JACQUES DERRİDA VE POSTYAPISALCI YAPI SÖKÜM POLİTİKASI
Vefa AKDOĞAN
Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Ana Bilim Dalı
Derrida 1930'da Cezayirli Yahudi bir ailenin çocuğu olarak El-Biar'da doğdu.
22 yaşında Fransa'ya göçtü ve Ecole Normale Superieur'de felsefe eğitimine
başladı. Bu yıllarda özellikle Edmund Husserl'in fenomenolojisiyle
ilgilendi; özellikle sözcenin yapısı ve felsefe yazımı konuları üzerinde
durdu. İlk makaleleri Fransa'da sol avant-guarde teorinin forumu işlevini
üstlenen Tel Quel dergisinde yayınlandı. 1960'ların başında Sorbonne'da
dersler verdi. Aynı yıllarda tarih ve yazının doğası üzerine incelemeleri
Critique dergisinde yayınlandı. Bu çalışmalar, yazarın, düşünce dünyası
üzerinde büyük etki yaratan Grammatoloji Üzerine adlı kitabının temellerini
oluşturdu. Derrida 1967'de İnsan Bilimleri Söyleminde Yapı, Gösterge ve Oyun
adlı konferansı vereceği John Hopkins Üniversitesi'ne davet edildi ve bundan
sonraki zamanının büyük bir bölümünü Atlantik'in iki yakası arasında
bölünmüş olarak geçirdi. 1965'ten 1984'e kadar Ecole Normale Superieur'ün
öğretim kadrosunda yer aldı; bu arada John Hopkins ve Yale Üniversitelerinde
dersler verdi. Ecole des Hautes Etudes en Science Social'in yöneticiliğini
yaptı. 1986'da Kaliforniya Üniversitesi'nde Fransızca ve Karşılaştırmalı
Edebiyat profesörü oldu. Derrida 1967'de yapısökümcü yaklaşımın taslağını
oluşturduğu söylenebilecek üç kitap yayınlamıştı: Dil Yetisi ve Fenomen,
Grammatoloji Üzerine ve Yazı ve Fark. Grammatoloji'de arkadaşı Levinas'ın
hissedilir etkisi altında Batı felsefesinin pre-Sokratiklerden Heidegger'e
uzanan çizgisini bir analize ve eleştiriye tabi tuttu. Derrida konuşma ve
eylem arasında dolaysız bir bağ olduğu savına yaslanan ve
kimliğin/özdeşliğin ve/ya da öznelliğin merkezi varlığına dayandığını ortaya
koyduğu Batı felsefesinin ayrıcalıklı logos kavramını karşısına alıyordu.
Yazar, birçok filozofun konuşmayla yazılı metni uzlaştırma girişimlerine
rağmen logos'un Batı felsefesi içindeki ayrıcalıklı konumunun yazıyı
değersiz kıldığını ortaya atmıştı. Böylece Derrida yazma eyleminde bu tip
yaklaşımları teşhis etmeye yönelik yapısöküm olarak adlandırdığı yöntemi
geliştirdi. Yapısöküm ikili karşıtlıklar gibi sözmerkezli paradigmaları
ortaya çıkarmaya çalışır ve varlığın olanaklılığının herhangi bir bağlamsal
dil içinde sabit bir oyunda olduğunu ve öznenin/nesnenin bir iz bırakarak
sürekli başka bir şeye dönüştüğünü gösterir
Derrida yapısalcı, post-yapısalcı, post-modernist ve post-kolonyalist
söylemlerin çağdaş dağarcıklarına iz, varlık, fark, yapısökümğ ve oyun gibi
terimleri sokmuştur. Yapısökümünün stratejisi paradoks ve çelişkileri çözmek
ya da onlardan bir sistem oluşturarak onlardan kaçmanın yolunu aramak değil,
daha çok kullanışa yönelik bir ihtiyacı karşılamak ve savunulamaz olduğu
söylenen bu kavramları güçlendirmektir. Yapısökümü felsefe dışında sosyal
bilimler, feminizm, edebiyat, dil, hukuk ve mimari alanlarında da etkili
olarak uygulanmıştır.
Derrida çok yönlü bir insandı. Örneğin, 1940'lı yıllarda lisedeyken çeşitli
spor dallarıyla yakından ilgilendi, onun futbolcu olma hayali biyografi
düşkünlerinin haberdar olduğu bir gerçektir.
Derrida, bir filozofun hiçbir zaman yitirmemesi gereken insanın çocuk yanını
koruyup oradan kaynaklanan ince mizah yeteneğini sıkça göstermişti. Bir
keresinde bir misafiri kütüphanesinde dolaşırken sormuş ona: 'Buradaki
kitapların tümünü okudunuz mu?' O da bir muziplik yapıp `Hayır' diyerek
yanıtlamış soruyu ve `onların sadece dördünü okudum fakat onları oldukça
dikkatli okudum' demiş.
Derrida bir filozoftu; ama hiçbir zaman eserlerini yazmak için sırça köşküne
kapanmadı; o aynı zamanda bir aktivistti de. Dünyadaki sosyal ve politik
gelişmeleri her zaman için yakından takip etti. Fransa'da göçmen hakları
için (özellikle Cezayirli göçmenler), Güney Afrika'daki ırkçılığa karşı ve
Çekoslovakya'daki rejim muhaliflerini desteklemek için (ki bir kez de orada
gözaltına alındı) gösteriler örgütledi. Hayatının son zamanlarında Habermas
ile birlikte “Avrupa Birliği'nin yeni felsefesi” üzerine sempozyumlarda
düşünceler geliştirdi
Derrida, çok katmanlı bir filozof olduğundan, eserlerinin ve fikirlerinin
anlaşılması sabır, belli bir kavrama gücü ve gayret gerektirir. Dolayısıyla
zaman zaman hem de akademisyenler tarafından (özellikle Cambridge çevresi)
fikirleri `absurd' (anlamsız) olmakla itham edilmiştir. Yine de onun modern
düşünce üzerindeki etkisi, muhataplarının da teslim ettiği gibi
tartışmasızdır.
