İnsan her şeyin ölçüsüdür (Protogoras).
Nedeni açıktır. İnsan bir değerdir. İnsan bir bütün olarak; değer olarak
kavrandığından ‘insan’ olmanın niteliğinden kaynaklı olarak insan hakları
pradigmasının haklı bir nedenidir de... İnsan belirleyendir tarihi… Yazılan
tarih tarafından belirlenendir de!...
18. Yüzyıl insan hakları düşüncesinin sistemleşmesinin
yüzyılıdır…
İnsan bir canlık türü olarak doğuştan birtakım hak ve özgürlüklere sahiptir.
Yaşama hakkı, kendini geliştirme hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, seçme ve
seçilme özgürlüğü bunların başlıcalarıdır. Bu haklar, aklın doğrusuyla söylemek
gerekirse maddi dünyanın olanaklarının dağılımı ölçüsünde bir “hak” olarak
varlık alanı bulur. Öz de toplumsal eşitsizlik kategorilerinde yaşayan insanlar
için hakların kullanım olanakları da değişmektedir. Her şeye rağmen bu hak ve
özgürlüklerin bilincinde olmak ve insan olarak talepte bulunmak, uygarlığın,
demokrasinin, laikliğin ve toplumsal sözleşmenin gelişiminin vazgeçilmez
unsurlarındandır.
Günümüzde insan hak ve özgürlükleri, her türlü siyasi ve felsefi tartışmanın
odağında yer almaktadır. Bugün ülkelerin hem iç hem de uluslararası
politikalarında bu iki olguyu ihmal etmeleri imkânsız hale gelmiştir. Hatta
insan haklarını referans almayan herhangi bir sosyal veya siyasi öneri,
uluslararası toplum nazarında kabul görme şansını baştan kaybetmiştir. Fakat bu
gerekliliğe rağmen yaşadığımız yüzyılda hak ve özgürlükler birçok ülkede ulusal
bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir. Bunun nedeni, eşitsizlik
kaynakları, özgürlüklerin bireye yüklediği ahlaki değerlerin hemen hemen tüm
insanlara benimsetilmesinin türlü engellerle karşı karşıya bırakılması, özgürlük
ihlallerinin ülkelerin siyasi ve ekonomik durumlarını olumsuz yönde
etkilemesinin yanında ülkelerin idari yapısıdır. Örneğin anti demokratik
uygulamaların baskın olduğu ülkelerde yaşanan ihlallerin bu ülkelerden batıya
olan mülteci akınlarının nedeni olduğu bu nedenle özgürlüklerin ulusal bir sorun
haline gelişidir.
• Bugün hemen hemen tüm dünyada hak ve özgürlüklerin az ya da çok ihlal
edildiğine tanık olmaktayız…. Toplumsal yaşayışın sürekli bir değişim ve dönüşüm
geçiriyor olması, konu ile ilgili sorunlara sürekli bir çözüm arayışına
girilmesini gerekli kılmaktadır. Bu konudaki bir anlık duraksama, özgürlük
ihlallerinin daha da artması anlamına gelecektir. Nitekim bugün insan hak ve
özgürlükleri ile ilgili düşüncelere öncülük eden Avrupa’da ihlallerin daha az
yaşanıyor olması, bunun en açık örneğidir. O halde ortak çaba, ihlalleri yok
etmek şeklindeki bir ütopyanın peşine düşmekten çok, bunların sosyal organizma
ve bireylerin hayatlarında meydana getireceği zararları en aza indirmek
olmalıdır.
Bu amacı gerçekleştirmek, bireylerin hem öznel yaşamlarında hem de toplumsal
gerçek içinde pasif ve kayıtsız bir varlık durumundan kurtarılarak daha aktif
hale getirilmesiyle mümkün olacaktır. Bu da ancak birçok yönleriyle insanların
sahip olduğu hak ve özgürlükler içerisinde önemli yer tutan düşünme ve ifade
özgürlüğüyle olanaklıdır.
İnsan haklarının boyutlarından birisi de bireysel ifade özgürlüğüdür. Bu
‘toplumsal’ varlık olmayla birlikte daha çok gündeme gelmiştir.
Bu çalışmada, özgürlüğün bireysel boyutu laiklik, özgürlük, demokrasi ve eşitlik
bağlamında değerlendirilerek, bireylerin aktif hale getirilmesinin ne derece
olanaklı olduğu gösterilmeye çalışılmıştır.
1- ÖZGÜRLÜK NEDİR?
Toplumsal bir olgu olarak da kavranan özgürlük; tarihselliği gözetilerek analiz
edildiğinde ancak hakkıyla kavranabilir.
İnsanoğlunun hem düşünce alanında hem de toplum hayatında en çok ilgilendiği
konulardan biri olan özgürlüğün tarih içerisinde pek çok tanımı yapılmıştır.
Antikçağ düşünürlerine göre, ‘Özgürlük Bilgeliktir’ (Hançerlioğlu: 1966; 25).
