|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|

İki Asır, İki Aşk...
SHU.Şadiye
DÖNÜMCÜ dsado@mynet.com
Sitemiz Yazarıdır.

Güney'le
ben, aşkımız; nasıl da çılgındık. Sonra, Şark ve Garp katıldı bize ve Garp
çabuk terketti. Bir gün hayatımdan Güney de gitti. Yine dörtledik; Kuzey ve
Sühendan'la. Bir gün radikal bir karar verdim, huzurevine geçtim ve Doğaner
beyle tanıştım...
Merhaba,
ben Efsun! 21 Şubat'ta 80'i devireceğim. Koşarak yaşarken çok yorulmamaya
çaba gösterdim. Yaşadığım her anın tadını çıkarttım.
Dibe vurar gibi olduğumda, yüksek amperli akümü şarj ettim hemence. Yaşam
oyununda bana verilen her rolün "şapka"sını
kafama geçirerek, gereğini yaptım.
Yaşamımda her model ve renkte her amaca uygun "şapka"m oldu. Bazı şapkaları
sevmedim ama, hayat istedi diye taktım kafama.
Çocukları için "elinden geleni ardına
komayan" bir ailenin kızıydım. Arkadaşlarımca da
"çılgın, sevecen, hayat dolu"
diye nitelenen, kabul gören biriydim.
Bana "papatyam" derdi
Ankara Ziraat Fakültesi "öğrenci"si şapkam kafamdayken, Fakültenin en
yakışıklı ve gelecek vaat eden "asistan" şapkalı
Güney'e aşık oldum. Birbirimizi
çok sevdik. Güney bana "papatyam" derdi, ufacık tefecik ve esmer tenli
olmama rağmen.
O zamanın koşulları ve Ankara'sında flört, çok kabul görmezdi. Güney'in
askeri doktor olan babasının üstü açık
Plymouth arabasıyla gezerdik. Fakültede dedikodumuzun yapılması
bizi fazlaca rahatsız etmiyordu. Ancak aile büyüklerimiz huzursuzdu.
Beşinci ayın sonunda nikah masasındaydık. Gelinliğim şeftali rengi saten
kumaş üzerine tülden yapılmıştı. Başımda da
Madam Anahit'in elinden çıkma papatya bezeli bir şapka...
İkimiz o gün bulutların üzerindeydik.
Evlilikle artan özgürlük
Evlilik, özgürlük sınırlarımızı genişletti. Ben öğrenciliğimi sürdürdüm,
Güney de kariyerini. Cebeci'deki
evimizden, Dışkapı'daki
fakülteye kardeşimin bisikleti ile giderdik, büyük bir keyifle.
Güney bisikleti sürer, ben de arkasındaki selede otururdum. Yapmadığımı
bırakmazdım, bisiklette ona. Fakültenin bekçisi
Süleyman Efendi'nin
"Çılgın aşıkları" biz, daha
sonra Ziraat mahallesine taşındık.
Güney duyarlı ve duygusaldı. Üzerime titrerdi adeta. Sürprizleri hiç
bitmezdi bana. Tüm bir papatya mevsimi, her cumartesi sabahı da
çiçeklendirirdi beni.
Hoş bir grubumuz vardı, Ankara Kolejli - Ziraat Fakülteli karışımı. Büyük
Sinemanın altındaki dans stüdyosunda Madam
Marga'dan dans kursu aldık. Cumartesi günleri grubumuzla kulübe
dansa giderdik. Cha-cha, rumba, vals ve ille de salsa. Güney, pistte
uçururdu beni. Klasik müzik tutkunuyduk.
Ben de Güney'in peşinde
Okul bitti, işe girdim. Ardı ardına iki oğlan annesi oldum. Oğullarımıza
karşın, Güney'le birbirimizi bırakmadık hiç. Hep taze tuttuk sevgimizi.
1960'lı yıllarda tarımsal kalkınma önem kazandı. Güney, üç yıllığına bir
bursla California'ya gitti.
Çocuklarımla yalnız kaldım. Çok özlüyordum onu ve papatyalarını.
Bir mucize; Californiya'da toprak-etüt bursu kazanan meslektaşım
Vebidar gidemeyince, yerine ben
gittim. Güney'e kavuştum. Çocuklara ablam baktığından, gözüm arkada
kalmadıysa da, burnumda tütüyorlardı.
