|
 |
 |

HASTA HAKLARI VE SAĞLIK
HİZMETİ ÜZERİNE
Dr. Mustafa SÜTLAŞ İLE SÖYLEŞİ
(2006 Ağustos) |
Aziz ŞEKER: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Mustafa SÜTLAŞ: Hekimim; 1980 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden
mezun oldum. Aşağı yukarı, mesleki yaşantımın tamamı cüzzamlı hastalara
hizmet etmekle geçti. 1997’den bu yana da aktif olarak hasta hakları ve
sağlık hakkı konusunda çalışıyorum.
Aziz ŞEKER: “Doktor-sağlık personeli” bir “iktidar” olmalı ki,
hasta hakkı söz konusu. Hasta hastalığından dolayı yardıma, tedaviye ve
korunmaya muhtaç yani bir bütün olarak sağlık hizmetlerini sunanlara…
Sağlığın tarihsel gelişiminde; üstyapı kurumu olan sağlıkta hep; hasta bir
başkasının bilgisine zorunlu olarak gereksinim duyan olunca, bunun tam
karşısında da bilgi sahibi kişi bir erk kategorisi olarak karşımıza
çıkıyor… Bütün bu çatışmalara rağmen İnsan hakları olgusu ile hasta
hakları arasında odakta insan refahı söz konusu edilince bir ilişki bağı
da ortaya çıkıyor. Gerçekçi bir bakış açısı aslında sağlıkta eşitlik
olabilir mi tartışmasına da sürüklüyor bizleri. Durum böyle olunca hasta
haklarını insan haklarından yola çıkarak nasıl değerlendirebilir ve de
tanımlayabiliriz?
Mustafa SÜTLAŞ: Yaşama hakkı en temel haktır. Yaşam başladığı andan
itibaren “verili” bir durumdur. Ancak onu “sağlıklılık hali” tamamlar ve
ancak o zaman yaşam anlamlı hale gelir. Sağlık ise evrensel tanımından
anlaşılacağı üzere yalnız hastalıkların yokluğu veya onlardan arınmış
olmak değil; “insanın, fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam iyilik hali”
içinde olmaktır. Buna aslında bir de “ekonomik iyilik hali”ni katmamız
gerekir, çünkü o diğerlerini doğrudan etkileyen bir unsurdur. Bunun için
öncelikle, beslenme, barınma, güvenlik vb. insanın temel yaşamsal
gereksinimlerinin sağlanması gerekir.
Bu gereksinimler arasında bir de insanların “sağlık hizmeti
gereksinimleri” vardır. Sağlık hizmetinin içinde ise sizinde bileceğiniz
gibi şunlar vardır: Öncelikle sağlığın korunması, geliştirilmesi, hatta
daha iyi hale getirilmesi. Bunlar temeldir. Bunların yanında sağlığı
olumsuz etkileyen durumların insanları etkilemesinin önlenmesi ve bunların
engellenmesi vardır. Diğer yandan her şeye karşın her hangi bir nedenle
sağlık olumsuz etkilenirse, bu olumsuzlukları giderecek ve olabildiğince
eski haline geri döndürecek şekilde tanı ve tedavi dediğimiz tıbbi
işlemlerden oluşan bazı yardım ve desteklerin sunulması; ayrıca tümüyle
giderilmeyen bazı olumsuzlukların da yaşamla bağdaşır ve yaşamı
sürdürülebilir kılınması için gerekli rehabilitasyon ve esenlendirmeye
yönelik yardım ve desteklerin sunulması da sağlık hizmetinin içinde yer
alan unsurlar arasındadır. Oysa şimdilerde sağlık hizmeti yalnız bu son
saydıklarıma yani tanı ve tedavi hizmetleriyle, bir oranda rehabilitasyon
hizmetlerine indirgenmiştir.
Tabii bunların arasında bir de ayrı ve özel bir bilgi alanı olan “sağlık
ve tıp bilgisi”nin, kişinin gereksinimlerine yönelik aktarılmasından
oluşan “sağlık eğitimi” de vardır ve bu hizmeti sunanların temel görevleri
arasındadır.
Anlaşılacağı üzere “insan var olduğu ve yaşadığı” sürece, yani ömrü
boyunca bu hizmetlere gereksinecektir. Dolayısıyla yaşam hakkı bağlamında
bu hizmetlere “ulaşmak ve yararlanmak” da en temel bir haktır ve aslında
“sağlık hakkı” dediğimiz kavramı oluşturur.
“Hasta hakları” da tüm bu hizmetlerden yaralanma sırasında söz edilen
“insan hakları kategorisi” içindeki ayrı ve özel tanımlanmış bir
kategoridir.
