından aşk ve sevgi duygularını sünger gibi
emdikten sonra bir kenara atmıştı. Bu hali ile bir kahve değirmeni gibi aşk
öğütmekte ve kahveyi içtikten sonra telveli fincanları da öylece tezgâhın
üzerine arsızca bırakmaktaydı. Cevdet, şimdi falına bakılmış, telve
lekeleriyle duran fincan gibi bir daha ki kahve keyfini bekliyordu. Bir
kahvenin kırk yıl hatırının olduğu yalanı ile fincan orada öylece duruyordu.
Telefon kabininde, elinde telefon ahizesi, askeri düzende sıralanmış tuşlara
anlamsız gözlerle bakmakta devam ediyordu. Parmakları sıkı bir komut
bekleyen erler gibi tuşlara uzanmak için hazır kıta tetikte bekliyordu. Ama
beyni, ama yüreği o kendinden emin ve ordusuna güvenen komutan edasıyla
beklenen emri vermekten acizdi. Diğer cephede karşı koyamayacağı ve
kesinlikle yenileceğini bildiği tam teçhizatlı bir ordunun varlığını
biliyordu.
Konuşmaların şu şekilde süreceğini hayal etti.
—Cevdet, diyecekti Nurten, benim için artık her şey bitti diyorum. Bir daha
görüşmeyelim lütfen. Beni aramaktan vazgeç, ben sana ait değilim, hiç de
olmadım.
Nurten için sevgililik sona erince dostlukta, bir insanın varlığı da sona
ermekteydi. Mevsiminde açıp güzelliği ile gözleri kamaştıran ama sonra solup
gittiğinde hatırlanmayan bir çiçek gibi. Cevdet’i yolda yürürken görse
tanıyamayacak kadar çabuk unutacak. Bir ara gözlerine bakacak, kendisine
dikkatle bakan bu adamı sanki daha önce bir yerlerden tanıyorum diye
aklından geçirip akabinde de insan insana benzer diye aklından geçirip,
aldırmaz tavırlarla yürüyüp gidecekti.
Unutmak için yaratılmış biriydi o. Hayatına aldıklarını, yaşamının zirvesine
çıkarıp, anlamlandırdıktan sonra bir an da buruşturulup atılıp bir kenara
bırakılan değersiz bir mendil gibi unutmakta üzerine yoktu. Kimse,
buruşturulup atılan mendili alıp da neymiş diye bakmazdı. Nurten, hep
sevilmiş ve sevgiye boğulmuştu. Hayatı boyunca sevme zahmetine katlanmamış,
sevmek için emek harcamamıştı. Bu yüzden kendisine karşı büyütülen sevgileri
cebinde kalabalık eden bozukluklar kadar kolayca elden çıkarıyordu.
Yaşadıklarını düşündü Cevdet, telefon ahizesi hala elindeyken acıların
farklı koşullarda nasıl yaşandığını test eden biriydi o. Acılar
laboratuarında acı testi yapan bilim insanıydı. Şimdi de telefon kulübesinde
kendine yaşatacak yeni bir acı modeli bulmuştu. Benim yüreğim mermer değil
dediğinde anlatmak istediği de buydu esasında. Evet, mermer yürekli bir adam
değildi Cevdet.
Parkta dolaşan ve her yeni gelen insana musallat olan boyacı çocuklara
üzülen, onların evlerinde yaşadıkları yoksulluğu düşünen, bir gözü kör olmuş
gri güvercin için kederlenen, hoyratça ezilmiş ve çiğnenmiş çimler için
öfkelenen, kucağında bebeği ile para dilenen çingene kadının bebeği için bir
şey yapamamaktan aciz kaldığını bilen ve bunun için kaygılanacak kadar geniş
bir yüreği vardı. Kendi keder ve acılarına üzüldüğü kadar, insanlık içinde
üzülüp kederlenen bir adamdı. Belki bu yönünü ilişkilerine taşıdığından,
ilişkilerini insancıllaştırmakta ve bu yüzden de kaybetmekteydi. Hayatı
boyunca korktuğu şeyi yapmamıştı, sevdiği insanı bir kere olsun incitmemiş
ama karşılığında hep incinmişti. Korkularının başına geldiğini
tecrübeleriyle bilirdi. Bu yüzden korkuların bir insanın hayatını
yönettiğine ve yönlendirdiğine inanıyordu.