J.Derrida kimi çevrelerde güçlü duygular yaratıyor;insanlar onu okumadığı
halde, sadece şahsı ve fikir babalığını yaptığı “yapısökümü” denilen düşünce
okulu hakkında duydukları nedeniyle bile heyecanlanıyorlar.(Stuart,2000:8)Derrida
yazılarında bilerek ve isteyerek müphemliği seçmiş ve okuyucunun onun
metinlerini okuduğunda onu anlaması için hiçbir çabası yoktur. Bu konuda
Derrida’nın en yakın takipçileri bile onun insanları ciddi bir kavrayış
sorunuyla karşı karşıya bıraktığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.(Stuart,2000:9)
Bir yapısökümcü olarak Derrida, metinlerin içine işlemekte olan kavram
hiyerarşilerine karşı oldukça hassas olan ve bütün işi gücü bu kavramsal
hiyerarşilerin ürettiği metafizikleri deşifre edip yapılandığı tarzı
çözmektir.( Aktay;Göka;Topçuoğlu,1996:196)Kopuşu ve radikal ötekiliği
vurgulayan Derrida araştırmacının rahatlatıcı kendi kendisiyle özdeşliğini(self
identity)köklerinden sökerek çıkarmaya veya yerinden etmeye çalışır;bununla
birlikte, onun mukayese edilemezlik ve anlamdan yoksunluk(non-understanding)üzerindekiısrarı
karşılıklı kültürel kopuşu ve dolaysıyla bilgiden mahrumiyeti(non-learning)teşvik
etme eğilimindedir.(Dallmayr,2002:364)Derrida’nın düşünce geleneği açısından
kendisini üzerinden var ettiği en önemli kişi hocası Heidegger’dir. Aslında
yorumsamacı bağlamda Derrida’nın Heidegger’le ilişkisi Husserl’le olan
ilişkisinden daha önemlidir. Bugün yorumsamacılığın dalmış bulunduğu iki ana
mecranın kaynağı Heidegger’dir.bu mecralardan birinin başını felsefi
hermenutiğiyle Gadamer, diğerinin, kendi ifadesiyle daha radikal olanının
başını ise “yapısökümü” ile Derrida çekmektedir.( Aktay;Göka;Topçuoğlu,1996:197-198)
Ormitson ve Schrift’e göre ise Derrida hocası Heidegger’in düşüncesinden
aldığı düşüncelerle bağlantı içinde representation(temsil), reprasentatio,
Vostellung ve Darstellung kavramlarının felsefi gelişimini izleyen Derrida
“temsil (representation)”kavramını, bir kavramın anlamının sabitlenmesi veya
bir adın çokanlamlılığının aşılması amacını öngören şu iki şarta meydan
okumak için kavramı, çeşitli sözlük, semantik ve tarihsel belirlenimleri
dahilinde kullanır:”bir yandan, semantik düşünümler çeşitliliği altında
değişmeksizin kalan bir anlamın mevcudiyeti, diğer taraftan, anlamı dolduran
bir kontekstin belirlenmesi ihtimalinin mevcidiyeti.Onlara göre aslında
Derrida, metinlerinin alanını ve kapsamını baştan sona kateden bir
müdahaleye angajedir:Özler, temeller, kökenler arayışını tahrip ederek
bunlara yeni bir istikamet veriyor.(Ormitson;Schrift,2002:48-49
Gadamer’e göre ise Derrida belirli bir anlamda, Heidegger’in düşüncesinden
kendisininkine uzanan bir patikayı izlediğini düşünüyor. Gadamer’e göre onun
izlediği patikayı işaret eden şey, dil anlayışının içerdiği semantik hareket
noktasına ontolojik bakımdan belirsiz bir bağlılıktır.(Gadamer,2002:342)Aslında
Derida’ın bu Alman filozofları arasında en çok hangisinden etkilendiği veya
beslendiği başlı başına bir tartışma ve inceleme konusudur biz bu
araştırmamız kapsamında şunu diyebiliriz;Derrida kendince hem Nietzche hem
Kierkegaard hem Heidegger hemde Husserl’den etkilenmiş olduğudur. John D.
Caputo da “Postmetafizik Bir Rasyonaliteye Doğru”adlı çalışmasında genelde
radikal hermenutik özelde ise Derrida yorumsamacılığı için şunları
zikreder:”insani faaliyetlerin anlaşılmasının önündeki gerçek engel,
yaptığımız şeyin ister bilimsel teorilerin inşasında ister somut bir etik
hayat inşasında olsun hiçbir önemi bulunmaksızın katı ve değiştirilemez
kurallar dahilinde formülasyonu benimsemesinde yatar. İşte hermenutiği ve
özü itibariyle çok daha radikal türde hermenutiği köşesinden çıkararak
kavgaya sokan tez, insan hayatının kurala dayalı olduğu yolundaki bu tezdir.
Bu tür görüşler bizi tekrar anarşiye yada kaosa sürükle. Feyerabend ve
Derrida’yı motive eden durumda budur. Fakat nihai noktada tersine çevirme,
yerinden etmeye yol açar. Metedolojizm/yöntemizm aleyhine bir tavır
takınmak, rasyonalist/irrasyonalist dikotomisini aşmak ve çok daha makul bir
akıl fikrine zemin hazırlamaktır.(Caputo,2002:418)
Post-yapısalcılık ve yapısökümü
Derrida postyapısalcı olması nedeniyle kendisini yapısalcı bir düşünce
ortamında bulmuş ve oraya karşı konuşmuştur.Yapısalcılık,yüzeydeki bir takım
görünür sistemlerin altında yatan kuralların ve yasaların yapısını
incelemektedir. Yapısalcı anlayış, her yapıyı bütüncül bir sistem olarak ele
alır. Yapıyı onu oluşturan dış etmenlerden ve tarihsel süreçten bağımsız
olarak kendi başına irdeler. Her yapı, onu oluşturan birimlerin kendi iç
tutarlılığıyla bir bakıma yaşayan bir organizma gibi kendini var eden
kurallarla bütünlük sağlar. İşte yapısalcılık bu kuralları ortaya koymaya
çalışarak karmaşık ilişkiler ağıyla örülü yapının gizini öğrenmeye
çalışır(Gür,2005:12) bu nedenle ”yapısalcı”diye nitelendirilen bazı filozof,
dilbilimci, antropolog ve psikologlar, karmaşık gösterge sistemlerini
araştırmakta ve insan kültürleriyle dünya hakkındaki insani düşünme ve
algılama biçimlerini keşfetmeye çalışmaktadırlar. Sözkonusu gösterge
sistemlerinin genellikle “ikili” olduğu düşünülür, yani “akıl” ve “tutku”,
“kadın” ve “erkek”,”Doğa” ve “kültür” ve benzeri “karşıtlıklardan” hareket