İnsanlar tüm farklılıklarına karşın “eşit”tir. “Eşit” olan insanların da
herhangi bir ön koşul ve duruma bağlanmaksızın bu hizmetlerden ve onun
gerektirdiği unsurlardan “eşit” biçimde yararlanması gerekir.
Bu konuda “Eşit”liği sağlayan ise aslında insanların kendisidir. Çünkü
onlar bir araya gelerek, kendi başlarına gerçekleştiremeyecekleri işleri
görmek için yani kendilerine hizmet için bazı yapılar oluştururlar. Sağlık
hizmetlerini sunan kurumlar da böyledir. İnsanlar o yapıları oluştururlar
ve gereksindikleri zaman da o hizmetlerden yararlanırlar: Adalet,
güvenlik, sağlık, eğitim bunlar arasındadır ve tümü insanların “yaşama”
hakkının gerektirdiği hizmetlerdir.
Aziz ŞEKER: Toplumsal bir olgu olarak sağlık her dönem sorunlu bir
konu olarak karşımıza çıkıyor. Yani bir ölçüde toplumsal bir sorun alanı
da… Yerine göre “ideolojik” bir yanı da var gibi; çünkü piyasa ilişkileri
yöneliminde alınıp satılan bir maldan farkı yok. Açıkçası “sağlıklı yaşam
hakkı” dediğimiz şey de bu sözünü ettiğimiz unsurlara bağlı olarak gündeme
geliyor. Sağlık bir kâr olarak algılanıyor, özde kapitalizm,
sağlık-ekonomi arasındaki diyalogu kendi lehine dönüştürmeyi şimdilik
başarmış görünüyor. Bu sonuca ulaşılmasında sosyal devletin anlamını
yitirmesinin etkisini de unutmamak gerekiyor. Sağlık/tıp gerçek işlevini
görebiliyor mu sizce? Sağlık personelinin olması gerektiği yer piyasada
biraz bulanıklaşmıyor mu?
Mustafa SÜTLAŞ: Sağlık hizmeti için bir kaynak gereklidir. Sağlığın
ekonomiyle tek ilişkisi de budur. Ama sağlık bir “ekonomi” olayı değildir
ve hiçbir zaman ve kesinlikle bir “kâr” nesnesi haline dönüştürülemez.
Çünkü insan yaşamının değeri ekonominin terimleri ve kurallarıyla
ölçülemez. Yaşamın ölçülebilir bir parasal ederi ya da maliyetinden söz
edemeyiz. Diğer yandan sağlık “toplumsal bir durum ve olay”dır. Varlığı
da, olumsuzluğu da, olumsuzlukların giderilmesi de tümüyle “toplumsal”
bağlamda bazı girdilere, ilişkilere ve etkilere bağlıdır.
İnsanlar tek tek ve kendi olanaklarıyla “sağlıklılık durumlarını
sürdürmeyi” başarsalar bile “toplum” olarak sağlıklılık hali söz konusu
olmaz. Toplumun sağlıklılığı için bir şeyler yapılmalıdır ve bunu toplumu
oluşturan tüm bireyler birlikte gerçekleştirirler.
Yani kimsenin sağlık hizmetine gereksinimi olmasa bile yine bir “sağlık
hizmet sistemi kurma ve hizmete hazır bir şekilde tutma” zorunluluğumuz
vardır. Sağlığın bir “kâr” nesnesi ve alanı olduğu durumda kimse böyle bir
şey için para yatırmaz, yatıramaz. Çünkü ekonomik değildir. Ama bu yapının
var olması ve sürdürülmesi gereklidir. O zaman birileri bunları yapacak ve
hazır durumda tutacaktır. O da “ortak olarak ve dayanışma amacıyla”
kurduğumuz devlettir. O bize bunu sunmakla yükümlüdür. Bizden bunun için
karşılayabileceğimiz katkı ve desteği talep edebilir. Ama bu katkı ve
destek yararlandığımız ya da yararlanacağımız hizmet oranında olamaz ve
böyle bir şarta bağlanamaz. Çünkü o zaman gücümüzün yetmediği hizmetlerden
yararlanmamış oluruz. Bu ise “paran kadar sağlık” demektir. Bu da insan
olmaya, yaşama hakkına ve temel insan haklarına aykırı bir durumdur.
Sağlık bir “toplumsal dayanışma” alanıdır. Buna göre şekillenmek
zorundadır. Ayrıca ekonominin kurallarını irdeleyerek de bunu
söyleyebiliriz. Sağlık hizmeti bir ekonomi olayı ve “kâr” nesnesi olamaz.