Ayrıldıkça bağlandık
Para biriktirmeyi değil, deliler gibi gezmeyi tercih ettik. İnsan ülkesinden
uzakta iken hiç sevmediği kıymalı pırasayı bile özlüyor, ayak bastığı
toprağın kıymetini anlıyor.
Ama bu delicesine özlemimiz, Amerika
Birleşik Devletleri'ndeki her anın tadını çıkarmamıza engel
olmadı.
Sekiz ay arayla ülkeye döndük. Güney'in kısa süreli
İtalya ve
Almanya'ya gidişi, bizi
birbirimize daha çok bağladı.
Güney İtalya'dan yazdığı bir mektubunda bana
"iki asırda bir aşk yaşayacağım, o da seninle" diye yazmıştı.
Oğlumuz Garp
Mali sıkıntımız yoktu. Evdeki yardımcılarımız nedeniyle çocukların bakımı
sorun değildi. Renkli bir çevremiz ve dolayısıyla renkli bir yaşamımız
vardı.
Sonra birden her şey alt üst oldu. Ardı ardına aile büyüklerimizi kaybettik.
Sonra da küçük oğlumuz Garp
menenjit oldu. Hastalanmasıyla ölümü arasındaki süre o kadar kısa oldu ki...
Ağır geldi bu ölüm bize. Ancak kendimizi
"yaşasaydı,her gün ölecektik," diye teskin ettik.
Hem "ben", hem "biz"
Artık tek kalan oğlumuz Şark'ın
üzerine titriyorduk. O da daha sonra öğrenci olaylarına karıştı. Bize de
büyük acılar çekmek düştü bu nedenle.
Fırsat bulduğumuz her an, yurt içi ve dışına seyahate gittik. Ülkemi karış
karış bilirim. Yaşamımdaki en büyük zenginliğim, Güney'di. İlişkimizde
ikimiz ayrı ayrı "ben" ve de birlikte çok iyi bir "biz"dik.
Ama ben yaşantı zengini bir insanım. Güzel olan her şeyi sevdim.Yaşamıma hep
güzel insanların girmesine izin verdim. Az, ama kaliteli şeylere sahip
oldum.
Ve Güney gitti
Emekliliği hak edince beklemedik ve İzmir'e
yerleştik. Didim'deki
bahar-yazlığımızda çiçekle böcekle uğraşırken, pek bir keyifliydik. Oğlumuz
Mülkiye'de bitmeyen öğrenciliğini sürdürüyordu.
Güney rahatsızlandı, o meret hastalık sarmış, tüm vücudunu. Artık her şey
kapkara ve karmakarışıktı,duygu dünyamda. Ama fizik dünyamda dimdiktim.
Güney'i üç ay içinde kaybettik.
Güneysizlik çok zor geldi bana. Her şey -hatta oğlum bile- anlamını
yitirmişti. Aldığım çok yönlü desteklerle çevremdeki her şey tekrar anlam
kazanmaya başladı.
Şark'la kurduğumuz ikili
dünyamıza, daha sonra gelin kızım Sühendan
ve torunum Kuzey de
eklendi.
Evet, Güney'sizim yirmi üç yıldır. Hayat kendi akışında. Hala özlüyorum onu.
Ev de satılınca...
Yaşamda yapmak isteyip de yapmadığım bir şey kalmadı. Bu yaşta gece yarısı
denize girmek dahil bir dolu çılgınlık yapıyor, en ufak bir olanağı bile
değerlendirerek yeni yerler, tatlar keşfetmeyi sürdürüyorum.
Akümün gücünü çok yükseltmem gereken olaylar yaşadıysam da, teslim olmadım.
Bana uygun görülen tüm rolleri başarıyla canlandırdım.
Bir beceriksizlik/talihsizlik acilen evlerimizin satılmasını gerektirdi ve
yaşamımın en radikal kararını verdim; huzurevine yerleştim.
Bu kez zorlanıyordum
Huzurevinde ilk günler zordur. Ben üstelik iki travma birden yaşıyordum. Hem
tüm mal varlığımı yitirmiştim, hem de huzurevinde yeni bir yaşama
başlamıştım.