Günümüz düşünürleri ise, özgürlüğü farklı boyutları ile ele alarak
tanımlamışlardır. İnsan Hakları Bildirgesinde: ‘Özgürlük’; başkalarına zarar
vermeden istediğini yapabilmek olarak tanımlanmaktadır. Kuşkusuz bu başkalarının
da insan haklarıyla birlikte değerlendirilmesidir.
Diğer bir tanımda ise, özgürlüğün kök anlamı “tutsak olmamak” olarak
belirtilmiştir. İnsan hakları olmadan demokrasi olmaz! Demokrasi ise ancak insan
haklarını belirgin, korunaklı kılar.
Özgür, herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, koşula bağlı olmayan; serbest
anlamına gelen bir sözcük iken, özgürlük; herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya
bağlı olmaksızın düşünme ve davranma, herhangi bir koşula bağlı olmama durumu;
her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi istencine, kendi düşüncesine
dayanarak karar vermesi durumudur (Mumcu: 1992; 9-10). Özgürlüğü bu biçimde
sözcük anlamı bakımından kavramak ilk bakışta oldukça kolay görülebilir. Ancak
bu kavramın içeriği çözümlenmek istenirse, o zaman son derece karmaşık ve
birbirine zıt yorumlarla da karşılaşılabilir.
Özgürlük hiç şüphesiz en temel insani değerlerden biri, belki de ilkidir. Çünkü
insanca bir hayat için vazgeçilmez olan adalet, barış ve gönüllülük gibi
değerlerin hepsi ancak özgürlük temeli üstünde yükselebilir. Özgür insanların
gönüllü beraberliği, insanlığın gelişmesinin de ilk şartıdır. Medeni bir toplum,
adalet, barış, demokrasi, refah ve özellikle de özgürlük değerleri üstünde ancak
yükselebilir.
Özgürlüğün değerini anlamanın en kolay yolu, onun yokluğundaki durumu
kavramaktır. Başka bir ifadeyle, özgürsüzlük, insana saygısızlığın, insanı
aşağılamanın, değersizleştirmenin, tek düzeliğin, baskının, keyfi müdahalenin,
medeniyetsizliğin ve insan dışılaştırmanın başka bir adıdır. Özgürsüzlük
sahteliktir, ikiyüzlülüktür, gerçeklikten uzaklaşmadır, kısaca kişiliksizliktir.
Özgür olmayan insanların yapıp ettiklerini onların iradesine atfedemezsiniz,
onlar yaptıklarından sorumlu tutulamazlar. Özgür olmayanlar hiçbir zaman
kendileri olamazlar; sahici hayatları yoktur, sahte yaşantılara mahkûmdurlar.
Özgürsüzlüğün en önemli göstergelerinden biri, sözün kamu heyetinden alınarak
onun yerine güç politikasına verilmesidir. Yeni zamanların kanunu aslında
altyapının belirlediği hukuk; artık düşünmemeyi, konuşmamayı, tersine itaati
dayatmaktadır. Ne yazık ki, böyle bir ortamda mazlumların, mağdurların,
ötekilerin, çaresizlerin savunucusu olmaları gerekirken toplumsal sözleşme bile
çok kere haklara göre değil, yasaklara ve keyfi buyruklara göre karar
vermektedir.
Şu da var ki, özgür olmak ve özgür kalmak kendiliğinden gerçekleşen durumlar
değildir: Özgürlük için mücadele etmek, onu bir dava haline getirmek, onun
zorunluluğunun bilincinde olmak gerekir. Bağışlamayla lütufla, ihsanla özgürlük
olmaz, özgürlüğün hem kazanılması hem de korunması için özel çaba göstermek
gerekir. Çünkü, hiçbir yerde iktidar sahipleri özgürlükten yana değillerdir,
böyle olmaları için de bir neden yoktur.
Özgürlük kavramı muhaliflerinin en büyük tepkisi, onun salt negatif olduğuna
yöneliktir. Yani, kısıtlama, zorlama, baskının yokluğu, haklılaştırılmış
kısıtlanma, zorlanma ve cezalandırma korkusunun yokluğuna dayanmaktadır.
Pragmatistler daha pozitif bir özgürlük kavramını, yani bir şeyleri yapabilecek
etkin güç anlamındaki özgürlüğü tercih ederler. Pragmatistler eğer doğa belirli
şeyleri yapabilecek kapasiteyi reddediyorsa veya toplum, ihtiyaç duyduğu şeyleri
satın alma gücünü reddediyorsa, pragmatistler o zaman istediği şeyleri yapmada
özgür olunmadığı şeklindeki düşünceleri ileri sürmektedirler (MACHLUP: 2002;
161).