etmektedirler. Bu sistemler önceden tayin edilmiş yada “doğal” olmadıkları
halde, yapısalcılar ilk başlarda bunların nispeten istikrarlı olduğunu
vurgulamışlardır.(Robinson,2000:46)Yapısalcılık, ilkin, Descartes’in “Ben”i
kendisini tamamiyla bilinçli ve dolaysıyla kendini bilebilir bir konumda
varsayan bir özne tasarımını eleştirmekle işe başlar. Yapısalcılık bu
öznenin bir yanılsama olduğu noktasında ısrar etti. İkinci olarak
yapısalcılık tarihin içerisinde bir uçtan diğer uca belli bir örüntü olduğu
görüşüne pek sıcak bakmamaktadır. Tarihte teşhis edilen yön, kontrol ve
örüntüler tarihin tarihsel olmayan kurgulanışından ibarettir. Böylece
yapısalcılığın en önemli uğraşlarından birisi bizzat tarihselciliğin
eleştirisidir. Üçüncüsü yapısalcılığın anlam eleştirisidir. Buna göre dilsel
gösterge yasasızdı, bu durum dilsel göstergenin bir şeyi, belli bir
zorunluluk yoluyla değil, uzlaşım ve ortak kullanımla temsil ettiği anlamına
gelir. Post-yapısalcı düşünürler ise bu ikili kavramları ince eleyip sık
dokumuşlardır ve gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkilerin kompleks ve
uzlaştırılmış olduğunu savunmuşlardır(Leiman,2005:15)yani
post-yapısalcılıkta genellikle güsterilenin önemi azaltılarak gösteren başat
kılınır.Yani özneler ile gerçeklik arasında hiçbir birebir mütekabiliyet
ilişkisi yoktur. Bundan dolayıdır ki, Lacan “gösterilen gösterenin altında
hiç durmadan kaymaktadır” derken Derrida da dilin dışında herhangi bir
göndergeyle (referent)belirlenebilir bir ilişki olmayan, havada uçuşan saf
ve yalın göstergeler dizgesine inanmaktadır. Dördüncüsü, felsefenin
eleştiridir. Yapısalcılık felsefenin eleştirisinden sonra bir ideoloji
eleştirisi ile buluşarak linguistik bir analiz aygıtına
dönüştürülebileceğini düşünür. Post-yapısalcılık ise felsefenin benzer bir
eleştirisiyle birlikte felsefe sonrası dönemin felsefenin sonuyla
karakterizeedilebileceği;felsefi etkinlikte içkin metafiziğin aşılmasının
ancak felsefeye bir son verilmekle mümkün olabileceği üzerinde durur.(Aktay;Göka;Topçuoğlu,1996:198-199)
Bu sonuncusunun dışında diğer durumlar post-yapısalcılığın yapısalcılıkla
bağlarının henüz devam etmekte olduğu bir evreye tekabül etmektedir. Post-
yapısalcılık, yapısalcı dil bilimin kurucusu Saussure’den içkin ilişkiler
ile ayrımlar dizgesi olarak dil düşüncesi, Nietzsche’den değerlerin
göreceliğinin sonuna dek götürüldüğü perspektivizm anlayışı, Foucault’dan
ussalık adına yapıldığı söylenen konuşmama ardında yatanın gerçekte iktidar
ile bigi retoriği olmaktan öte bir değeri bulunmadığı düşüncesi alınarak
bina edilmiş, Levi-Strauss, Jacques Lacan, roland Barthes katkılarıyla daha
bir göçlenmiş, Derrida’nın yapısökümcülüğü ile de yalnızca felsefede değil,
başta yazın kuramı ile yazın eleştirisi olmak üzere,toplum ve kültür
bilimlerinin hemen her alanında önemli açılımlar
doğurmuştur.(Güncü,2005:18)İnsanlığın kendi eliyle yarattığı göstergelerden
istikrarlı anlamların ortaya çıkmasına ilişkin yapısalcı yaklaşım özellikle
Jacques Derrida tarafından eleştirilmiştir. Derrida, Saussure’ün sağladığı
iç görüden hareket edip, bunu en uç yıkıcı sonuçlarına dek götürmüştür.
Göstergeler “keyfi” ise onların anlamlarını dahi mümkün olamaz ve doğaları
gereği daima istikrarsız kalırlar. Derrida öteki filozofların yaptıklarını
“yapısökümcü”okumalardan geçirerek semantik istikrarsızlıklarını açığa
çıkaran, yıkıcı bir anti-filozoftur. Derrida filozoflarla tartışmaya
girişmez. Onun yaptığı şey, filozofların kullandığı tutarsız dillerin hiçbir
zaman tek ve sabit bir anlam dizisi meydana getiremeyeceğini açığa çıkarmak
amacıyla metinlerini yeniden okumaktır.(Robinson,2000:47)Derrida, kavram
karşıtlıklarını ve bu karşıtlıkları daha iyi kavramak için bunun kaynağında
yatan “sözmerkezcilik”, “fallusmerkezcilik”, “sesmerkezcilik” gibi bir takım
temel varsayımlara yada düşünme ilmeklerine bağlı olarak kendi içlerinde
ayrıca öbeklemektedir.Derrida’ya göre bütün batı felsefesinin en temelinde,
başka bir deyişle varolan kavram karşıtlıklarının en kökeninde söz(logos)
ile yazı ayrımının yer aldığı bundan dolayı sözün yada konuşmanın dolaysız,
içtenlikli , hep bu anda olduğunun düşünülmesi nedeniyle gerçek ile
doğruluğun tek kaynağı, olası tek taşıyıcısı olarak görüldüğünü
söylemektedir.Derrida’ya göre yazın ise konuşmacının yakışıksız bir
öyküntüsü, bu anda olmayan bir konuşma kalıntısı yada artığı, saymacaların,
yapıntıların, görünüşlerin, yanılgıların, belirsizliklerin beşiği olarak
görüldüğüne dikkat çekmektedir.(Güncü,2005:20)
Post-yapısalcılığın yapısalcılıktan kopuşunu ilan ettiği yer
yorumsamacılığın radikal kanadına açılan yolun belirginleşmesi ile
olmuştur.Yapısalcılık, doğruluğu metnin “arkasında” ya da “içinde” görürken,
post-yapısalcılık okuyucunun ve metnin karşılıklı etkileşimini üretkenlik
olarak görmektedir. Başka bir deyişle, ele alınan ürünün edilgen bir
tüketimi olarak düşünülen okuma biçimi statüsünü yitirmiştir. Bu nedenle
post-yapısalcılık Saussur’cu durağan gösterge(sign)birliğine, yani gösteren(signifer)
ile gösterilen(signified)arasındaki birebir mütekabiliyet görüşüne karşı son
derece eleştirel yaklaşmaktadır. Post-yapısalcılığın yeni gösterge
sisteminde gösterilenden gösterene doğru bir kayış söz konusudur.