Son derece çekingen ve ürkektim. Kendime güvensizdim, her ortama uyumda
güçlük çekmeyen ben bu kez zorlanıyordum.
Neyse ki, ben çevremi, çevremdekiler beni tanıdıkça uyum sürecim hızlandı,
değişik gruplara dahil oldukça. Okeyciler, konkenciler, okuma grubu, gezi
grubu, egzersiz grubu filan. Zaten aktif yaşlı sayısı da çok yüksek değildi.
Doğaner bey
Huzurevinde, usta öğreticilerin yol göstereceği bir el işi atölyesi
kurulmuştu. Oluşturulan 7-9 kişilik grubun içinde ben de vardım. Atölyemiz
sığınak gibi oldu bizlere.
Boncuk diziyor, tel büküyor, taş boyuyor, çanta, masa örtüsü, yaka iğnesi,
aranjman çiçek yapıyorduk. Acemiliğimiz geçip, yaptıklarımız bir şeye
benzemeye başladıkça daha geçen gün bu iş sarıyordu bizi.
Grubumuz çok keyifliydi, süreç içerisinde grup normu oluştu. Pastalar,
çaylar, Doğaner Bey'in çaldığı
mandolin eşliğinde şarkılar, danslar, dışarıda yemeğe gitmeler...
Birbirimize "akran eğitimi"
uyguluyorduk, bazen de "akran terapi"si.
Çocuklarımız ya da oda arkadaşlarımızla yaşadığımız sıkıntıları paylaşıyor,
hastaneye yada alışverişe giderken birbirimize eşlik ediyorduk.
Cinsiyeti olmayan arkadaşlık
Birbirimize özenliydik. Grubumuzdaki bir arkadaşımızı aniden kaybedince
bundan böyle ki yaşamımızda hiçbir şeyi dert etmeme kararı aldık. Günü gün
edecektik.
En iyi Doğaner Bey'le anlaşıyordum. Kendisi bando astsubayı emeklisiydi.Tüm
müzik aletlerini çalabiliyordu. Sesi çok güzeldi. Engin bir müzik bilgisi
vardı.
Yaşam kültürü zengindi. Kibar ve zarifti. Neşeliydi. İlkeli bir insandı.
Dayanışmacı kimliği ve göreli gençliği ile grubumuzun doğal lideriydi adeta.
Cinsiyeti olmayan bir arkadaşlık ve dostluk oluştu başlangıçta aramızda.
Eller, ellerimiz...
Bir gün çay salonunda tek başına dalgın bir şekilde oturduğunu görünce
"hayrola dostum" der demez, cam kırığı yeşili gözlerinden hızlıca iki damla
yaş aktı. Ama galiba o iki damla yaş biraz da ikimizin yüreğine aktı.
Birbirimize duygularımızı sözel ifade yoluna pek başvurmadık. Hep
gözlerimizle sevdik birbirimizi. Bazen de tesadüfen (!) ellerimiz değdi
birbirine.
Bir gün dans ederken nasıl becerdiyse kimseye çaktırmadan zarifçe ellerinin
arasına ellerimi alarak bir öpücük kondurdu kaçamak. Bu öpücüğü hala
hissettiğimi söylesem....
Konuşmadan konuşmak
İkimizin de odasında özel telefonumuz vardı. Sabahları 07.10'da telefonum
çalardı. Açtığımda "sevdim bir genç kadını"
ya da "günaydınım, nar çiçeğim,
sevdiğim" melodisi dökülürdü tellerden.
Kahvaltıya 07.45'de gider, salonun iki ayrı kapısından aynı anda girerken o
arada da göz göze günaydınlaşırdık.
Masalarımız birbirinden uzak olsa da, "afiyet olsun" diyebiliyorduk
gözlerimizle. Çay salonunda keyif çayımızı bir şekilde her gün içtik
birlikte, ama asla yalnız kalmadık, hep yanımızda maydanoz, dereotu
kabilinden birileri oldu.
Bizim özel bir vücut dilimiz ve söylemimiz oluşmuştu. Yanımızda saatlerce
duran birisi bile anlayamazdı ne konuştuğumuzu.
Boyunbağıyla "işkembe" mesajı
Mesela bazı sabah ya da akşam yemeklerinde boyunbağı takardı kravat yerine.