Sorunuzun diğer yanına gelir ve “mevcut durumda sağlıkçılar ne
yapmalıdır”a yanıt verirsek bunu da şöyle yanıtlayabilirim: Sağlıkçıların
ikili bir görevleri vardır. Birincisi her durum ve koşulda bu hizmetleri
sunmayı sürdürmektir. Diğeri de bu konudaki bilgiye sahip olan kişiler
olarak toplumu doğru bilgilendirmektir. Yukarıda söylediklerimi her
sağlıkçının toplumun tüm bireylerine anlatma görevleri vardır. Tabii bir
de hizmet alanlar gibi bir “vatandaş” olarak bu haklara sahip
çıkmalıdırlar. Bunların hiç biri kolay bir iş değildir. Ama “yapılamaz”
bir iş de değildir. Hekimlik ve sağlık mesleği “Ölümün elinden yaşamı
alabilme” bilgisi ve becerisine sahip olmak demektir. Bunu yapabilen bu
söylediğimi de yapabilir. Onun için sağlıkçılara bu yanlış giden ve
işleyen sistemde en büyük sorumluluk düşmektedir. Bu görevi de aslında
yapacak başka birileri yoktur.
Aziz ŞEKER: Hasta hakları kavramına önem veren bir sağlık anlayışı
son yıllarda revaçta. Hasta haklarına neden bu kadar çok ihtiyaç duyuldu?
Piyasa sistemi hastaların korunmasını gerektirecek kadar ürkütücü bir
şekilde mi işliyor? Hastalar gerçekten sağlık sistemi karşısında güçsüz ve
“değersiz” mi?
Mustafa SÜTLAŞ: Bu söylediklerinizin de etkisi kuşkusuz var. Çünkü
yanlış kurgulanan sitem bir çok yanlış ve bu arada hak ihlâli ve
mağduriyet üretiyor. Ama bunları yaratan asıl neden yukarıda
olamayacağını, olmaması gerektiğini söylediğim “sağlık hizmetinin
ticarileşmesi”dir.
“Ticari Sağlık Sektörü” hasta haklarına yoğun ilgi gösteriyor çünkü bu
konuyu bir ticari unsur olarak ele alıyor “müşteri memnuniyeti” olarak
“tüketici hakkı” bağlamında anlıyor. Çünkü ticari işlerde; hizmeti tüketen
birilerinin olması gereklidir ve bu piyasa ortamında içinde diğerlerinden
“farklı ve üstün” hizmet sunmakla dahası bunu “görünür kılmakla”
mümkündür. Yani onların gözünde “hasta hakları”, rekabeti sağlayan bir
unsurdur.
Sağlık hakkı ve hasta hakları “tüketici hakları”na indirgenemez ve ondan
çok farklıdır. Uydurulmaya çalıştığımız AB mevzuatında “kasıtlı olarak”
aynı kapsamda ele alınıyor. Bu yanlıştır ve itiraz edilmelidir. Söz konusu
kurumların hiç birinde hasta haklarının 1. maddesi olan “sağlık hizmetine
ulaşma ve yararlanma” temel değildir. Onlar “yeğlenmeyi” ve “seçilmeyi”
talep etme temelinde “sağlık hizmetine ulaşma ve yararlanma hakkı”ndan söz
ederler. Herhangi bir ticari girişimci girişimi için yaptığı yatırımı
karşılamayacak bir yerde sağlık hizmeti veren bir ticari kuruluş kurar mı?
Neden hiçbir işletmeci bir köyde bir sağlık ocağı açmıyor?
Sağlık hizmetini eğer ticaretin yani “kâr”ın nesnesi yaparsanız, ticaretin
kurallarıyla davranmaya, reklama gereksinim duyarsınız. “Hasta hakları” da
güzel ve hizmeti talep edenin tercihinde önemli rol oynayan, başka bir
deyişle onu “kandıran” bir unsurdur.
Aziz ŞEKER: Türkiye’de hastanelerin genel durumunu (personel,
yatak, sosyal meslek elemanı, ilaç tüketimi vb.) göz önünde tutarak Hasta
Haklarının Türkiye’de başarılı bir sağlık kültür alanı olarak
örgütlenebildiğinden söz edebilir miyiz? Dünya’da durum ne?
Mustafa SÜTLAŞ: Yine bir düzeltme yapmak gerekiyor. Sağlık
hizmetleri yalnız “hastaneler”le ilgili bir şey değildir. Onların hepsini
“hasta haklarının gereklerine uygun düzenleyip işletseniz” de hasta
haklarının gereğini yerine getirmiş olmazsınız. Sağlık hizmetlerini
yukarıda anlattığım şekilde bütüncül olarak anlamak ve sağlık hizmetine
ulaşma ve yararlanma hakkını herkese eşit olarak sunmak zorundasınız. Bunu
net ve doğru anlayalım.
Mevcut kurumlara gelince bir çok yetersizlik ve eksiklik söz konusudur. Bu
bağlamda “hasta haklarının gereklerini” yerine getirmek olanaksızdır.