Post-yapısalcılık şimdi bu yolun ne kadar zorlu bir yol olduğunu ispatlamak
üzere yola koyulmaktadır.(Aktay;Göka;Topçuoğlu,1996:200)Bütün bu yorumlardan
sonra post-yapısalcılığın temel savlarını iki noktaya indirgeyebiliriz
.Bunlardan ilki, yapısalcılığının savunduğunun tersine hiçbir dizgenin özerk
yada kendine yeter olamayacağının gösterilmesine odaklanır. İkincisi ise,
yapısalcı dizgelerin üstüne yapılandıkları tanımlama amaçlı ikiliklerde dile
gelen karşıtlıkların geçerliliklerinin incelikli bir araştırmadan
geçirilerek sınanmamışlığı üzerinedir. Kuşkusuz bu savların ilkinde ortaya
konan şey, dizgeli yapıların her durumda öznelerin
“oluşturucu-yapıcı-kurucu” etkinliklerine bağımlı olduklarını ileri süren
geleneksel idealist görüşü desteklemek amacıyla geliştirilmiş değildir. Bu
noktada post-yapısalcılık, yapısalcılığın her koşulda gerçekliğin temelini
yada gerçekliğin bilgisini kavrama sürecinden özneyi bütünüyle çıkarmış
olduğunun ayırdındadır. Post-yapısalcıların ikinci savda dile getirdiği şey
ise, kendi içinde tutarlı dizgelerin bütün bütün yadsınmaları bağlamında
kilit değerde bir önem taşıdıklarıdır. (Örneğin, temel sayılar kuramındaki
biçimcilikte, verilen bir sayının tek mi yoksa çift mi olduğu hiçbir biçimde
önemli olmadığı düşünüldüğünden belli değildir.)Bu zorunluluğa bağlı olarak
dizgesel bir yapının dizgesel bir yapı olma olanağı, dil/dünya,
canlı/cansız, içerisi/dışarısı gibi biri olmadan diğeri düşünülemeyen keskin
ayrımların yapılmaları olanağına bağımlıdır. O nedenle, post-yapısalcı
felsefecilerin hemen bütünü, toplum bilimlerinde yapısalcı kuram ile
yaklaşımların altında yatan temel kavramsal karşıtlıklara yada mantıksal
ikiliklere karşı son derece büyük bir duyarlılık göstermektedirler.
Post-yapısalcılar bu kavramsal ikiliklerin saltık anlamda bir değerinin
olmadığını ileri sürerek, bu ikiliklerin kendilerine karşı örnek bulmanın
olanaksız olduğu bir biçimde tek tek bütün örneklerin hepsi için doğru
olmayacakları gibi, bütün her şeyi açıklayacak denlide kapsayıcı
olmadıklarına dikkat çekmektedirler.
Différance nedir? Yapısökümcü Ethos
Derrida, yapısalcı dizgelerin eleştirisini kendi bulup eleştirdiği
yapısökümcü okuma tekniğiyle gerçekleştirmektedir. Derrida’nın yapısökümcü
yapısalcılık eleştirisinde amaç, ayrıntılı bir metinsel ve kavramsal
çözümleme aracılığıyla, bir takım tamal kavramların hem tanımlar yapılırken
hem yanlış tanımları kullanılırken aslında kendi temellerinin altını oyuyor
olduklarını, dolaysıylada kendilerine karşı işlemekte oluşlarını
göstermektedir. . Derrida bu terimle bize aslında şunu gösterir: O, klasik
Avrupa düşünce yapısını (construction) söküp (de-construction) ondaki
malzemeyle yeni, daha kullanışlı bir yapı kurmak (re-construction) üzere
tarihsel anlam evrelerine geri dönüşler yapar
Öncelikle söylemek gerekir ki dünya, Derrida için okunacak bir `text'
(metin) idi. İşte tam da bu, `dünya'yı ve `hayat'ı bu manada anlama
gayretinde, `text'i `texstil' (dokuma veya örme) ile bağlayıp birleştirmeyi
zorunlu kılar ve deconstruction (sökme) terimi kapalı anlamını bu örme ve
sökme edimi içinde açığa vurmaya başlar. `Dünya' ve `hayat'ı ve elbette
sosyal ve politik yapıları da, bir tersinden bir düzünden sökmek ve örmek
suretiyle anlamaya başlarız; tıpkı alfabeyi söktüğümüz gibi.
İkinci olarak, Derrida'nın `deconstruction' (sökme) terimi kendinden açık
bir şekilde `other'ı (ötekini) gerektirir. Bu kavramlaştırmada klasik `benmerkezci'
(egosantrik veya egoist) Avrupa bakış açısı tersine çevrilir. Karşındakini
anlamak için `ben'den (ego'dan) vazgeçmek koşuldur. Batı toplumunun temel
sorunlarından biri, `ben'den hareket edip farklı olanı, farklı kültürel
yapıları `ben'in kategorileriyle damgalama bağnazlığıydı. Oysa ki Derrida'ya
göre var olan her kültürel yapı benzersiz nitelikleri üzerinde taşır. O
biricikliği anlamak için, hiç olmazsa bir süreliğine, `ben' bakış açısından
vazgeçmek koşuldur.
Üçüncü olarak, `deconstruction' (sökme) terimi, `destruction' (yıkma, tahrip
etme) terimi ile eşanlamlı değildir. 'Deconstruction', karşında duranı
anlama, anlamaya gayret etme ediminin adıdır. 'Destruction' ise birinin bir
diğeri üzerinde açıkça üstünlük kurma tarzının adıdır
Yapısöküm, herhangi bir dilsel gösterge külliyatının birbirinden farklı pek
çok anlam dizisi meydana getirebileceğini (ki bu anlam dizilerinin çoğu
gayri ihtiyaridir) göstermeye çalışır. Bütün yazarlar, en titiz ve “nesnel”
olanları bile, kendi düşüncelerini meydana getiren gösterge sisteminin
bilinç dışı tutsakları , bu durumun izlerini kaçınılmaz olarak yarattıkları
eserlere taşırlar. Herhangi bir metni yaratıcı bir yeniden okumaya tabi
tutarak, metinde varolan ve ikili bir sistem kapsamında ortaya konulan bazı
fikir ve görüşlerin diğerlerine oranla nasıl daha “ayrıcalıklı” bir konuma
sahip olduğunu keşfetmek mümkündür. Eğer anlamın ayrımlarla oluşturulduğu
iddiası yerindeyse, bazı ayrımlar diğerlerine tercih edilecek, onların
anlamlarıysa “tehir” edilecektir. Anlam doğası gereği istikrarsız olduğundan
, yer değiştirmeleri halinde kendi anlamları kaçınılmaz bir biçimde
“kayacaktır”. O halde yazarla okur veya sunucu ile dinleyici arasındaki
iletişim anında istikrarlı bir anlamın “mevcudiyeti”nden söz etmek mümkün
değildir.(Robinson,2000:48)
Yapısökümünün temel varsayımları şöyle özetlenebilir:
1.)Dil, anlam istikrarsızlığı ve belirlenimsizliğinin silinmez izlerini
taşır.
