|
|

Sosyal Hizmet Uzmanı. İsmet
Galip YOLCUOĞLU
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
ismetgalip@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
İstanbul
Büyükşehir Belediyesinin sosyal refah hizmetlerinin eleştirel bir gözle
incelenmesi
Bölüm-1
Bölüm-2
Bölüm-3
Bölüm-4 Bölüm-5
Bölüm-5
SONUÇ
Günümüzde, artık birçok ülke, hantal bir şekilde büyüyen devlet, kronikleşen
kamu açıkları ve ekonomik istikrarsızlıklarla, vatandaşların beklentileri
arasında güç bir seçim yapmak durumundadır. Özellikle gelişmekte olan
ülkelerde sosyal devlet anlayışı doğrultusunda hükümetlerin etkin
olamamaları, eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel kamu hizmetlerini
gerçekleştirememeleri, kişilerin ve şirketlerin vergi ödemeden kaçınmaları
ve kamu hizmetlerine tepki göstermeleri, kamu yönetiminde çürüme olgusu ve
yolsuzluklar, krizleri beraberinde getirmektedir. Mal ve hizmetlerin
birçoğunun devletçe sağlanmasının etkin olmadığı ve sosyal amaçlar açısından
başarılı olunamadığı, özel sektöre kıyasla daha kalitesiz ve yüksek
maliyetli üretim yapıldığı ve devletin görev alanının genişliğiyle ilişkili
olarak politik yozlaşmaların kaçınılmaz olduğu göze çarpmaktadır.
Öncelikle önem taşıyan olgu, devletin sorumluluklarının neler olduğu
konusunda bir uzlaşmanın sağlanması ve bu sorumlulukların yeniden
tanımlanmasıdır. Teknolojik ve örgütsel yeniliklerin elverdiği ölçüde, özel
sektöre güvenilerek, piyasanın sağlayabileceği hizmetlerin çoğunun piyasa
sürecine bırakılması düşünülebilir. Ayrıca devletin yapacağı faaliyetlerin
seçiminde devletin kapasitesi gözardı edilmemeli, devlete az sayıda kaynak
ve kapasiteyle çok fazla fonksiyon yüklendiğinde yarar yerine zararla
karşılaşılacağı unutulmamalıdır. Devlet kurumlarının kapasitesinin
arttırılması için kamu kurumları arası rekabet,merkezi olmayan yapı,
bireysel isteklerin tam tatmini için daha geniş katılım, yolsuzlukla
mücadele reformun diğer önemli hedefleri olmalıdır.
Sosyal refah devletlerinde değişim fırsatları olarak, iletişim ve toplumsal
uzlaşmayla beraber,içsel ve dışsal baskılar ve derin ekonomik krizlerin
etkili olacağı açıktır. Kişilerin kısa dönemli özel faydalarını düşünerek,
değişime karşı direnmek ya da güvence aramak yerine, değişimde güvence
bulmalarının sağlanması, yeni bir devlet anlayışının benimsenmesinde anahtar
bir faktördür.
Yirmibirinci yüzyılın başlangıcında, yoğun küresel rekabet karşısında özel
ve kamu yönetimleri belirsiz, karmaşık ve hızlı bir değişim süreci ile karşı
karşıyadırlar. Bu değişime zamanında ve yerinde uyum saylayabilen
organizasyon ve yöneticileri hayatta kalabilme şansına sahip olabilecek
yoksa bu değişim döngüsü içerisinde kaybolup gideceklerdir.
Devletin müşterisi, ona vergi veren vatandaşıdır. Dolayısıyla vergi
mükelleflerinin hiç de kolay kazanmadıkları paralardan ödedikleri vergiler
Devletçe müşterilerin istemleri doğrultusunda değerlendirilmelidir. Şu anki
sorun, uygun kamu politikaları değildir. Sorun kendimizi dünyanın
değiştiğine ve bizim de onunla beraber değişmemiz gerektiğine inanmaktır.
Değişimin gerekliliğine düşünsel olarak, daha da önemlisi duygusal olarak
inanmak doğru politikaların uygunlanmasını kolaylaştıracaktır.
Yerel yönetimler insanların, yaşadıkları yönetimsel mekanizmaların karar,
uygulama ve denetim süreçleri içinde yer alarak gerek kendileri, gerekse
içinde bulundukları toplum için en doğru seçenekleri yaşama geçirmek
arzusundan kaynaklanan nedenlerle ortaya çıkmış ve gündemdeki önemini
artırarak sürdürmektedir.