Bu, "atölyeye çık, malzeme dolabını aç, orada sana ait olan şeyi al"
anlamına gelirdi.
Giderdim bir kavanoz içinde salep. Kağıda sarılmış yedek tarçın da kapağa
bantlanmış. Ya da boza, yanında leblebi ile. Dışarıda yemeğe gittiğimiz bir
günün sabahında işkembe çorbası bile bulunmuştum dolapta. Ve bu kavanozların
yanında da mutlaka içine sevgi sözcükleri yazılarak rulo hale getirilmiş bir
kağıt da bulunurdu.
Liseli kızlar gibi kızarır, bozarırdım okurken. Ödüm kopardı birisi görecek
diye, hemen imha eder ardından da kavanoz içeriğini afiyetle yerdim.
İlk kez aynı takside
Grup içinde, kel alaka bir şey anlatırken bana kompliman yapardı
çaktırmadan. Ben onun kadar kurgucu olmadığım için beklerdim yanıt verecek
ortamı. Yada gözlerimle yanıtlardım.
Bazen huzurevinde hiç beklemediğim bir anda karşılaşırdık, nasıl
heyecanlanırdım. Hoş, sonradan bunların planlı olduğunu anladım ama.
Bir gün elişi malzemesi için Çıkrıkçılar'a
gidilmesi gerekiyordu. Nasıl oldu bilemiyorum, sadece ikimiz taksideydik.
Birlikte geçirdiğimiz o üç dört saat çocuk gibiydik.
Akman'da muhallebi yerken 75
değil, 15 yaşındaydık.
Uzun süre geçmişti çın çın yapan kahkahalarımın sesini duymayalı. O gün
kulaklarımın pası gitti.
Gece telefonları
Daha sonraları da ayrı taksilere binerek gittik buluşacağımız yerlere.
Ödümüz kopuyordu birileri bizi görecek diye.
O erkek irisi bir adam, ben de kadın miniği bir kadındım. Ama birbirimizi
iyi okuyorduk.
Nasıl zarifti beni gözleriyle severken. Türk sanat müziği parçaları
mırıldanırdı hafifçe eğilerek kulağıma.
En çok günün özetini yaptığımız gece telefonlarını severdim.
"Saatli Maarif Takviminde bugün"
diye başlar, fıkra ve şarkılarla sürdürürdü. Bu seranatları özlüyorum.
Güney ve Doğaner yan yana
Geceleri uyumaya çabalarken Eşim Güney ve Doğaner yan yana dururdu gözlerimi
kapattığımda. Güney'in kemiklerini sızlatacak bir şey yapmıyordum. Doğaner
bana iyi gelmişti.
İkimiz birbirimize iyi gelmiştik daha doğrusu. O kurşuni huzurevi günlerini
rengahenk hale getirmenin ne sakıncası olabilirdi? Evet, sakıncası yoktu
ama, herkesin gözünde basite indirgenmekti galiba korkum.
Duygularımla mantığım çelişiyordu. Böylece on beş ay geçti. Nasıl güzeldi
her şey.
Ne sakıncası vardı sürmesinin...
Doğaner'in iştahsızlığının üzerinde pek durmadık önceleri... Sonra her şey
çok hızlı seyretti. Üç aylık hastane sürecinde, her sabah beş buçukta bir
hırsız gibi huzurevinden adeta kaçarak yanına gittim.
Kimseler yokken yalnız kalabilelim diye... Hiç hastalık, ölüm ayrılık
konuşmadık. Son zamanlarda artık sesi de çıkmıyordu ama,
"Sorma, ne haldeyim" şarkısını
söylediğini bir tek ben duyuyordum herhalde.
Perişandım. Gidiyordu. Ve ben şimdi de Doğaner'siz kalacaktım.
Cenazesinde, beni anlayan bir kişinin varlığının farkına vardım. Sonra o
kadar çok şey anlattım ki ona.
Biz yaşamımızın son deminde böyle bir güzellik yaşadık. Ama ne sakıncası
vardı daha uzun sürmesinin.
Oysa ben bir dolu insana göre şanslıydım: İki asırda iki aşk yaşamıştım. (ŞD/BA)
NOT: Bu yazı
http://www.bianet.org da
yayınlanmaktadır.
|
|