Bir ilişkide denge olmalı mı acaba derdi. Acılar, kederler, hüzünler
heybenin bir gözünde; sevinçler, neşeler, mutluluklar diğer gözünde. Ve her
seferinde ne kadar yorulduğu ve aldandığına aldırmadan heybenin keder,
hüzün, acı dolu tarafını omuzlayıp, sabırlı ve telaşsız bir derviş gibi
yoluna devam eden kendisi olurdu.
Şimdi Nurten’den, yani en son ve en çok sevdiğini düşündüğü kadından, sırf
onun doyumsuzluğu ve tahammülsüzlüğü nedeniyle ve o istedi diye ayrılmak
ağrına gidiyordu. Biraz da bitişin böyle olması onu yıkmıştı. İlişkinin
başlamasında söz sahibi olmuş ama bitişine dair hiçbir fikri alınmamıştı.
Nurten, bir ülkenin diktatör yöneticisi gibi tek taraflı kararlar alma ve
uygulama cüretine sahipti. Aldığı kararların sadistçe ve egoistçe olduğuna
aldırmadan…
Nurten, bir gün kendisine olan aşırı sevgi ve ilgiden sıkılmış ve belki de
sevilmekten yorulmuştu. Cevdet’ten alınacak bir kırıntı ya da yenilik
olmadığını anladığında ve hayatına yeni birini aldığında ben ayrılmak
istiyorum demişti. Ayrılmak istemesi değil de, ayrılma işini kendi başına
istemesi canını sıkmış ve Cevdet, en başta takındığı mazlum ve yumuşak tavrı
ile madem ayrılmak istiyorsun, o zaman ayrılalım demişti. İnsanın istemediği
bir şeyi kabullenmesinin ağırlığı ve bu ağırlığın ezici sorumluluğu ile
kopmuştu.
Aradan geçen süre bir ay mı, bir yıl mı bilemiyordu. Savaş sonu yorgunluğu
ve daha çok karşı tarafın çıkarlarına hizmet edecek maddelerle dolu ateşkes
anlaşmasını imzaladığında, kendisinin olan aşk ülkesinin de teslim bayrağını
kendi elleri ile çekmişti.
Saatine baktı, yarım saattir düşüncelere dalmış bir vaziyette telefonu
meşgul ettiğini sinirli şekilde öksürerek işini bitirmesini anlatmaya
çalışan yaşlı kadının mızıldanmasından anladı. Aceleyle ahizeyi yerine
koyduğunda, yarım saat süresince konuşmuş kadar yorulmuştu. Dudaklarının
kuruduğunu, beyninin sol tarafının uyuştuğunu hissediyordu. Bacakları uzun
süre kımıldamadan kaldıklarından, hareket ettiğinde vücudunda dolaşan kanlar
parmak uçlarına doğru hücum edince, uzun süre yatalak olan bir hastanın ilk
yürüme deneyiminde olduğu gibi sendeledi ve düşmekten korkarak duvara
yaslandı. Yaşlı kadının meraklı gözlerine aldırmadan, bir süre bir eli
duvara yaslı, kusacak gibi bekledi. Kendini toparladığını düşündüğü an da,
ilk adımını atarak, metronun kalabalığına vurdu kendini. İnsan selinde akmak
ve o kalabalık içerisinde varlığını yitirmek o an iyi gelmişti. Kalabalık
onu metronun Sakarya çıkışına doğru itti ve yürüyen merdivenlerin başına
getirdi. Metroya girerken hissettiğinden daha yorgun ve bitkin bir
vaziyette, merdivenler ile bu sefer tersine akan bir ırmak gibi metronun
karanlığından şehrin aydınlığına aktı.