2.)Böylesi bir istikrarsızlık ve belirlenimsizlik karşısında, hiçbir analiz
yöntemi(örneğin, felsefe veya eleştiri)metnin yorumu açısından herhangi bir
otorite iddiasında bulunamaz.
3.)Bu nedenle yorum, alışıldık anlamıyla “analiz”e benzemeyip, bir tür oyunu
andıran, serbest bir alandır.(Stuart,2000:30)
Yapısökümü, gerek metnin içinde gerekse gündelik hayat konuşmalarımızda tabi
olduğumuz bu kavramsal karşıtlıkların çözüle bileceği veya karışıklıkların
metinsel anlam sürecinde birbirlerini çözebilecekleri eleştirel bir
işlemdir. Çünkü Derrida, yapısalcıların kurmaktan çokça hoşlandıkları ve
dilde teşhis ettikleri yapıların temel çalışma kuralı olarak gördükleri
kavramsal çiftlerin hiçbir zaman nötr olarak kurulmadığını söyleyerek işe
başlar. Ona göre olguları anlamlandırdığımız kavramsal çiftler, en
basitinden en karmaşığına zihnimizde bir kavramsal hiyerarşi tesis ederler.
Veya bir başka deyişle kavram çiftleri biri diğerinin aleyhinde olmaksızın
kurulamayan bir hiyerarşiye tabi olarak işlerler. Bizim zihnimizde en masum
olduğunu düşündüğümüz kavramsal çiftler dahi böylesi bir hiyerarşinin
tesisini sağlarlar. İlk akla gelen örnekler,siyah-beyaz kavramsal çiftinin
ırk ayrımına yaptığı katkı;erkek-kadın çiftinin cinsiyetçi ideolojinin
oluşumuna yaptığı katkı ;Doğu-Batı kavramsal çiftinin oryantalist ve anti-
oryantalist ideolojinin oluşumuna yaptığı katkı ;durağanlık/gelişme çiftinin
ikincisinin lehine işlemek üzere emperyalist politikanın meşrulaştırımına
yaptığı katkı ,zaman-mekan ayrımının ,zihin-beden karşıtlığının ve sair tüm
kavramsal çiftlerin dilde örgütlenerek gerçekliğe yansıttıkları şiddet...Derrida
tüm metinlerin içinde böylesi kavramların varlığının söz konusu olduğunu,
metnin tamamının bu yapıları tesis etmek üzere kurulu olduğu ve bütün bir
doğrulama düzeneğinin de bu kavramsal çiftlerin örgüsü sayesinde kurulduğunu
vurgular.(Aktay;Göka;Topçuoğlu,1996:2001-202)
Yukarıda sıraladığımız tüm özellikler, yapısökümünün biraz uçarı, hatta
kültür tartışmalarıyla karşılaştırıldığında marjinal olduğu izlenimini
doğurur(ve yıllardır bir yorumcu ordusu yapısökümünü hep bu cepheden
eleştirmiştir).oysa yapısökümünün çok ciddi bir yanı var. Örneğin sallantılı
bir gerçekliğe (eğer gerçekten böyle bir otoritesi varsa )dayandığını sık
sık idrak ettiğimiz kendi yorumsamacı yöntemlerimizin zeminin gözden
geçirmemizi sağlamıştır. Son kertede, yapısökümü, gözden geçirmeden kabul
ettiğimiz varsayımları sorgulayan ve bu varsayımlara verilebilecek en güzel
örnek olan değer yargılarımızdaki baskıları açığa çıkarıp, onların
tartışmalı yönlerini ifşa eden felsefi şüpheciliğin oldukça kapsamlı bir
biçimi sayılmaktadır.(Sim,2000:31)
Derrida’ya göre bir metnin içinde yapısökümcü bir insiyatifi kolaylaştıran
bizzat metnin içinde işleyen bazı mekanizmalar vardır. Bu mekanizmaların
başlıcaları “kara verilemezlik”(undecideability)ve yayılma (disseminiation)dır.bu
mekanizmalar yalnızca metnin yapısökümünü kolaylaştırmaktan öte bir metnin
okunmasında metindeki anlam kurgusunun esas itibariyle kurulmasını
engelleyici faktörlerdir.(Aktay;Göka;Topçuoğlu,1996:204)Derrida’ya göre
geleneksel yazın çözümlemesi anlayışı bir metnin anlamını yazarın zihnindeki
dile getirmesi olarak görmektedir, bu anlamda her yazar yazıya aldığı
metninde kafasında bulunanları , içinden geçenleri, söylemek istediklerini
anlamlı bir biçimde dile getirmektedir. Derrida’ya göre yapısökümcü yazın
eleştirisinin ilk aşaması bir anlamda yapısalcı bir eleştiri üstüne bina
edilmiştir. Buna göre, öncelikle yapılması gereken anlamı yazarın
egemenliğinden kurtarmak, yazarı da metnin anlamı belirlenirken başvurulacak
en son yetke konumundan olmaktan çıkarmaktır ama Derrida bununla da
yetinmeyerek, özerk bir konumda bulunan metnin kendisinde dahi ne olduğu
açıkça belli her okumada olduğu gibi aynı kalan değişmez bir anlam
bulunmadığını ileri sürerek bir adım daha ileri gitmektedir. Burada söz
konusu olan metnin belli bir anlamdan yoksun oluşu değil, birbirleriyle
çelişip çatışan her yeni okumada giderek daha da çoğalan bir anlamlar alanı
oluşudur. Bunun için yapısökümcülük, ötekiler önünde kendi önceliğini
dayatan her anlamın, metnin gerçek ya da biricik anlamı olduğu savıyla
ortaya çıkan her anlamın ilkece metnin uçlarına gidilerek yada metnin asıl
anlamlarına başvurularak çürütülebileceğini söylemektedir.(Göncü,2005:22)
Yapısökümü standart entelektüel söylemdeki kavramlar gibi işlev görebilen
bir dizi özgün terime sahiptir. Örneğin bu özgün terimlerden biri, dili
kullanışımızın, kendisinin différance olarak isimlendirdiği bir şeyle
belirlendiğini düşünmektedir.(différance terimi bizzat Derrida’nın bulduğu
bir neolojizm olup, Fransızca’daki différence kelim esininden türetilmiştir
ve hem “ayrım” hemde “tehir”1anlamına gelmektedir.)Derria’ya göre, bu
sözcüğün ikinci anlamının konuşma sırasında ayrıştırılmayıp, sadece yazı
içinde ayrıştırılabilmesi, anlamındaki içkin istikrarsızlığı kanıtlamaya
yeterlidir. Çünkü anlam, böylece hem “ayrımlı”dır hemde “tehir edilmiş”tir.