Sürekli değişim içinde olan dünya şartlarının yaşamın her alanında kendini
gösterdiği ve çeşitli etkinliklerin görüldüğü günümüzde en önemli
beklentilerin günlük hayatımızda ortaya çıktığı önemli bir gerçektir. Bu
açıdan değerlendirdiğimizde özellikle yerel yönetimlerin, ortaya çıkan yeni
ihtiyaçların giderilmesindeki fonksiyonelliği ve önemi tartışılmaz bir
olgudur. Yerel yönetimler yaptıkları hizmetler yönünden olduğu kadar, bir
ülkenin demokratik rejimi yönünden de oldukça önemlidir.
1980’den sonra başlayan hızlı iç göçle nüfus artmış ve halkın belediyelerden
beklentileri fazlalaşmıştır. 1983’den sonra hükümetler çıkardıkları
kanunlarla belediyelerin yetki ve gelirlerini arttırmışlardır.
1984 yılında 3030 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu çıkarılmıştır. Yine bu
yıldan sonra kent imar planı yapma yetkisi bakanlığın düzenleme yetkisi
saklı kalmak koşuluyla belediyelere verilmiş ve bazı belediye hizmetleri
ulaşım, temizlik gibi özel sektör aracılığıyla görülmeye başlanmıştır.
1984 genel bütçe gelirlerinden belediyelere verilen pay %5’den %10’a
çıkartılmış, daha sonra %8,55 olarak belirlenmiştir.
Daha sonra yapılan düzenlemelerle Büyükşehir belediyelerinin gelirleri, ilçe
belediyelerine göre artırılmış ve Büyükşehir belediyelerinin ilçe
belediyeleri üzerindeki vesayeti genişletilmiştir.
Dünyada birçok ülkede milli gelirin %80lere varan payı yerel yönetimlere
ayrılmışken ülkemizde bu pay %6 civarındadır. Bu kıt kaynaklar karşısında
uygulanan yüksek ücret politikası, belediye bütçelerinin yatırım yapmasına
olanak tanımamakta ve belediyeleri her geçen gün artan bir borçlanma ve faiz
yüküyle karşı kaşıya bırakmaktadır.
Hükümetler, genelde kendi partisinden adayların belediye başkanlığını
kazandığı durumlarda belediyelere mali ve diğer konularda destek vermekte,
diğer durumlarda belediye gelirlerini kısmaktadırlar.
Bugün Türkiye’de tüm belediyelerin içinde bulunduğu mali sıkıntının asıl
sebebi uygulanan personel politikasıdır. Politikacılarımız seçimi kazanmak
için seçim önceleri daima iş sözü vermekte, seçimi kazandıkları zaman
mecburen bu sözleri yerine getirmek için kadroları artırmaktadırlar.
Bütçelerde personel giderleri %30’dan fazla olamayacağından, kabarık olan
personel masraflarını karşılamak için daima bütçe gelirleri olmayacak kadar
yüksek tutulmaktadır.
Kronik sorunlardan biri ve en önemlisi de idari vesayet yani
merkeziyetçiliktir. Belediyeler yerel yönetim birimi olmasına rağmen çoğu
zaman merkezi idarenin destek ve yönlendirmesi ile görev yapabilmektedir. Bu
durum hizmetlerin gecikmesine, merkezi örgütün işlerinin artmasına ve önemli
kararlar için yeterli zaman ayıramamasına ve hizmetlerin pahalı hale gelerek
halkın beklentilerinin de uzak bir şekilde yerine getirilmesine sebep
olmaktadır.
Belediye çalışmalarının şeffaf olmaması ve halkın denetiminden yoksun olması
da önemli bir olumsuzluktur.
Uygar kentlerin her türlü alt ve üst yapıları imar planlarını tamamlamış
olmasından geçmektedir. Bu düşünceden hareketle İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Planlama departmanları olarak, kentin planlarını köklü çözümlere
kavuşturmak ana hedef olmuştur. İmar Planları 1/5000 ölçekte Nazım İmar
Planları olarak hazırlayıp bir an önce hayata geçirmek için çalışılmaktadır.
Bu kapsamda 1995 yılında İstanbul’un planlama stratejileri yeni bir anlayış
kazanmış, 1995 yılından 2003 yılına kadar 1/5000 ölçekli kentin %95’i
yeniden planlanarak bir çok bölgede de revizyon plan çalışmaları
tamamlanmıştır. Ancak Büyükşehir Belediyesi’nin imar, alt yapı gibi
alanlarda gösterdiği organizasyon yeteneği ve çalışmalarını ne yazık ki
sosyal alanda aynı tutarlılıkla görememekteyiz.