Ama asıl önemli olan hizmet veren kurumları yöneten ve hizmet verenlerin
bu konuya bakışlarıdır. Bence en büyük yetersizlik bu noktadadır. Hasta
hakları hastayı her şeyden önce bir “insan” olarak görmeyi gerektirir. Bir
kimliği olan bir birey. Tıp eğitimi “hastalık yok hasta var” derken de,
“Hipokrat yemini” içinde de en temel unsur budur.
Sağlık hizmeti, bu hizmetten yararlananı, en azından hizmet verene “eşit”
olarak görmek ve kabul etmekle başlar, sonra da hizmeti, yani “yeniden
üretilen” sağlıklılık halini “birlikte üretmek”le sürer. Ne yazık ki bu
bakışın genel olarak varlığından söz edemiyoruz.
Sorun dünyada da çok farklı değil. Bazı temel kurallar konulmuş ama her
yerde farklı uygulamalar ve sorunlar söz konusu. Ortak yan sağlığın
ticarileşmesi. Bu çözümlenmeden de hasta hakları var olamaz.
Aziz ŞEKER: Görüyoruz ki, sağlık hizmetlerinde hasta hakları
uygulamaları bir varlık alanı bulmaya başladığından beri, hasta haklarına
da hep bir çatışma ekseninde yaklaşılıyor. Hasta hakları konusunda sağlık
personeli nelere dikkat etmelidir? Sağlık personelinin hasta hakları
konusundaki bilgisi sizce yeterli mi?
Mustafa SÜTLAŞ: Sorununuzun ilk bölümüne önceki soruda yanıt
verdim. İkinci bölümünü ise ne yazık ki “genel olarak yetersizdir”
şeklinde yanıtlamak durumundayım. Çünkü mevcut sistem içinde öncelikle
böyle bir eğitimden geçmiyorlar. Onlara verilen eğitim yukarıda söylediğim
bakış açısıyla verilmiyor.
Diğer yandan halen hizmet sunum sistemi buna uygun değil ve onlar yukarıda
belirttiğimi bilgiye sahip olsalar da uygulayabilme olanağına sahip
değiller. İnsanlar bile bile yanlış yapmak zorunda kaldıkları zaman, ister
istemez kendilerini savunmak zorunda kalırlar. Bu yanlış bir savunmadır ve
doğan da yanlış bir çatışma.
Ama sonuç olarak hasta hakları konusunda toplumda “sağlıkçılar ve
hastalar” diye iki taraf var. Bu yanlış saflaşmayı değiştirmek için de
özel bir çaba gerekiyor. Bunu da öncelikle “sağlıkçılar” yapmak
zorundalar. Sık olarak gündeme getirildiği gibi “hasta hakları” denilen
her yerde hemen “ya hekim hakları/ya sağlıkçının hakları” dememek
gerekiyor.
Sizin de dediğiniz gibi bu ilişkide bir “erk” söz konusu ve “sağlıkçı”
kendine ait olmayan bir erki, sağlık hizmeti alan üzerinde kullanmamalı.
Tersine onunla birlikte bu yanlışları yapan “erk”e karşı mücadele
etmelidir.
Aziz ŞEKER: İnsan hakları ve sosyal devletin evrensel değerlerinin
yurt özleminde gerçekleştirilmesi için sağlık çalışanlarına ne gibi
görevler düşmektedir?
Mustafa SÜTLAŞ: Çıkarlarının ve mesleklerinin gereğinin sağlık
hizmetinden yararlananlarla aynı tarafta olduğunu bilmeli ve mesleki
uygulamalarını her koşulda buna göre yapmalıdırlar.
Aziz ŞEKER: Hasta haklarının geliştirilmesi, yaygınlaştırılması
için neler yapılabilir?
Mustafa SÜTLAŞ: Hak kavramının toplumca öğrenilmesi ve bunun tutum
ve davranışlarda somutlaşması gereklidir. Bunun kadar temel olan bir şey
de “Sağlık hizmeti”nin ne olduğu konusunda, bunun finansmanı, sunumu,
sağlık hizmet organizasyonu vb. konularda halkın bilgilenmesi,
bilinçlenmesi, doğruyu yanlışı öğrenmesidir.
Sağlıkçılar gündelik rutin işlerini yaparken bu konularda toplumu
bilgilendirmelidirler. Bu arada “yöneticilerin” de bilgilenmesi ve
bilinçlenmesi gereklidir. Tabii burada gerçek yöneticilerden, yani bu
toplumu bir bütün olarak gören yöneticilerden söz ediyorum. Yoksa bazı
çıkarları için hasbelkader o mevkilere gelenler ya da getirilenleri kast
etmiyorum. Onların da “teşhir edilmeleri” gereklidir. Sağlık hizmetinin
ticarileşmesini en çok isteyenler ondan en çok “rant elde edenler” ve
onların çevresinde duranlardır.