Bir düşünsel hareket olarak yapısökümü, dikkatimizi dilsel
istikrarsızlıklara çekmek ister. Bu istikrarsızlığın dışavurumu olan
différance, Derrida’ya göre söylemimizin her anında varolduğu için, dilin
bireyler arasında istikrarlı bir anlam iletme aracı olduğu inancımızı
sekteye uğratır.(Sim,2000:32-33)
Différance farkların, ayrımların, farkların izlerinin, öğelerin yek
diğerlerine atıfta bulundukları yerleşimin(espacement)sistematik oyunudur.
Bu yerleşim kendileri olmaksızın “tam” terimlerin işaret etmediği ve işlev
göremediği aralıkların hem aktif hemde pasif(“différance”ın “a”sı aktiflik
ve pasiflikle ilgili olarak bu kararsızlığı, bu karşıtlık tarafından
yönetilip örgütlenmeyen şeyi imler) üretrimleridir.Yani différance ,
insanların, sürekli olarak görmeye eğilimli oldukları kesinliği tam
yakalayamadığımızı sanırken avucumuzdan kaçıran bir uyarıdır.(Aktay;Göka;Topçuoğlu,1996:211)
Derrida’nın yapısökümünde bir başka anahtar kavram “silme” dir. Derrida bu
kavram aracılığıyla, rakiplerinin terimlerini kendisininde kullandığını,
onların anlamlarını tamamıyla değiştirebildiğini, çünkü onların içeriklerini
silerek”sous rature”(bu terim “bozuma uğratmak” olarak Türkçe’ye
çevrildiğinde bu kavramın açılımı;önce bir sözcük yazmak sonra onu karalamak
ve sonra hem sözcüğe hemde karalamasına metinde yer vermek
demektir)varsaydığını iddia eder. Derrida bu işlemi “varlık” sözcüğünü
sıklıkla karalayan Heidegger’den almıştır.Bu bağlamda bir sözcüğün üstü
çizilir çünkü sözcük yetersizdir, fakat bir yandan da sözcük metin içinde
üstü çizili olarak tutulur çünkü sözcüğün yerine geçebilecek daha başka bir
sözcük yoktur. Böylelikle sözcük metinde üstü çizili olarak bulunmaya devam
eder. Yapısökümünün bu şekilde temelini oluşturan “üstünü çizme” ,
göstergenin (yani metin içindeki sözcüğün)kendinden eminliğini ve bir “dil
dizgesi” içinde dahi olsa anlamı sarsmaktadır. Kuantum fiziğinin, temel
belirsizlik yasalarının formülasyonu gibi özet bir ifadeyle;Derrida’ya göre
Saussure’ün sıkıntılı bileşeni olan gösterilenin herhangi bir şekilde hızını
ve kordinatlarını belirleyebilme şansımız yoktur. Başka bir deyişle,
herhangi bir göstergeyi okuduğumuzda, anlamının bizim için apaçık olmadığını
söylemektedir Derrida. Bu bağlamda “üstünü çizmek” ise bu apaçık olmama
durumunun bir temsilidir ve göstergenin bir yarısının her zaman o
olmadığının bir resmidir.(Sarup,1995:40)Derrida’nın bu yöntemini akılda
canlandırmanın bir başka yolu , söylediği her şeyin tırnak içinde olduğunu
düşünmektir. Eleştirmenlerin bunu entelektüel bir hile olarak görmeleri ve
Derrida’nın böylece rakipleri için geçerli olan argüman kurallarından
(örneğin, sözcüklerin, konuşmaya katılan herkesin uymak zorunda kaldığı
sabit anlamlara sahip oldukları şeklindeki kural gibi) kendini sıyırmaya
çalıştığını öne sürmeleri bizi şaşırtmamalıdır.(Sim,2000:33)
Marx’ın Hayaletleri ve yapısöküm politikası
Derrida, 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra ve Marksizm in duvarın
yıkıntıları altında kaldığını sokaktaki adamın bile dile getirdiği bir
sırada, “Marx’ın Hayaletleri”ile Marksizm hakkında söz aldı. Liberalizmin ve
şu anda var olduğu haliyle demokratik yönetimlerin zafer çığlığına ve eski
bir Hegelci tema olan “tarihin sonu”nu ilan eden Fukuyama’ya çözümleyici bir
değerlendirmeyle yanıt verdi. Marx’ın mirasının dinsel Mesihçilikten ayrı
bir metinsel izlek çerçevesinde yeniden okunarak sahiplenilmesi gerektiğini
savundu. Aykırı bir zamanda aldığı bu tavırla belli bir “Marksizm ruhuna”
sadık kaldığını ilan etti. Biz bu çalışmamızda Derrida’nın “tarihin sonuna”
yönelik yapısökümcü Fukuyama analizleri üzerinde duracağız.(Derrida,2001:giriş)
Derrida bu kitabında Francis Fukuyama’nın “The End of History and the Last
Man” (Tarihin Sonu ve Son İnsan –1992)isimli tezine yanıt veriyor. Tartışma
yaratan kitabında Faukuyama, tarihin sona erdiğini, çünkü türlü halkların
tanınma mücadelesinin, insanların yaşamlarını gönüllü olarak tümüyle soyut
bir amaç uğruna tehlikeye atmak istemelerinin;cesaretin, atılganlığın ,
hayal dünyasının harekete geçirilmesinin ve idealizmin ortaya çıkmasına
neden olan dünya çapındaki ideolojik mücadelenin yerine ekonomik hesaplar,
sürekli olarak yenisinin baş gösterdiği teknik sorunların bitmeyen
çözümleri, çevre sorunlarına gösterilen ilgiler ve daha çok tüketme
arzusunun tatmin edilmesi gibi olaylar ve gelişmeler olacak.(Fukuyama,2003:49)
Duyurulan bu “sevindirici haber”, ideolojik çatışmanın artık geçmişte
kaldığı, “liberal demokrasi idealinden daha iyisinin
bulunamayacağı"”noktasına gelindiğidir. 1980’ler Avrupa’sında Komünizmin
çöküşünün ardından Fukuyama’nın cesur çıkarımlarının sürüyle takipçisi
olmakla birlikte, çok geçmeden durumun onun sandığı kadar basit olmadığını
savunan ve sayıları giderek artan bir muhalefet oluşmaya başlamıştı.
