Sosyal Hizmet Uzmanları Web Sitesi
  

KÜLTÜR-SANAT

İLİŞTİRİLMİŞ KARANFİL DALINA
rock dünyasının hippi kadınları için...

 Aziz ŞEKER/Sitemiz Yazarı 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Kültür/Sanat
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları


Sitemiz Yazarları

 


      Elini çantasına uzattı. Defter ve kalem çıkardı. Pencereden dışarı bakıp bakıp bir şeyler yazmaya başladı. Kaleme yabancı olmayan bir izlenimi vardı. Yolculuğu boyunca hep yazacakmış duygusunu veriyordu. Belki başkalarının tasarladığı dünyalarda böyle yer ediniyordu. Ben yazarım. Ona göre! Dokunmayın bana. Uzak durun, ben uzağınıza düşmüş bir keder yığınıyım. Şu değer yargılarımız var ya, ben de baş edemiyorum. Şuracıkta yaptığım yoruma bak. Ne yapayım, bu toplumun bir ürünüyüm. Yargılamak en zahmetsiz iş. En yakınından başla söylenmeye, sonra git yanaklarından öp.

    Defterin sayfasını yarılamadan bıraktı. Huzursuz görünüyordu. Defter ve kalemi çantasına gerisin geri yerleştirdi. Hüzünle koltuğun üstünde öylece bir süre durdu. Ayakkabılarını yana itip çorapsız ayaklarını koltuğa çekti. Rahat edememiş olacak ki aşağı sarkıttı. Elleriyle saçlarını toparladı. Arkaya doğru attı. Gözlerini o an fark ettim. Elanın en açığı olmalıydı ki, gözlerindeki bir parlayıp bir sönen mavi yeşil karanlığın ortasına düşürüyordu bakanı. Dikkatlice süzdüğümü hissedince başını otobüsün camına yasladı. Sıkılganlığa vurdu kendisini. Dalıp gitmişti. Ne düşünüyordu, neyin hayalini kuruyordu? Bunu anlayacak kadar yetenekli değildim.

     Otobüs yüzeyi pürüzlü asfaltta sallana sallana ilerliyordu. Bir ara cep telefonu çaldı karmakarışık bir Romen müziği eşliğinde. Kulağına götürdü. Sağ kulağında boydan boya küpeler sıralanmış. Biri birinden otantik. Bu küpeler üzerine bile saatlerce konuşabilirim onunla.

      “Tamam” dedi. Bu arada sinirlenmiş gibi gözlerime baktı. Konuşmasına döndü. “Ararım” dedikten sonra cep telefonunu kapatıp çantasına koydu. Uzun parmaklarıyla oynuyordu. Kalem gibi uzun ince parmaklar bir gitaristin parmaklarını andırıyordu. Parmaklarını bu kadar hızla hareket ettirmesinden biraz tedirgin olmuştum. Parmaklar sır doluydu. Yüzümü pencereye döndüm. Dışarıda sonbaharın sararttığı üşümeye başlamış bir sonbahar vardı. Pencereden oturduğu koltuğun yansımasını görebiliyordum. Alev almış bir çift gözün üzerimde dolaştığı apaçık ortadaydı. Dönemediğim gibi korkuyordum da! Eyvah ki eyvah, bir rezillik çıkarmasından kaygı duyuyordum. Bağırır mıydı acaba? Ne söyleyebilirdi ki? Yalnızca elinde kalem birşeyler yazmaya çalışan kadını merak etmiştim. Aklımdan kötülük geçmemişti ki. Sen onu kadının bakışlarındaki yakıcı kıvılcıma anlat. İlhama felan inanmıyorum ama belki de ben baktığım için ilham perisi uçup gitmişse. Böyle bir batıl düşünceye pirim veren bir yazarsa vay halimeydi. Bütün hırsını benden çıkarabilirdi. Gel de otobüsteki insanlara anlat bakalım. Anlarlar mı? Hiç sanmıyorum. Yakışıklı da değilim ki, bu çirkin suratlı adamdan taciz de beklenir, başka başka kötülükler de! Yanlıştı işte, çirkin demek kötü olmak değildi. Çirkinin algısı buydu. İyi biri olduğunu kanıtlamak için çok fazla çaba harcaması payına düşendi. Oysa kötü, kötüdür. Bütün kötülüklerin nedeni kötü insanlar değil mi? Öyle olmalıydı, dünya böyle rezilleştiğine göre. Bense ömrümde bir serçeyi öldürmek dışında başka bir canlıya karşı suç işlememiştim. Serçeyi çocuk yaşlarda öldürmüştüm. Kuş öldürmek ne garip bir zaferdi mahallemizde. Büyüyünce öğrendim ki zaferlerin en onursuzuymuş. Sonra toprağa gömdüm. Günlerce ağladım. Bedeli ağır oldu. Sonraki yıllarda okuduğum okullarda derslerime olsun kafa yoracak işlere olsun odaklanamıyordum. Anılarımdan bu küçük serçe geliyordu. Trajik bir ölü hayal gibi duruyordu. Ona mahkûm olmuştum. Yüreğimden çıkmıyordu. Onunla birlikte içimdeki bir şeyleri öldürmüşüm. Hatta olur ya istemeden bir kedinin kuyruğuna basarım, karıncayı ezerim düşüncesiyle bütün hayvanlardan uzak durmaya karar vermiştim. Diyet değil ama hayvan hakları üzerine çalışmalar da yapmıştım. Yine de değiştirememiştim o mahzun serçenin bakışlarını içimde. Ona mahpus kalmıştım bir kere. Sonra kadının ince su gibi süzülen parmakları, hangi saçları okşamıştır, hani kalçalarda dans etmiştir. İlla cinsellik! Sanat parmakla başlar. Cinsellik bir sanat olduğuna göre. Sen onu külahıma anlat. Erkek değil misin? Öyle kapılar arkasına gizlenme. Kadın sendeki yolun varacağı uçurumu bilir.