Konut sorunu için bir ara çözüm olarak ortaya çıkan gecekondu, daha yeni ve
uygun bir çözüm yolu üretilmedikçe her türlü engellemeye karşın varlığını
sürdürecektir. Belediyeler, konut gereksinimi olan; fakat bunu edinecek
parasal gücü olmayan yurttaşlara, çağdaş ve ucuz konutlar sağlamakla
görevlidirler. Yasa, ucuz belediye konutları yapmayı ve belediye adına
inşaat yaparak kiraya vermeyi belediyenin gelişme ve genişlemeye uygun
mahallelerinde arazi olarak yeni plana göre düzenlemeyi ve yeniden inşaat
yapmak isteyenlere satarak arsa vurgunculuğunu önlemeyi (md.15/68) ve aynı
zamanda yoksullar için yatı evleri kurulmasını görevler arasında
saymaktadır.
Sosyoekonomik nedenlerle köyden kente göç serüveni ile başlayan, barınma
ihtiyacını karşılamak amacı ile yapılan gecekondular günümüzde artık yerini
hazine arazisi ve şahıs arazilerinde yapılmış çok katlı yapılara
dönüşmüştür. Kaçak düzensiz yapılaşma kentlerde 1950’li yıllarda başlamış ve
1957 yılında 6785 sayılı İmar yasası ile başlamış olup, uygulamada görülen
eksiklikler üzerine 1605 sayılı yasa ile 1972 yılında giderilmeye
çalışılmıştır, ancak günün ihtiyaçlarına bu yasa da cevap veremediğinden
1985 yılında 3194 sayılı yasa yürürlüğe konmuştur. Bu yasa da yeterli
olmayıp, yasalarda yapılan düzenleme ve değişiklikler, kısa süreli imar affı
yasalarından çözüm olarak yerine çarpık yapılaşmayı daha da artırdığı
görülmüştür.
İstanbul’un bu duruma gelmesinde merkezî yönetimde siyasilerin, yerel
yönetimlerde Belediyeler, bürokratlar, meslek odalarının olup bitene seyirci
kalan toplumun her ferdinin payı vardır. Çarpık kentleşme neticesinde
İstanbul’un durumuna bakılacak olursa; gecekondu yerleşim yerleri toplam
yerlerin %55’e yakın bölümünü oluşturmaktadır. Buna müteakiben %20 ile
düzensiz yapılaşma gelmektedir. Özetle İstanbul’un %75’i plansız ve kaçak
yapılaşma şeklindedir. Düzensiz konut olanlarının ilçe toplam konut alanına
göre en fazla bulunduğu ilçeler, Bayrampaşa, Zeytinburnu, Esenler, Bağcılar,
Kartal, Pendik ve Bahçelievler ilçeleridir. Düzenli konut alanlarının ilçe
toplam konut alanlarına göre en fazla bulunduğu ilçeler; Fatih, Kadıköy,
Bakırköy, Beşiktaş, Maltepe, Güngören ilçeleridir. Gecekondu alanlarının
ilçe toplam konut alanına göre en fazla bulunduğu ilçeler Ümraniye,
Kağıthane, Gaziosmanpaşa, Beykoz, Avcılar ve Eyüp ilçeleridir.
Evsizlik, konut sorununun en çarpıcı boyutlarda yaşandığı bir aşama
olmaktadır. İstanbul’da işsizlik ve benzeri olgularla birlikte artan
evsizlik olgusu artık görmezden gelinemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Sokakta
yaşayanların çoğunluğunu işsizler, dilenciler ve psiko-sosyal rahatsızlığı
olanlar oluşturmaktadır. Çoğunluğu kırsal kökenli olan bu insanlar, aile
ilişkilerinin bozuk olması ve kendilerine sahip çıkan kimsenin bulunmaması
sonucunda “sokağa düşmekte” ve “insan onuruna uygun olmayan bir yaşam”
sürmektedirler.
İstanbul’da önemli bir toplumsal sorun olarak ortaya çıkan evsizler
karşısında duyarlı, sorumlu ve çağdaş bir yaşam üretmesi hem yasal hem de
toplumsal bir görev olarak algılanmalıdır.