Bunlardan biride Derrida’ydı.(Sim,2000:6)
Evet, Avrupa’da komünizm çözüldü. Peki ama, bundan liberal demokrasinin ve
dolaysıyla tarihin sonunumu anlamalıyız?Aktay’a göre “Fukuyama’nın ilan
ettiği tarihin sonundaki iyimser havaya hiç benzemeyen bir tükeniştir bu.
Burada tarih, Hegelci bir teleolojide ulaşılabileceği mantıksal ve olgusal
sınırlarına varıp dayandığı, yani insanlara akıl ölçüsünde sunulabilecek
bütün “iyi” ve “makul” şeylerin sunulmuş olması dolaysıyla sona ermiş
olmuyor.”(Aktay,2003:177) Sim’e göre “tarihin sonu” ifadesini, fiilen
müstakbel yeni göç odaklarının mevcut siyasal muhalefeti tahakküm altına
almaları şeklinde okumak gerekir.(Sim,2000:7)
Derrida’ya göre tarihin sonu bizi “belirli bir tarihin sonunu düşünmeye
zorlamakta(Derrida,2001:36)çünkü, Batıda hepimizin aşina olduğu bir
anlayış:Birbiriyle rekabet halinde olan dünya sistemlerinin (liberal
demokrasi ile komünizm ) ideolojik çatışma alanı olarak tarih ve bu
mücadelede, tarafların insanlığı maddi ihtiyaçlar ve sosyolojik tahakküm
şeklinde yansıyan çifte kötülükten kendilerinin kurtarabileceğine
inandırmaya çalışmaları. Bu açıdan bakıldığında, hem liberal demokrasi hem
de Marksizm, “aydınlanma projesi” diye anılan bir sürecin mirasçılarıdır.
Aydınlanma projesi, on sekizinci yüzyıldan itibaren Batı dünyasında insani
ilişkilerde aklı merkeze koymaya çalışan bir kültürel hareket olarak
gelişmiş ve insanoğlunun yaşam kalitesini arttırmayı amaçlamıştır. Bu tarih
tasarımı, komünizmin çöküşünün ardından gerçektende “bitmiştir”.(ve şüpheci
bir yaklaşım üzerine kurulu olan postmodernizmin doğmasına neden
olmuştur)Fakat Derrida’nın vurguladığı gibi(Derrida,20001:36),tarihin
kendisi sona ermediği gibi, “başka” tarih kavramlarının ortaya çıkması da
mümkündür. Tarihin hayaletlerini kolayca söküp atamayız. Bu hayaletler, bizi
onlarla birlikte yaşayabilmenin yollarını bulana kadar bizlerin peşini
bırakmayacaktır. Bunun çarpıcı örneği Marx “hayaleti”dir.(Komünizmin daha
başından beri olageldiği hayalet) (Sim,2000:45)
Derrida, “marx’ın Hayaletleri”nde, Fukuyama’nın kitabını usulca tahrip
etmeye başlar ve onu bazı yanlışlarından dolayı suçlar:Fukuyama, felsefi
nahiflikten (kendi davası için yüklü dozda evangelizme bile başvuran
biridir) kadar bir dizi hata yapmıştır. Derrida’nın yönelttiği en büyük
eleştiri, Fukuyama’nın liberal demokraside ideal ile gerçek arasındaki
ayrımı geçiştirdiğidir. Fukuyama tezini kendi tasarımladığı tarih çizgisi
aşınıma uğradığında “ülkü” diyor diğer durumda mutlak” gerçeklik” olarak
görüyor.(Derrida,2001:104) olaya ilişkin düşünceyi yeniden işleyemediği
için, Fukuyama uzlaşmaz iki söylem arasında gidip gelmektedir. Elle tutulur
biçimde gerçekleşeceğine (“önemli hakikat” budur) insansa bile, Fukuyama bu
demokrat-liberal “ülkünün ülküselliğini”, ne Amerika Birleşik Devletlerinin
ne de Avrupa Topluluğunun evrensel devlet yada liberal demokrasinin
yetkinliğine ulaşamadığını, hatta deyim yerindeyse uzağından bile
geçemediğini kitlesel biçimde gösteren tüm tanılıkların karşısına
çıkarmaktan rahatsızlık duymaz.(Derrida,2001:105)Derrida Fukuyama’nın
düştüğü paradoksa yapısökümcü bir mim koyar ve şöyle der;liberal
demokrasinin gerçekliğinin kendi savunduğu ideallerin karikatürü olmaktan
ileriye gidemediğini vurgular.
Derrida, Fukuyama’yı çağdaş küresel siyasal durumu ciddi biçimde yanlış
okuyup yorumlamakla suçlar. Çünkü Derridaya göre insanlık ve dünya tarihinin
hiçbir döneminde şiddet, eşitsizlik, dışlanma, açlık, dolaysıyla ekonomik
baskı bu kadar çok insanı avucuna almamıştı. Tarih son buldu rehaveti
içinde, kapitalist Pazar ve liberal demokrasi ülküsünün gerçekleştiğine
ilişkin şarkılar söylemek yerine, “ideolojinin sonu” ve halkların
kazanımıyla ilgili büyük söylemlerin son bulmasını kutlamak yerine
sayılamayacak kadar çok tek tek acılardan oluşan, geniş ölçekli bu
apaçıklığı görmezden gelmemek gerekir.(Derrida,2001:135)Derrida’ya göre tüm
bunlar Fukuyama’nın yüksek ahlak gibi tüm iddialarını çürütmektedir. Derrida,
hemen ardından solculardan oluşturacağı ve Marx’ı büyük eserler vermeye
yönelten o yolda adaletsizliğe karşı mücadeleye devam edecek olan bir “Yeni
Enternasyonal” kurulması çağrısını yapmıştır.(Derrida,2001:135)Derrida’nın
aradığı şey, Marx’a ve onun kaygıların a bağlanan bir yakınlık, ıstırap ve
ümit zinciridir.
Şunu da özellikle belirtmekte yarar var:Derrida, solda zaferciliğe bir zemin
oluşturmaya çalışıyor değildir. Derrida bu konuda“Marx’ın Hayaletlerine”
yönelik gelen eleştirileri cevapladığı “Marx ve Mahdumları” adlı kitabında
tezini şu şekilde desteklemektedir”Marx’ın Hayaletleri”nin tezi (yada
varsayımı)kendini sunarak üç izleği açık bir biçimde birbiri üstüne örer.
