Eğer
bir gün masaldaki devin "ölümlerden ölüm beğen" sözünü anımsarsanız,
huzurevlerindeki yaşlıları unutmayınız.
Masallardaki devler, masalın
kahramanına "ölümlerden ölüm beğen" diye sorar. Çocuklarına masal okuyan
ebeveynler, kendilerini ve hele çocuklarını ölüm kavramıyla
bağdaştırmadıkları için, ölümlerin güzeli ve çirkini olabileceğini pek
düşünmezler. Bu yüzden insanlara, ölümün
"hayatın bir parçası" (Tausch 1981, 222) olduğu, iyi bir ölümün, insan
onuruna saygı anlamına geldiği anımsatılması gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde Uğur Dündar'ın "Arena" programında, bir huzurevinde
dövülen yaşlıları algıladık. Orada, bir insanın maruz kalabileceği,
insanın insana yapabileceği en insafsız şiddetin farklı biçimlerini
gördük. Bundan kurtulmak isteyen yaşlı kadının "beni öldür" deyişi,
beyinlerimize çıkmamak üzere kazınmalıdır. Demek ki insanlar, insanlar
tarafından, hayatın bir parçası olan ölümü özler hale getirilebilirler.
O yaşlının çocukları varsa eğer, acaba annelerini bu halde gördüklerinde
neler düşündüler?
Para verip karşılığında annelerinin iyi bakıldığını düşünerek belki huzur
duyuyorlardı. Bir sabun köpüğü gibi patlayan bu rüyadan toplum olarak uyanmamız
gerekiyor. Yaşamın bir parçası olan ölümden önceki son safhanın, insana, ölümü
özleten özelliklerine karşı birlikte başkaldırmamız gerekiyor.
Bunu yaşlılar için yapmak istemeyenlere, kendilerinin de yaşlılık adayları
arasında yer aldıklarını anımsatmaya gerek var. Çünkü bugün yaşlılıktan henüz
uzakta olanların birçoğu, sanki gençlik iksirini bulmuş gibi davranıyorlar.
Batı ülkelerinde yaşlıların yüzde 70'i hastanede ölüyor (Loer, Pieper, Zieşmer
2003, 102). Türkiye'de bu konuda bir araştırma olmadığı için nerede daha çok
ölüyoruz bilmiyorum. Ama trafik kazalarını bir kenara bırakırsak, zaten fiziksel
çevreyi de onlara uygun hale getirmediğimiz için evlerine hapsettiğimiz
yaşlıların çoğu, herhalde evde ölüyor.
Acaba bir huzurevinde mi, yoksa evinizde mi ölmek isterdiniz? Allah gecinden
versin, diyoruz ama, kurtuluş olmadığını da bununla ifade ediyoruz. Hayatın bir
parçası olan ölümün, er ya da geç geleceğini biliyoruz. O yaşlı kadının çektiği
çileyi gördükten sonra benim açımdan bu sorunun cevabı bellidir. Türkiye'de bir
huzurevinde değil ölmeyi, yaşamayı bile göze alamam.
Modern tıp, sanki her şeyin üstesinden gelinebileceğini, ölümü bile
yenebileceğimizi telkin etmeye çalışıyor. Tıptan beklenen şey, hasta bir insanın
bozulan fonksiyonlarını tekrar çalışır hale getirmesidir. Bunu da belli bir süre
ve belli bir ölçüde başarabiliyor. Bunu başarması mümkün olmadığı andan
itibaren, ölüme çare olamadığını kabul etmek yerine, hastanelerde ölümcül
hastaları, ayrı bir odaya koyarak, yaşamdan koparıyor. Tıp, yaşatmayı
başarabileceğine inandığı insanlarla ilgileniyor. Bu başarı beklentisi yoksa,
hasta "alıştığı insanlardan, alışık olduğu ortamlardan koparılıyor ve
yabancılara bağımlı hale getiriliyor... çalışma koşullarının uygunsuzluğu
nedeniyle hekimler geri çekiliyor" (Loer, Pieper, Zieşmer 2003, 102).