Devletin toplumdaki işlevi ne olmalıdır? konusu günümüzün en önemli
sorunlarından birisi haline gelmiştir. Refah Devleti hakkındaki mevcut
tartışmalar ya devlet denetimi ya da özelleştirme alternatifi üzerinde
yoğunlaşmaktadır. Devlet zaman içerisinde dinamik olmayan, kendisini yeniden
yenileyemeyen, çok sınırlayıcı, kalıplaşmış bir yapıya bürünmüş ve hemen her
yerde toplum aleyhine giderek büyümüştür. Bu yapının daha dinamik,
alternatifler üretebilen, daha esnek bir şekle dönüştürülebilmesi için
belirli ara mekanizmalar ve yeni örgütlenmelerin ortaya çıkması gereği
doğmuştur.
Etkin kamu yönetimi anlayışı; vatandaşların istek ve taleplerini dikkate
alan ve vergi verenleri müşteri kabul eden bir anlayıştır. Yönetimi daha
müşteri-odaklı hale getirmek ve onu daha performans-yönlü kılmak yaşamsal
önem taşımaktadır. Hizmetlerin artırılması, şeffaflık ve şikayet
süreçlerinin sağlanması gibi bazı alanlarda gelişmeler olmaktadır.
Düzenleyici sistemlerin etkilerinin analizi ve düzenlemenin maliyet-etkin
alternatiflerinin araştırılması, gittikçe artan bir şekilde yönetimin
merkezi idare işlevlerinin rutin işleri haline gelmektedir. Kamu sektörünün
performansının artırılmasında; "performansa daha fazla önem verilmesi",
"paranın daha iyi kullanılması", "esnekliğin artırılması", "kontrol ve
sorumluluğun artırılması", "müşteri ve hizmet-yönlü bir kamu sektörü",
"strateji ve politika geliştirme kapasitesinin güçlendirilmesi","ekonomik
etkinlik üzerinde olumlu etki" ön plana çıkmaktadır.
Artık günümüzde devletin üstün olduğu bir refah karışımından devletin,
merkezde olduğu hatta gönüllü sektörün merkezde olduğu bir refah karışımına
doğru değişim yaşanmaktadır. Gönüllü kuruluşların doğmasının temel
nedenlerinden en önemlisi devletin, halkın tüm sosyal ihtiyaçlarını etkinlik
ve verimlilik açısından yeterince karşılayamamasıdır. Refah Devleti'nin
günümüzdeki dönüşümüyle birlikte son yıllarda sosyal hizmetlerin temininde
kar amacı gütmeyen kurumlar büyük ün kazanmış ve daha aktif bir rol oynamaya
başlamışlardır. Gönüllü kuruluşların, bugüne kadar yerleşmiş demokrasi,
politika anlayışını da değiştirecek güce ulaşarak kişiyi merkez alan,
sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasında halkın yaygın katılımının
gerçekleştirilebilmesi için vazgeçilmez rolleri vardır. Son yıllarda, çevre,
kadın hakları, etnik grupları koruma ve insan hakları gibi özellikle yeni
ortaya çıkan konuların ele alınışında gönüllü kuruluşların rolü artmıştır.
Yirminci yüzyılın sonunda, ulusal ve uluslararası üçüncü sektör hareketi ile
yönetilen vatandaşın yöneten aşamasına geçiş dönemi ve ekonomik, toplumsal
iliţkilerde devletten daha çok toplumun kendi içsel dinamikleri tarafından
yönlendirilmesi gerektiği görüşü ön plana çıkmıştır. Vatandaş rolündeki bu
değişim, 2000’li yılların üçüncü sektörün egemenlik yılları olacağını
göstermektedir. Gönüllü kuruluşlar devletin çeşitli konulardaki hizmetlerine
katkı sağlayarak devletin yükünü azaltabilirler. Dolayısıyla özellikle
gelişmekte olan ülkeler gönüllü kuruluşları sayesinde eğitim, sağlık gibi
konularda eksikliklerini kapatabilmeleri mümkündür.