Aziz ŞEKER: Hastanelerde uygulanması için Hasta Hakları
Birimlerinin ve Kurullarının 2003’ten itibaren oluşturulduğunu biliyoruz.
Şu anki durum gözden geçirilirse istenilen düzeye gelindiği söylenebilir
mi? Uygulamalarda daha çok nelerin üzerinde durulabilir? Ya da nasıl bir
“sağlık politikası” içinde hasta hakları gerçek değerini bulabilir?
Mustafa SÜTLAŞ: Şu andaki işlerlik yanlıştır ve yukarıda
belirttiğim gibi kamu sağlık kurumlarının özelleştirilmesi sürecinde, buna
uygun değişimlerin sağlanması için çalışmaktadırlar. Sorunları gerçekten
ortaya koyup onların çözümü doğrultusunda bir çalışma gözlenmemektedir.
Her zaman verilen örneği vereyim: Onlar bataklığı kurutmak bir yana;
sivrisinekleri öldürmeyi bile düşünmeyip, sivri sineklerin görünmez hale
gelmesi için çaba harcamaktadırlar. Açın sağlık bakanlığındaki hasta
hakları sitesine bakın göreceğiniz bir “komedi”dir.
Şimdi sağlık kurumlarına başvuran hasta sayısının bir yıl öncekinin iki
katına çıktığı söyleniyor. Bu her gün 700-800 bin kişinin sağlık
kurumlarına başvurması demektir. Hasta hakları ihlâllerini bir yana
bırakıyorum; “tıbbi kötü uygulama” yani “malpraktice” oranları ABD gibi bu
konuda en gelişmiş önlemleri uygulayan ve takibi yapan ülkelerde bile %
6-9 arasında değişirken bizde hasta hakları birimlerine başvuran, ya da
diğer başvuru mekanizmalarından yararlananların oranı on binde, yüz binde
birler mertebesindedir.
İnsanlara daha sorunlarıyla ilgili yaşadıkları “hak ihlâlleri”ni anlatıp
başvurusunu sağlayamamış bir sitemin başarısından söz edilebilir mi? Tümü
bence göz boyamadan ibarettir. Dahası mevcut haliyle Sağlık Bakanlığı
ülkenin her yanında yaşayanlara hizmet verecek kurum ve çalışan sağlıkçı
sayısında bir eşitliği sağlayamamıştır. Bunu kendileri ifade etmekte ve
çeşitli çözümler aramaktadırlar. Her gün insanlarımızın “sağlık
hizmetlerine ulaşma ve yararlanma hakları” ihlâl edilmektedir.
Hasta haklarının gerçekten var olabilmesi için sağlık hizmetini yukarıda
tanımladığım gibi gören ve bunu kamunun ortak kaynaklarından yani genel
vergilerle finanse eden, sağlık alanında “para”nın kaldırıldığı bir
sistemde yani hizmete ulaşmak ve yararlanmak için “nüfus kağıdına bile
gerek olmayan” bir hizmet sunum politikasıyla gerçekleştirmek mümkündür.
Aziz ŞEKER: Hasta haklarının sistematik olarak gelişimi sağlık
sisteminde insancıl-yapısal değişikliklere neden olabilecek yeterlilikte
mi?
Mustafa SÜTLAŞ: Sorunuzu doğru anladıysam, yukarıda söylediğimin
tersini söylüyorsunuz. Yani hasta haklarına azami özeni göstererek sağlık
sistemini “iyi”leştirmeyiz. Sağlık sistemini bozan temel unsur onun içine
eklemlenen “para”dır. Sağlık sisteminin iyi olması için bu ikisinin
ayrılması gereklidir. Herkese eşit, ulaşılabilir nitelikli sağlık hizmeti
ücretsiz bir şekilde sunulmalıdır ve bu hizmete hizmetten yararlananın ve
çevresindekilerin, yani tüm toplumun katılması gereklidir. Bunun örnekleri
geçmişte vardır, şimdi de bazı yerlerde kısmen uygulanmaktadır.
Aziz ŞEKER: Sağlıkta İnsan hakları ve hasta hakları ihlallerinin
nedenlerinden söz eder misiniz kısaca? Sağlık hizmetleri sunan kurumlarda
ayrıştırma yaparsak hangi alanlarda
daha bir yoğunlaşma söz konusu?
Mustafa SÜTLAŞ: En büyük ve yaygın hak ihlâlini bu sağlık
sisteminde olumsuz yönde değişiklikler yapanlar gerçekleştirmektedir.
Onlar İMF, DB, DTÖ kaynaklı politikaları uygulayanlardır. Sonra sırada
sağlık hizmetini yalnız tanı ve tedavi hizmetine indirenler gelmektedir.