Sakarya caddesinde nereye gideceğini ezbere bilen ayakları onu düşünme ve
karar verme zahmetinden kurtararak, genel de üniversite öğrencilerinin
takıldığı o türkü barlardan birinin kapısına kadar götürdü. Loş ışıkta,
gözlerini kısarak içeriye bir göz attı ve bir gün önce oturduğu köşede duran
tek kişilik masaya doğru ilerledi. Hasır sandalyeye oturduğunda
düşüncelerden yarı sarhoştu zaten.
Elinde yuvarlak tepsi ile yaklaşan, hafif kirli sakal bırakmış olan kendi
yaşlarındaki garson, Cevdet’i başı ile selamladıktan sonra, eli ile bir
işaret yaptı. Bu ikisi arasında geliştirilmiş ve garsonun barın müdavim
müşterilerinin isteklerini unutmadığını gösteren anlaşma şekliydi. Cevdet,
bu barda ilk sefer dışında bir daha sipariş vermedi. Kendisi artık tamam
diyene kadar az vişneli votkası, altında her kadehte yenilenen peçete ile
masasına kondu. Ona, sadece düşünmek ve birkaç kadehten sonra sarhoş
olduğunda pek de anlamadığı türkülere mırıltı şeklinde eşlik etmek
düşüyordu.
Az vişneli votkasından, dolu bir yudum aldı ve ağzının kenarını peçete ile
kuruladı. Sahnede, esmer kızın solistliğini yaptığı grubun konseri devam
ediyordu. Yanık sesi ve sesinin inceliğine paralel ince parmakları ile
mikrofonu tutan kız türküsünü okuyordu.
Karadır şu bahtım kara
Sözüm kar etmiyor yara eyvah…
Türküler neden insanın yüreğini yakar ki, diye düşündü. Acıların,
kederlerin, hüzünlerin ve de terk edilişlerin türkülerde bu kadar aşikâr
anlatılması ve hedefini şaşırmayan bir ok gibi yürekten yaralaması
türkülerin var oluş nedeni midir? Türküler üzerine düşüncelere daldı bir
süre, sonra düşünceleri yine Nurten’e odaklandığında türküler barın eski
kilimlerle kaplı duvarlarında nakaratlanmaya devam ediyordu. Sitemle
söylendi, ah be Nurten, ne vardı azıcık sevseydin, diye. Hayatında azla
yetinen ve küçük şeylerle mutlu olan bir adamı bu kadar yıkmanın ve
tüketmenin ne gereği vardı.
Hayatının son iki ayında hiçbir değişiklik olmadı. Bir aşk acısını, yeni bir
aşkla tamir edebileceğini söyleyen arkadaşına da aldırmadan çile çekmenin
ibadet olduğuna inanan derviş gibi acısını sürekli taze tutuyor ve her
defasında yeni baştan yaşıyordu. Jileti kendisine atmaktan vazgeçse hayata
yeniden başlayacaktı. Bunu yapmıyordu.
Barın kapanmasına yakın ne içtiğini ve ne ödediğini bilmeden hesabını
kapattı ve gecenin alkol ve kusmuk kokan sokaklarında kendisini eve
götürecek bir taksi beklemeye başladı.
Sakarya caddesinde birer birer kapanan barların arasında sendeleyerek
yürürken dilinden düşürmediği Hayyam’ın dörtlüğünü mırıldanıyordu:
Sarhoş ve sevenler yanacakmış, hadi boş ver ;
Sanmam ki bu söz doğru, bırak söylesin eller
Sarhoşları, aşıkları Tanrım yakacaksa,
Cennet için avcum kadar ayrılmalı bir yer.
|