Özellikle 1960’lar sonrasında refah devletinin müdahale alanının
genişlemesinde, sosyal refah devletinin müdahalesini gerekli kılan, piyasa
aksaklıkları, gelir dağılımı gibi argumanlardan ziyade demokrasi rejiminin
özelliklerinden kaynaklanan siyasi nedenlerin çok önemli bir etken olduğunu
söylemek gerekir. Demokratik mekanizma ile birlikte, vatandaşlık ve hak
kavramındaki vatandaşı devletten alacaklı kılan gelişmeler ve devlet
tarafından mutlaka yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerin artması da bu
gelişmeyi desteklemiştir. Demokratik ülkelerde toplumcu ya da bireyci bakış
açısına sahip olan bireylerin çoğu çıkar grupları oluşturarak ya da seçmen
olarak devletten pek çok şeyi desteklemesini, engellemesini, düzenlemesini
istemektedirler. Bunun sonucunda ise siyasi iktidarlar bu alanlarda devlet
müdahalesinin gerekli olup olmadığını düşünmeden ve böyle bir müdahalenin
toplumsal maliyetini dikkate almadan müdahalelerini arttırma eğiliminde
olmaktadırlar. Artan devlet müdahaleleri ve genişleyen müdahale alanları
siyasi yozlaşmaları da beraberinde getirmiş, rüşvet, yolsuzluk ve torpil
gibi geleneksel siyasi yozlaşma türleriyle birlikte, hizmet kayırmacılığı,
teşvik kollamacılık ve oy ticareti gibi yeni türde yozlaşmalar da gündeme
gelmiştir. Kamu yönetiminin yozlaşması ve kamuda çürüme olarak belirtilen bu
olgular, devlete karşı hoşnutsuzluğu ve güvensizliği de arttırmıştır.
Sonuç olarak; İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sosyal hizmet faaliyetleri
olarak; yılda ortalama yoksunluk içerisinde 6588 kişiye nakdi yardım
yapıldığı; yılda 100 bin aileye 30 kg’lık gıda paketi dağıtıldığı; 20 bin
aileye kömür yardımı yapıldığı; her gün 19.100 kişiye Aşevi hizmeti
verildiği; 34.000 üniversite öğrencisine aylık 100 YTL burs verildiği; 27
ilçede 66 İSMEK kursunda yılda 12 bin kişiye meslek kursu verildiği; 14 bin
kişiye ilaç ve tedavi yardımı yapıldığı görülmektedir.
Sosyal refah ve sosyal hizmet uygulamalarında sosyal hizmet uzmanlarının
sayıca tüm Büyükşehir çapında 10 kişi olduğu, sosyal refah hizmetlerinin bu
uzmanlar tarafından planlanıp uygulanmadığı, çalışmaların profesyonellikten
uzak sadece hayırseverlikten kaynaklanan acıma duygusuyla planlanıp
gerçekleştirildiği görülmektedir.
Oysa sosyal refah düşüncesinde çalışmalar, zaman içerisinde hayırseverlikten
doğan bir aktivite olmaktan, salt vatandaş olmaktan kaynaklanan bir insan
hakkı kavramına dönüşmüş, optimum düzeyde sosyal çevre ve kaynakların insan
potansiyelini besleyip güçlendireceği ve herkes için arzu edilir bir
esenliği sağlanabilmesini sağlamaya yönelik bir arayış içerisine
girilmiştir.
Sosyal Refah Hizmetlerinin, sadece bir birimden koordine edilmediği, Sağlık
Hizmetleri Daire Başkanlığı’nın özürlülük alanı, sağlık ve yaşlılara yönelik
Darülaceze çalışmaları; Yardım Sandığı Müdürlüğü’nün sosyal yardımları;
Sağlık A.Ş.’nin bir iştirak olarak Sokakta çalışan çocuklara yönelik iş ve
meslek edindirme çalışmaları; Kadın Koordinasyon Merkezinin yoksullara ev
eşyası ve Ayni Yardımları yürüttüğü ve bu parçalı yapı içerisinde dağınık ve
profesyonel yardım anlayışından uzak yapıda planlı, verimli ve çağdaş sosyal
hizmet yaklaşımına, genelci uygulamaya uygun bir sosyal hizmet uygulamasının
yapılamayacağı açıktır.
Belediyelerin çok daha fazla işlevsel hizmetler yerine getirmeleri gereken
alanlardan birisi de “muhtaçlık içerisindeki kişilere” yönelik sosyal
yardımlardır. Sosyal yardım yapılırken, yoksulluğun ve yoksunluğun bilimsel
ve mesleksel temeller çerçevesinde tespiti ve buna göre değerlendirilmesi
gerekir. Ekonomik ölçütlere ve toplumsal gerçeklikler baz alınarak yoksulluk
belirlenirken, birey ve ailesinin özellikleri dikkate alınarak, bireyi
küçültücü insan onurunu zedeleyici uygulama ve profesyonellikten uzak,
politik yardım amaçlı programlardan uzak durulmalıdır. Sosyal yardımlarda ve
yoksulluğu azaltıcı çalışmalarda temel amaç, yalnızca geçici çözümlerle
bireylerin yaşamını devam ettirebilmesi için acil yardımları sunmak olmayıp,
uzun dönemde aileyi kendi kendine yetebilecek duruma getirmeye yönelik daha
ciddi düzenlemeler yapmak olmalıdır. Buradan hareketle sosyal yardımların
koruyucu, önleyici ve geliştirici sosyal hizmetlerle birlikte ele alınarak
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Büyükşehir Belediyesi 2004 yılında sosyal transferler olarak, 29.5 Milyon
YTL harcamış olup bu büyüklükte bir finansmanla, tek elden koordine edilecek
hizmetler yoluyla çok büyük sayıda ihtiyaç gruplarına, sosyal hizmet
uzmanlarının yapacağı sosyal refah hizmetleri planlaması ve uygulamasıyla
daha kaliteli daha yetkin sosyal hizmet uygulamalarının
gerçekleştirilebileceği açıktır.