      Uzun yol otobüsü bir engebeyi aştığında oturduğum yerden sıçradım. Gerçekten bir yazarsa gelip bana kızamazdı. Bağırmasını bile düşünmek istemiyordum. Takıntılı bir kurt kıvranıyordu beynimde. İlham perilerini kaçırmakta da üzerime yoktu. Yazarlığa soyunan arkadaşlarımın çoğunun ilham perilerini gelmemek üzere uçurmakla övünürdüm. Adım öyle kalmıştı. Birazdan otobüs yol üzerindeki bir ilçenin otogarına girdi. İlçe oto garlarında geç gelen yolcuları beklemek, şoförün ağırdan almasını yolcular deneyimlemiş oldukları için muavinin, “beş dakika ara, otobüsün etrafından ayrılmayın” sesini takmamışlardı. Sigara içenler aşağıya indi. Tuvalete gidenler, çay içmek için sıraya girenler, bakılacak olursa otobüs boşalmıştı. O da kısa molayı fırsat bilip otobüsten inmişti. Uzunca boyu, siyah dalgalı saçlarıyla hafif karanlıkta tuvale çizilmiş ıslak bir siluet gibiydi. Çantasından sigara tablasını çıkardı. Kapağını açtı. Önceden sardığı sigaralardan birini alıp ince kırmızı dudaklarına götürdü. Dudakları kiraz, sigaraysa sapına benziyordu. Amasya kirazı kadar var yok. Sağ elindeki kibriti çaktı. İlk duman tüterken yanan kibriti sallayıp söndürdü. Yere attı. Sigara tablasını ve kibriti çantasının ağzından içeriye bıraktı. Başını kaldırdı. Dudaklarında yanan sigarayla gözleri zehir olmuş akmış, sanki üzerimdeydi. Kırmızı yuvarlak boşluktan sigara dumanı tütüyordu. Ne olduysa sırtını dönüp yürümekte karar kıldı. Uzaklaşmadı. Etrafında dönen güvercinleri şu haliyle aratmıyordu. Birkaç erkek sigaralarını yakmış arabesk şarkıcıların pozunda onu bitmeyen bir ilgiyle süzüyorlardı. “Gafil gezme şaşkın” boşuna dememiş ya, söyleyen. Şaşkın erkekler sürüsü. Size bir umut çıkmaz bu kadından. Çevresinde birikmiş erkeklerin rolden role aşina bedenlerinde bir süre gözlerini gezdirdi. Uzun sürmedi yarıladığı sigarasını yere atıp sağ ayağıyla acemice ezdi. Yere eğilip izmariti aldı. Otobüsün durduğu perondaki çöp kutusuna attı. Otobüse binmek için ön kapıya doğru yürüdü. Gözlerinin altındaki şişliklerden ne kadar sinirlenmiş olabileceğini aklımdan geçiriyordum. O da dik dik bakmıştı erkeklere. Alt edemediğinden çıkıp gelmişti. Oturduğum koltuğa yöneldi. Bana baktı. Gözlerini kurşun gibi üzerimde gezdirdi. Durdu. Tepki vermedi. Başımı önüme eğdim. Eğer bir öykücü ya da bir şairse insanların bu bakışlarına kızar mıydı? Sanmıyorum. Yalnızca bakmakla yetinen gözler güçsüz soytarılar kadar çoklardı. Al sana malzeme işte! İlham perisine ne gerek. Taşranın küçük bir otogarında hiç de alışık olmadıkları bir güzellikle karşılaşan bu erkekler kim bilir belki de kaba arzularını onun yaptığı gibi sigara içme eylemiyle ancak sergileyebiliyorlardı. Oral takıntı, basbayağı ruhsal mastürbasyon. Yoksa sigara içmek ne kadarıyla bir iletişim aracı olarak kullanılırdı, bilenlere sormak gerekirdi.