İyi bir çözümleme ile özgürlük ihlallerine ait farklı düşüncelerin bu şekilde
birbirine karıştırılması reddedilmektedir. Bununla beraber ekonomik refahtaki
artışın özgürlüğü zenginleştireceğine ilişkin özgürlük kavramı da
reddedilmektedir. Sınırlama ve baskının olmaması anlamındaki salt negatif
özgürlük kavramına karşı gelen bazı kimseler, ekonomik refahı sağlayacak mal ve
hizmetlerin tam bir listesini içeren yaşam olanaklarını kapsayacak biçimde bu
kavramı pozitife çevirmek istemektedirler. Onlara göre, özgürlük genel refah
içinde saklıdır; buna karşılık, pragmatist felsefeci için refah özgürlük içinde
saklıdır. Eğer özgürlük refahın bir parçası ise, refah özgürlüğün bir parçası
olamaz. Köpekler bile, bir yandan havlama ve zincire vurulmama özgürlüğünden,
diğer yandan da et ve kemikle zenginleştirilmiş bol ve iyi yiyeceklerle hizmet
edilmelerinden kaynaklanan göreli tahminler konusunda güçlü düşüncelere sahip
olacakları için, benim tarafıma geçerler; bu anlamda özgürlük, refahın bir
parçasıdır ve onun önemi, salt negatif olma yoluyla azaltılmaz. Bir köpek
hayatında havlamadan dolayı cezalandırılmama ve zincirle sınırlanmama gibi
negatif tutumları, kendi yemek tepsisinin pozitif içeriği için adil bir ticaret
olduğunu düşünebilir; çünkü zincire vurulmama ona, sahibinin kendisine sağladığı
ekstra yiyecekleri bulma olanağını verebilir (MACHLU:2002; 162). İşte düşünce ve
toplum alanındaki özgürlüklerden bazıları birbirini desteklerken, bazıları ise
uyuşmazlık içindedirler; bazıları araç değer oldukları halde bazıları da nihai
değerlerdir.
Özgürlüğün temeli olan ‘serbestlik’ kavramını kesin biçimde tanımlamak mümkün
değildir. Mümkün kılmak içinse öncelikle ‘serbestliğin’ ölçüsü nedir? sorusunu
yanıtlamalıyız. 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde yıllarca
geçerliliğini sürdüren bir tanımlama özgürlüğü şöyle nitelendirmiştir: Özgürlük
başkasına zarar vermeden her şeyi yapabilme gücüdür. Bundan ötürü her insanın
doğal hakları kullanma sınırı; toplumun diğer üyelerine aynı haktan yararlanmayı
sağlayan sınırıdır. Bu sınırlar ancak yasa ile belirtilebilir. Yasa ise, yalnız
toplum için zararlı olan hareketleri yasaklayabilir (ÜÇOK; 1980; 320). Bildiriye
göre yasa, sadece toplum için zararlı olan şeyleri yasaklayabilir. Peki, toplum
için neyin zararlı, neyin zararsız olduğu ise hangi ölçüye göre ve nasıl
belirlenecektir? Bu soruya felsefi açıdan bakarsak, kendi iç dünyası içinde her
insan doğruyu kabul edebilir. Aklını kullanabilen; kendisi için doğruyu bulup,
onu gene aklı içinde belirleyen her insan özgürdür. Ama o insan, kendisine göre
doğru bulduğu, gerçekleştirmek istediği “düşünceyi” sözle veya yazı ile
başkalarına iletir veya düşünceye göre yaşamak onu toplum içinde gerçekleştirmek
yoluyla girerse, işte yukarıda belirtilen sorun ortaya çıkar. Özgürlük doğrudan
doğruya insanın kendi kişiliği ve benliğinden doğar ama bu olgu, insanı, mutlaka
toplum ile karşı karşıya getirir.
Düşüncesinde özgür olan her insan, toplum düzeyine ne kadar uyarsa uysun,
yaşadığı toplumun kurallarını ne denli içtenlikle benimserse benimsesin, bazı
sorunları çözmede bir ölçüde bile olsa, toplumla ters düşer. Başka bir deyişle
insan, düşüncesinde gerçekten özgür olarak yaratılmıştır. Ama bu özgürlük ancak
toplumun kabulü ölçüsünde geçerlidir ve gerçekte ancak o zaman kişi için bir
değere sahiptir. Toplum kısıtlayıcısı ve zorba ise özgür olmak zorunlu bir
mücadeleyi gerektirir.
Toplumun hukuk ve siyaset düzeni, kişinin iç dünyasındaki isteklere, aklının
kararlarına uyduğu, bunların gerçekleşmesine cevap verdiği takdirde gerçek
özgürlükten söz edilebilir. Ama bu ‘gerçeklik” en hoşgörülü, en demokrat
toplumlarda bile mutlak değildir. Öyle ise, kişinin zihin ve hayat gücünde
yaşayan özgürlük onu gerçekleştirme zamanı gelince, çoğu kez toplumsal
engellerle karşılaşır (MUMCU: 1922; 12). O zaman özgürlük, insanın iç dünyasında
kaldığı sürece hukukun dışındadır. Onu hukukun konusu yapan toplumun bir kişi
dahi olsa diğer üyelerine yansıması ile mümkündür (KAPANİ: 1981; 336). Doğaldır
ki, bu engeller, toplumun kurallarına uygun bir özgürlük uygulaması için söz
konusu değildir.