Hastanede meydana gelen ölümler, tıp açısından bir yenilgi olarak algılanıyor (Loer,
Pieper, Zieşmer 2003). Her birimiz Türkiye'deki 70 milyon yenilgi adayından
biriyiz. Hastanelerimizin durumu malum olduğundan, hekimlerimize bu yenilgiyi
tattıranlardan biri olmak istemem. Fakat ülkemizde iyi bir ölümü mümkün kılacak
alternatifler de yok. Buna karşın yaşlılara ölümü özleten alternatifler
çoğalıyor.
Ölüm de hayata dair
Yaşlılık ve yaşlanma ile ilgilenen araştırmacıların, ölüm temasını, -tıpkı
yaşlılara yönelik şiddet, ihmal ve istismarda yaptığımız gibi-, parantez içine
alması mümkün değildir. Batı ülkelerinde bu konuyla yakından ilgileniliyor.
Çünkü hayatı, ana rahminde başlayan, ölüm anının gerçekleştiği noktada sona eren
şekilde tanımlamıyorlar. Aksine ölümü hayatın kapsamına alıyor ve ölüm anı ve
sonrası şeklinde düşüncelerini genişletiyorlar.
Araştırmalar, hastanede ve bakımevinde meydana gelen ölümlerin, öleceğini bilen
bir insanın ihtiyaçlarına cevap veremediğini gösteriyor. Demografik yapının
değişmesi nedeniyle, tıbbi bakımlar hastane dışına sarkıyor. Özellikle kronik
hastaların giderek çoğalması nedeniyle tıbbi tedaviler bir bakımevinde veya evde
sürdürülüyor. Bu yüzden "evde bakım" hizmetlerinin önemi artyor.
"Ölüm döşeğindeki insanların çoğu alışık olduğu ortamda bakımının yapılmasını
istiyor" (Loer, Pieper, Zieşmer 2003, 104). Tabii ki bu ortam onun evidir ve
sevdiği insanlarla geçireceği son dönemi, anlamlı şekilde kullanmak istiyor.
Daha önce söylenmemiş düşünceleri, duyguları, beklentileri, son ana kadar devam
eden umutlarını, sevdikleriyle paylaşmak, yaşamıyla hesaplaşmak istiyor.
Ölüm döşeğindeki insanlar Tanrısıyla da yüzleşmek ister. Belki daha önce
ilgilenmediği dinsel konulara kafa yormaya başlayabilir. Rahatlamak, korkularını
yenmek, ölümü sükunet içinde beklemek her insanın temel hakkıdır. Bu hakkı
dikkate almayan herkes insanlık suçu işlemiş olur.
Uğur Dündar'ın programındaki yaşlı kadının Kuran istemesi, ama huzurevi
sahibinin onunla alay ederek, kendisinin Hıristiyan olduğunu söylemesi, sadece o
yaşlı kadına yapılan bir hakaret değildir. Madem Hıristiyansın
İncil'i ver! Musevi isen Tevrat'ı! Bu davranış, ahlak, etik, insanlık gibi
kavramların ülkemizde uğradığı erozyonun bir göstergesidir ve buna göz yummakla
suça ortak oluyoruz. Yaşlı kadına yapılan hakaretin suçlusunu ararken, bireyleri
gözönüne almak yerine, neden böyle insanların aramızdan çıkabildiği ve neden
çoğaldıkların sorusuna cevaplar bulmalıyız. Bu cevaplar, kişisel olmaması için
bilimsel araştırmalar yapmamız gerekiyor.
Eğer bir gün masaldaki devin "ölümlerden ölüm beğenil" sözünü anımsarsanız,
huzurevlerindeki yaşlıları unutmayınız, olur ya kader bu, belki siz de bir
huzurevinde bir gün huzuru ölümde aramak zorunda bırakılırsınız!
11.03.2007 tarihli Radikal 2 gazetesi yayınlanmıştır.
|