      Koltuğuna oturdu. İnce uzun parmaklarıyla oynuyordu. Sağ ayak bileğindeki hal hal parlıyordu. Bana bakmakla bakmamak arasında başını yarım çeviriyordu. Belki de gözlerimi yakalamak istiyordu. Hem de suçüstü. Sigara içen erkelerin davranışlarını, fısıltılı konuşmalarını ve onun yalnızlığını görmüştüm. Bunu duyumsamış olmalıydı. Kararımı vermiştim. Otobüsün yemek molası verdiği ilk dinlenme tesisinde tanışacak yazar olup olmadığını soracaktım. Yazarlığı tartışacaktım. Taşrayı, insanları, düşleri, hayal kırıklıklarını sonra kendi serçe takıntımı anlatacaktım.

      Otobüs ilçe garından çıkmıştı. Dışarıda sonbahar, telaşsız, yorgun, toplanmakta olan üşüten bir pazar yeri haliyle rüzgâr olmuş geziniyordu. Otobüs şehre doğru yaklaşmıştı. Şehrin ilk mahallesinde durdu. Ne olduysa oldu, şehrin girişinde indi. Onunla konuşacaktım. Ama inmişti. İçim gıcırdadı. İnmesi gerektiği için mi inmişti, yoksa bir sevgilisi mi vardı buralarda almak için onu bekleyen anlamlı bir yanıt bulamıyordum sorularıma. Küfretmek istiyordum kendime. Bağıra bağıra! Alsana bir can sıkıntısı daha. Dünya durmuyor, sen nerdesin? Bekle bakalım. Ne çıkacak sana pandoranın kutusundan. Bir hiç bile çıkmayacak. Sen hiçliğe oynamayı seçtin.

       Koltuğu bomboştu. Sanki öyle birisi hiç olmamıştı. Vardı ki oturduğu koltukta katlanmış bir defter yaprağı duruyordu. Hangi arada bunu bırakmıştı ya da unutmuştu, artık kendimle tartışmanın bir anlamı yoktu. Muavin onu görüp çöp muamelesi yapmadan almalıydım. Ya da bekleyip çöp poşeti karıştırmak zorunda kalacaktım. Otobüs şehir otogarında durduğunda defter yaprağını alıp aşağı indim. Gözlerden uzak bir yer buldum. Nedensiz gülüyordum. İçimdeki gıcırtının yerini tatlı bir heyecan almıştı. Kahkahayla gülüyordum. Kel, göbekli bir adam gürleyen sesiyle otogar büfesinde mayalı ekmek soruyordu. Dünya onunmuşçasına...

      Bir cümle karalanmıştı. Gülümseyen bir yüzle okudum: “Yaşamak balıkçının kayığına binmek değil; her gidişin bir öyküsü olmalı, kalanlara bir dize şiir, iliştirilmiş karanfil dalına...” Katlayıp cebime koydum. Otobüs kalkmak üzereydi. Peronlarda ayrılanlar buluşanlar içinde gülmekte üstüme yoktu…

Yazarın Tüm Yayınları

 

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org