KAYNAKÇA
AKTAN Coşkun Can, 21.Yüzyıl İçin Yeni Bir Devlet Modeline Doğru Optimal
Devlet, Kamu Ekonomisinin ve Yönetiminin Yeniden Yapılanması ve
Küçültülmesine Yönelik Öneriler, TÜSİAD Yayınları İstanbul, 1995.
AKTAN Coţkun Can, Değişim ve Devlet. TİSK Yayın No:176, Türk Matbaacılık,
Ankara, 1998.
AYMAN GÜLER, Birgül. Yerel Yönetimler:Liberal Açıklamalara Eleştirel
Yaklaşım. Ankara:TODAİE Yayın No: 244, 1992.
DİCLE Ü.- A. Dicle, '' Örgütsel Değişim'', Verimlilik Dergisi, Ankara: MPM
Yayınları, C. 2, S. 3(1973).
DOLGOFF, Ralph L. (1981). Clinicians as Policymakers, Social Casework: The
Journal of Contemporary Social Work, 62,5:284-292.
FRIEDLANDER, Walter A. (1961). Introduction to Social Welfare. Englewood
Cliffs, New Jersey: Prentice Hall.
GOR Al, "Daha İyi Çalışan ve Maliyeti Daha Az Olan Bir Devlet Yaratılması",
Verimlilik Dergisi, 1995/1(1995).
GÖKBUNAR R.-KAYALI C., “Kamu Yönetiminde Toplam Kalite Uygulaması
Olanakları”, İşletme ve Finans, Y. 13, S. 146(Mayıs 1998).
GÖKBUNAR Ramazan, “Kamu Sektörünün Yeniden Yapılandırılmasında Üçüncü
Sektörün Rolü”, DEÜ-İİBF Dergisi, C. 12, S. 1(1997).
KARATAŞ, Kasım. Gecekondu Ailelerinin Kentle Bütünleşmesini Engelleyen
Nedenler ve Ortaya Çıkan Toplumsal Sorunlar. Yüksek Lisans Tezi, H.Ü. SHYO,
1987.
KUT, Sema. Sosyal Hizmet Mesleği, Nitelikleri, Temel Unsurları, Müdahale
Yöntemleri, Ankara 1988.
MUTER Naci-GÖKBUNAR R., “Müşteri ve Hizmet Yönlü Bir Kamu Sektörüne Doğru”,
Prof. Dr. Nezihe SÖNMEZ’e Armağan, Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF Yayını,
İzmir, 1997.
SAKINÇ Süreyya, Kamusal Mali Yerinden Yönetim Ve Yerel Kamusal Malların
Sunumunda Etkinlik, Emek Matbaacılık, Manisa, 1998.
SAVAŞ Vural Fuat, “Politik Yozlaşma Ortamında Refah Devletinden Minimal
Devlete”., Politik Yozlaşma ve Şeffaf Yönetim Sempozyumu, Doğuş Matbaası,
İzmir, 1994.
SAYBATILI Kemali, Liberalizm, Refah Devleti Eleştiriler, Bağlam Yayıncılık,
Ankara, 1993.
SEZE Birkân Uysal,“Büyük Devlet-Küçük Devlet Tartışması”, Amme İdaresi
Dergisi, C. 2, S. 4(1992).
SEZEN, Seriye. Devletçilikten Özelleştirmeye Türkiye’de Planlama. TODAİE
Yayın NO: 293, Ankara 1999.
TALAS, Cahit. Türkiye’nin Açıklamalı Sosyal Politika Tarihi. Cantekin
Matbaası, Ankara 1992.
TAYLAN Gencay, Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Kitabevi,
Ankara, 1995.
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|