Bunların ardından da sırasıyla eğitimlerinde sağlık hizmetinden
yararlananı “müşteri” anlayışıyla yetiştirenler, bunları “doğru” sayıp
uygulayanlar, tüm iyi niyetleriyle “sadece ben bilirim” deyip kendilerini
hizmet alanların üzerinde görenler, son olarak da “tüm bunların sorumlusu
değilim ki ben bana emredileni yaparım” diyenler, en sonunda da “doğruları
bilmekle birlikte bunları yeterince ifade edemeyenler” sorumludur. Benim
kanaatime göre hak ihlâlleri bu noktalarda yoğunlaşmaktadır. Bunları
yapmayan yerlerde ise hak ihlâlleri daha az, daha seyrek ve daha küçük
oranda yaşanmaktadır.
Aziz ŞEKER: Yoksul ve zengin arasındaki uçurumun hızla arttığı bir
süreçte “yoksulluk” sağlık sisteminde de etkisini gösteriyor. Yoksulluğun,
(beslenme, ekonomik sosyal yoksunluk, yetersiz konutlar, çocuk ölümleri,
önlenebilir hastalıktan ölen insanlar vb.) sağlığa etkisi eşitsizliğe
dönüşüyor. Türkiye’de yaşanan sağlık sorunlarından biraz söz edebilir
misiniz?
Mustafa SÜTLAŞ: En önemli sorun sizin söylediğiniz gibi “adaletsiz
gelir dağılımı” ve bunun topluma bir “kader” gibi kabul ettirilmesidir.
İkinci sorun “kendine güvensizlik ve dayanışma bilincindeki eksiklik”tir.
Bunlar kuşkusuz bir anda olmamıştır.
Vatandaşımız hep devleti kendilerinden başka bir yerde konumlandırmışlar,
onda bir takım mistik ve ulvi yanlar olduğunu düşünmüş, sonra da ona tabi
olmaları gerektiğine ikna olmuştur. En önemli yanlış budur.
Devlet bize, insanlara hizmet etmek için vardır. Bizlerin kendi başımıza
altından kalkamayacağımız işleri gerçekleştirmek için vardır. Onun bu
göreve dönmesini sağlamamız gereklidir. Bu bağlamda gerçek sorun; insan
haklarını temel alan ve yasaların değil, hukukun üstünlüğüne dayanan ve
insanların ayrımsız eşit olduğu düşünen, gerçek anlamda demokratik bir
toplum ve devletin var olmamasıdır. Bunlar en önemli sorunlardır.
Bunların ardından sağlığa yansıyan sorunlar arasında “eğitim sorunu”
vardır; “adalet sorunu”, “güvenlik sorunu” vardır. Bu sorunların etkisinde
ortaya çıkan sağlıkla ilgili sorunlar arasında ise en başta yukarıda
anlattığımız tipte “bir sağlık sisteminin” yokluğudur. Bunun ardından
beslenme, barınma, çevre, sağlığı olumsuz etkileyen nedenlerin önlenmesi
ve ortadan kaldırılması, aşıyla önlenebilir hastalıklar, bulaşıcı
hastalıklar, yanlış beslenme, sigara, bağımlılık yapan maddeler, yanlış
yönlendirilmiş ve manipüle edilmiş bir tüketim çılgınlığıdır.
Aziz ŞEKER: Hasta hakları olgusunun hızla gelişiminin yanında Yeni
Türk Ceza Kanununun da bu yönden bazı değişimler içerdiğini bilinmektedir.
Yeni Türk Ceza Kanununun hasta haklarına yaklaşımı hangi boyutlarda?
Mustafa SÜTLAŞ: Bir konuda yanlış yapar ve bunun olumsuz
sonuçlarıyla karşılaşırsanız o zaman önünüzde iki yol vardır: Birincisi
nedenleri saptamak ve onları çözerek olumsuzlukları ortadan kaldırmaktır.
İnsani olan, doğru ve yararlı olan budur. Bu ise bugün sağlık alanında
yeğlenen politikalar nedeniyle nerdeyse olanaksızdır.
O zaman çaresiz ikinci yolu yeğlersiniz: Olayı “kişiselleştirirsiniz”.
Bunun yolu da olumsuzluklara katkıda bulunan veya en son uygulamayı yapan
kişilere yaptırım uygulamaktır. Dünyanın hiçbir yerinde, tüm insanlık
tarihi boyunca “ceza” ile suçları ortadan kaldırmak ve önlemek mümkün
olmamıştır. Dahası uygulayıcılara verilen ağır cezalar ile buna neden olan
koşulları değiştirilemez. Hele hele ceza bu nedenleri yaratanlara
uygulanmıyorsa. TCK değişikliği sorunu bu bağlamda çözmenin çabasıdır.