Ancak bu sunuş bir manifesto değildir. “Marx’ın Hayaletleri”nin komünist
parti manifestosu örneğinde çözümlediği gibi, siyasal manifesto geleneğinde
kalan hiçbir manifestonun kendi kendini ortaya koyuşu değildir.(Derrida,2004:16)Bu
tez( yada varsayım) kendini mevcudiyete sunmadan, konum alır, “sorumluluğu”
paradoksal ya da heteredoks nitelikli bir konum aşımı olarak ele alır.(Derrida,2004:18)Yani
Derrida’nın tezindeki gerçek mesaj, hayalet siyasetinin her zaman bizimle
beraber olduğudur. Ölüler birer hayalet olarak peşimizden gelmeye devam
edecek ve “tarihin sonu” olasılığını daima tehir ettireceklerdir. Geçmişin
varisleri olarak bizler, tarihin devam etmesi ve bizim buna mecburen eşlik
edip geleceğe uzanan hayalet siyasetine bağlı kalmaktan başka bir
seçeneğimiz yok. Günümüz dünyasında hüküm süren iktisadi ve sosyal güç
dengesine karşı çıkmak istiyorsak eğer, “tarihin sonu”, Fukuyama’nın
inandığı o sevindirici haber olamaz.(Sim,2000:63)
Sonuç olarak, ben çalışmamda önce genel sosyal bilim sahasında Derrida
algısı üzerinde durdum. Burda Derrida ve onun yapısökümcülüğünün sosyal
bilim paradigması için ne ifade ettiğini ve bu bağlamda sosyal bilim alanı
içinde varolan yapısökümünün kökenlendiği düşünce geleneği üzerinde durdum.
Sonraki bölümlerde yapısalcılıkla karşılaştırmalı olarak post-yapısalcılık
ve yapısöküm üzerinde durdum. Burda yapısalcılıkla, post-yapısalcılığın
birleştiği ve ayrıştığı noktalar hakkında acizane okumalarım bağlamında bir
şeyler dile getirmeye çalıştım .Netice de Derrida için şunlar söylenebilir:
Jacques Derrida Berlin Duvarı'nın yıkılışından bu yana Marksizmin durumu ve
geleceğiyle ilgili yoğun düşüncelerinden oluşan Marx'ın Hayaletleri kadar
tartışma yaratan kitap pek azdır. Marx üzerine kaleme aldığı 1993 tarihli bu
önemli kitabında Derrida, yeni dünya düzeni ve "tarihin sonu"
tartışmalarının eski bir tartışmanın devamı, Marksizmin temsil ettiği ruhu
defetme girişimi olduğunu savunur. Onun Marx'ın Hayaletleri'nde sunduğu,
belli siyaset felsefesine, "tarihin sonu"nda "siyasi" kavramının yeniden
düşünmeye bir davettir.
Kitabın çoğunlukla İngilizce konuşan Marksistlerden bazı yorum ve
itirazların yükselmesine neden olması üzerine Derrida, ironik bir balık
verdiği denemesi “Marx ve Mahdumları”nda kitapla ilgili soru, yorum, itiraz
ve yanlış anlamalara yanıt vermeye çalışır. Derrida, bunların çoğunun
ardında, bir miras paylaşımı sahnesi gözlemler ya da "Marksist olarak
bilinen" oğulların veya kızların mirasın peşine düşme, onu sahiplenme veya
tam da Marksizm söz konusu olduğunda son derece paradoksal hale gelen
"mülkiyet duygusu"nu, hatta "mülkiyette öncelik hakkı" talebini semptomatik
olarak okur. Oysa Derrida, daha önce "Marx'ın çoğul ruhları"na gönderme
yapmış, tek ve bölünmez, çelişkili olmayan bir Marx mirasından söz etmenin
idealleştirme deviniminden kaynaklanan bir özdeşlik veya saf, katkısız olanı
arayış dışında varsayılamayacağını ve de "Marx'ın belli bir ruhu"na yanıt
verme, bundan sorumlu olma gerekliliğini vurgulamıştı. Son olarak,
Derrida'nın Aristoteles'e söylediğini biz onun için söyleyelim: Derrida
doğdu, düşündü, oldu ve öldü
KAYNAKÇA
Aktay,Yasin(2003),Tarih Bozumu ve Tarih Bilinci,Tarihin Sonu
mu?,Der:Mustafa Aydın- Ertan Özensel,Ankara:Vadi
Aktay,Yasin;Göka,Erol;Topçuoğlu,Abdullah(1996),Önce Söz Vardı-Yorumsamacılık
Üzerine Bir Deneme-,Ankara:vadi
Caputo,John D.,Postmetafizik Bir Rasyonaliteye Doğru,İnsan Bilimlerine
Prolegomena,Der:Hüsamettin Arslan,istanbul:Paradigma
Derrida,Jacques(2001),Marx’ın Hayaletleri-Borç durumu, Yas çalışması ve
Yeni Enternasyonal-,Çev.Alp Tümertekin,İstanbul:Ayrıntı
Derrida,Jacques(2004),Marx ve Mahdumları,Çev. Alp Tümertekin,İstanbul:Ayrıntı
Dallmayr,Fred R.(2002),Hermenutik ve Dökonstrüksiyon-Derrida Gadamer
Diyaloğu,,Hermenutik ve Humaniter Disiplinler,Der:Hüsamettin Arslan,İstanbul:Paradigma
Fukuyama,Francis(2003),Tarihin Sonu mu?,Çev.Yusuf Kaplan,Der:Mustafa Aydın-Ertan
Özensel,Ankara:Vadi
Gadamer,Hans-Georg(2002),Hermenutik ve Logosentrizm,Hermenutik ve Humaniter
Disiplinler,Der:Hüsamettin Arslan,İstanbul:Paradigma
Güncü,Ertuğrul(2005),Post-yapısalcılık,Yom Sanat,s.18-22
Gür,Celal(2005),Ferdinand De Saussureve Yapısalcılık,Yom Sanat,S.9-13
Leiman,Mikael(2005),Saussure ve Bakhtin’in Gösterge Bilimsel
Kavramları:Psikoterapik Söylemin Doğasını Anlamada Zıt Pozisyonlar,Yom
Sanat,S.14-17
Ormitson, Gayle;Schrift,Alan D.(2002),Hermenutiğe Giriş,Hermenutik ve
Humaniter Disiplinler,Der:Hüsamettin Arslan,İstanbul:Paradigma
Robinson,Dave(2000),Nietzsche ve Postmodernizm,Çev.Kaan H.Ökten,İstanbul:Everst
Sim,Stuart(2000)Derrida ve Tarihin Sonu,Çev.Kaan H.Ökten,İstanbul:Everest
Sarup,Madan(1995),Postyapısalcılık ve postmodernizm, Çev.A.Baki
Güçlü,İstanbul:Ark