Bazı yeni kavramlar getirilmiştir, bazı yaptırımlar ağırlaştırılmıştır.
Ama sonuca olumlu anlamda etkisi olması bir yana “sağlık hizmetini sunanla
yararlananı daha da bir karşı karşıya” getirmiştir. Bundan olumlu bir
sonuç çıkacağını düşünmüyorum.
Aziz ŞEKER: Özel bir soru olacak ama, sormam gerektiğine
inanıyorum. Sosyal hizmet uzmanlarının mesleki ve disiplinel rolleri
gereği insan haklarının, toplumsal gerçek içinde korunup geliştirilmesi
gibi zorunlu ve içselleştirmeleri gereken tutumsal özellikleri de vardır.
Hasta hakları ve insan haklarını sosyal hizmet uygulamasında (sosyal bakım
ve psikososyal sağaltım, sosyo-ekonomik yardım) bir eylem alanı olarak da
kabul etmemiz gerekmez mi?
Mustafa SÜTLAŞ: Kesinlikle doğru. Bir süredir bu konu üzerine kafa
yoruyorum, okuyorum.
Emeğiyle geçinenler, hele hele kamu hizmeti gören görevliler, devlet
memurları; kamu çıkarının zedeleneceği ya da zarar göreceği uygulamaları,
kendilerinin hiyerarşik olarak üstlerinde bulunan kişiler yasal bile olsa
emrettiklerinde yapmalı mıdırlar?
Emir komuta mekanizmasının en sıkı bir şekilde uygulandığı orduda bile
“kanunsuz emir” olmaz denilebilmektedir.
Ya kanunlar daha üstteki evrensel düzenlemelere, hukuka aykırı iseler,
bunlar defalarca ortaya konulmuş ve kanıtlanmış ise memurlar bunları
yerine getirmeli midirler?
Ben tersini düşünüyorum. Belki tek başına kolay değil. Ama örgütlü olanlar
bunları yapmamak durumundadırlar. Eğer “sağlığı satmak ve ticari bir kâr
unsuru haline getirmek” yanlışsa, sağlıkçılar, “mesleki uygulamasına
ticari bir görünüm verme”nin bile etik olarak yasaklandığı hekimler buna
aracı olmamalıdırlar.
Çok önceleri, Türkiye’de idam cezası varken de bir hekim olarak bunu
savunurdum. “Hiç bir hekim idam mahkumunun sağlık yönünden idama uygun
olup olmadığı değerlendirmezse, ‘uygundur’ raporu vermezse ve orada
bulunmazsa kimse idam edilemez” derdim. Şimdi de benzer bir şey
söylüyorum:
Devletin istihdam ettiği tüm hekimler “bu yanlıştır, ne ad altında olursa
olsun hastayla benim arama parayı sokarsan ben bu hizmeti burada yapmam”
derse bu sistem uygulanamaz. Onun için söylediğiniz doğru işimizi bir
eylem olarak görmemiz ve buna uygun davranmamız gereklidir.
Sosyal hizmet uzmanları bu noktada tüm sayısal yetersizliklerine karşın
farklı bir noktadadırlar ve söylediklerinizi yapabilirler. Çünkü onlar
topluma daha yakındırlar ve toplumun kendilerinden beklediği hizmeti sunma
sürecinde de daha uygun koşullara ve daha çok zamana sahiptirler. Acil
hizmet bekleyen, o sırada canı çok yanan, bir yerleri ağrıyan, kanayan ya
da şişen, kısacası “hastalık” durumunda olmayan insanlarla ilişki
halindedirler onlarla olumlu bir diyalog için daha fazla olanağa
sahiptirler.
Aziz ŞEKER: Sivil toplum örgütlerinin belki de son yıllara kadar
çok az uğradığı bir alan; hasta hakları. Hemen hemen her ilde
karşılaştığımız sivil toplum örgütleri tarafından Hasta Hakları
çalışmalarına neden bu kadar az önem veriliyor?
Mustafa SÜTLAŞ: Öncelikle bu konu yeterince bilinmiyor. Sonra
anlaşılması, öğrenilmesi ve uygulanması, yani mücadele edilmesi zor bir
konu. Ayrıca “kişisel veya kurumsal rant”ı yok. İnsanların hakları
gözetilerek sağlık hizmeti almaları sağlandığında, kimse bunu sağlayana
“aferin” ya da “teşekkür ederim” demiyor, o bir olağan durum ve görevin
gereği sayılıyor. Bu nedenle daha çok duyarlık, daha yüksek bir bilinç
veya doğrudan canı yanan insanlar gerekiyor. Ayrıca çok güçlü ve örgütlü
bir yapıya; yani en büyük hizmet sunucusu olarak hem devlete, hem de
dünyanın en güçlü “sermaye odakları”na karşı mücadele etmek zorundalar. O
nedenle bu anlamdaki örgütlenme çok yaygın değil ne yazık ki! Mevcut
olanlar canı çok yananların kurduğu örgütlerdir. Bir de değişik biçimlerde
uzlaşmış ve başka biçimlerde “nema”lanan kesimlerin oluşturduğu örgütler
var tabii.
Aziz ŞEKER: Dünya sevgisizleşti, vicdansızlaştı gibi... Yaşanabilir
bir dünyanın özlemi her geçen gün içimizde daha çok büyürken aksine
acımasız, şiddet dolu, toplumsal sorunların eşitsizliğe sürüklediği bir
dünya payımıza düşen. Bir yandan küreselleşmenin olumsuz sosyal sonuçları
yaşanırken bir yanda büyüyen savaşlar… Yoksullaştırılan ülkeler var bir
de... Dünya nüfusunun %20’lik kadar bir kısmı gelirin %80’ları aşan bir
dilimine sahipken, sağlıktan yararlananlar da buna göre dağılım
gösteriyor. Küreselleşme sağlıkçılar için ne anlam ifade ediyor?
Küreselleşmenin dinamiği dünya çoğunluğunu sağlıkta da bir sefalete
sürüklemiyor mu? Nasıl bir dünya ütopyası, bunun yanında nasıl bir sağlık
ütopyası düşünüyorsunuz?
Mustafa SÜTLAŞ: Küreselleşme “sermaye”nin küreselleşmesidir. Yoksa
dünya zaten küre, insanlık da küreye aittir. Bu bağlamda insanlık da
“küresel olmak” zorundadır. Sınır dediğimiz şeyler yapaydır, sanaldır.
Bakın sağlık hizmeti için 1961’de çıkarılan “sosyalleştirme” diye
adlandırdığımız 224 sayılı yasa çıktığı sırada, hizmetinin temel unsuru
olan sağlık ocaklarının hizmet bölgesini tanımlarken hiçbir idari veya
coğrafi sınırı dikkate almamıştır. Sonradan “sağlık gruplarının sınırları
ilçe sınırlarına çekilmiş, ilçenin en büyük mülki amiri olan kaymakamlar
da sağlıkçıların “amiri” haline getirilmiştir. Bu yanlış bir uygulama
olmuştur. Sağlık evrenseldir. Çünkü insan evrenseldir. Kuş gribi diye bir
hastalık çıkıyor. Sınırlarınızı kapatabiliyor musunuz? Hayır. Ortak
davranmanız gereklidir.
Onun için yeryüzünün her yerini bir, tüm insanları eşit görerek
“sermayenin insanı ve insanlığı yok etme doğrultusunda ilerleyen
kapitalist küreselleşmeye” karşı çıkmalıyız. Aslında yaptığı onun sonunu
getirecek olan bir açmazdır ve ben bu sonun, insanlığın sonu gelmeden
gerçekleşeceğine inanıyorum.
Kapitalizm gerçekten de bir tür kanserdir. Bunu en iyi hekimler anlar.
Çünkü onlar bir “kanser”in ne olduğunu, nasıl davrandığını bilir.
Kapitalizm bir kanser gibi sürekli “büyümek” zorundadır. Ama onun kendi
sonunu getirecek olan da budur. Her soruna çözüm bulan insan soyu bu
“kanser türü”nün de tedavisini bulup uygulayacaktır.
Sağlıkla ilgili düşündüğüm ve anlattığım şey ütopya değildir aslında.
Uygulanan, gerçek olan şeyler ütopya olamaz. Küba’daki sağlık sistemi,
yasası olan ama uygulanmayan “Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi
uygulaması” bu anlamda benim “ütopya”mdır.
Halen İspanya’da, bazı İskandinav ülkelerinde olduğu gibi tümüyle devlet
tarafından karşılanan “ücretsiz” olarak sunulan daha önce tanımladığım
sağlık hizmeti benim “ütopya”mdır.
Tek sorun o “ütopya”da hepimizin birleşmesidir. Belki ayrı bir konu ama bu
ülkede, 224 sayılı yasayı çıkaranlar, onu uygulayanlar, o sitemi
yönetenler, bu hizmetten yararlanacak olanlar ve nihayet sağlıkçılar
yeterince istemiş ve sahiplenmiş olsalardı 45 yıldır 224 sayılı yasa
uygulanır ve bizim sağlık sorunu diye bir sorunumuz olmazdı. Bence bizim
en önemli sorunlarımızdan birisi de bu “hayallerimizi ütopyalarımızı”
ortaklaştıramıyoruz.
Aziz ŞEKER: Teşekkürler.
Mustafa SÜTLAŞ: Ben teşekkür ederim.
Mustafa SÜTLAŞ
http://www.sutlas.com

|
|