Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

 

GÜZEL OLAN HERŞEYE SİNMİŞ AYRILIK…

 SHU.Aziz ŞEKER         Sitemiz Yazarıdır.
 

 başlar gibi biter her aşk
ki ayrılık da bir liman
her defasında yalnızlığa
kırılmış hayatlardan
kanatlanıp çığlık çığlığa  
savrulan…

             Kar yağıyordu geçmiş zaman masallarından çıkıp gelmişçesine döne döne, lapa lapa… Şehirde alabildiğine bir soğuk, insanları evlerine kapatmış, donmamak için apartman saçaklarına sinmiş kuşları ölümle burun buruna getirmişti. Şehir yağan kara yıpranmış yüzünü vurmuş, üşümüş nefesini kesmişti adeta. Ana caddeden ağır ağır geçen birkaç geçikmiş araç, cenaze merasimi havasında ilerliyorlarmışçasına etrafa çekilmez bir görüntü veriyordu. Yol kenarlarındaki kürenmemiş kar birikintileri ise güne özlemsiz bir terk edilme duygusuyla geliyordu.  

         Kongre binası hiçbir zaman yorulmayacak bir insanın dik başlılığında, akan tarihi geçmişine hapsetmiş bir halde varlığının gücüyle görkemini koruyordu. Bir deli adam çıplak ayaklarıyla, tüm yoksulluğunu unutmuş Kongre binasının yanı başındaki meydanda koşup duruyor, koşup düşüyor, ellerini göğe kaldırıp sinirli sinirli birşeyler söylüyor sonra karda yuvarlanıp kalkıyor, evlerinin pencerelerinde perdelerinin arkasından onu izleyenlere el kol hareketleri yaptıktan sonra ara sokaklardan birinde ortadan kayboluyordu. Kim bilir birgün bir kaldırım kenarında yorulup düşünceye kadar hayatı hep böyle adımlamayı sürdürecekti ve kendi sularında yaşayan bir balık gibi kendi payına ölüp gidecekti…  

         Konuşmuyordu. Oturduğu yerde uyuduğunu sanmıştım. Dönüp baktım. Salondaki koltuğa çökmüş dalgın dalgın beni izliyordu. Seyrelmiş bir karanlık dışarıdaki şehrin boğuntulu ışıkları ve yağan karın ışıltısıyla harmanlanmış, salonun içine cılız bir aydınlıkta akıyordu. Şehre bir süre önce yerleşmişti. Bir yabancıydı. Benden yeniydi, şehrin avlusunda gezinerek şarkılar söyleyen bu genç kadın. Ama erken solmuştu. Nedensiz olarak içine kapanan ve kendisini sokmaya uğraşan bir akrebin küskün ağırlığıyla hareket ediyor gibiydi…

         Öğleyin gelmişti bana. Şimdi ise akşamdı. Dineldiği yerde suskun suskun otururken bazen yaşaran gözlerini siliyor, arada bir lavaboya gidiyor, makyajını tazeliyor, gerisin geri gelip yerine kuruluyordu. Yaşlı bir parıltıda ıslak bir gül gibi mahsun ve yitik bakan gözleri mavi değildi ama ben onun her şeye mavi baktığını bir kez kanıksamıştım. Denizin ferahlığı ve erişilmezliği tütüyordu gözlerinde… Maviliği ona olan sevgimdendi.  

         İnsan, yeryüzünün en derin çelişkileriyle yaşayan tek günahkâr canlısıydı. İnsan başlıbaşına bir çelişkiydi. Sevgiyi ve umudu insan getirmişti yeryüzüne. Bu nedenle ayrılığın acısını da en iyi insan biliyordu. İnsan ölümü yaşayacağını bile bile de hem cinslerine karşı en büyük vahşetleri yapmıyor muydu? Elbette yapıyordu. İnsan güvensizdi, bir yandan umut ve sevgiyi dolu dolu yaşarken, bir yandan yok ediyordu. Öldürüyordu! 

         Elleriyle omuzlarıma dokundu. Birkaç güvercin kondu sandım. Soluğunun buğusuyla gölgelendi kalbim. Denize dökülen yorgun bir nehir gibi çaresiz düştüm sıcaklığına…  Ömrümü vermişçesine her düşte eriyip yandım ellerinde… 

         Geri dönüşü olmayan bir yoldu yaşamak. Bütün canlılar için böyleydi. Zamana yenilmemek ölümsüzlükle eşti. Ölüm karşısında insanın eli kda insanın eli ka. Daha çok kadınlar zamanı sevmiyorlardı. Zamanda da erkekçe bir yan vardı. Tüketiyordu. Yıpratıyordu. Ele geçiriyordu. Yaşamsızlaştırıyordu. Bu şehir de geçip giden hoyrat zamana benzer yanlarıyla insana işliyordu. Düşler düş olarak kalıyor ve ölüyordu ılıklığını yitirince bile içimizde. Sevgiler bir hayal mevsiminde tutmuyor, yapılan evlilikler kelepçelenmiş kollarla yaşamaktan farklı olmuyordu. Ya da böyle düşündüğümden dolayı ben yanılıyordum. İnsan yaşadığı yere benzese de yaşadığı ve yaşattığı için mutlu olmalıydı. Ne ki, faytona sürülmüş kör atlar gibi, bileti nereye kesildiği bilinmeyen tren yolcuları gibi, hangi özleme ıslak mendillerini salladığı belli olmayan dermansız insanlar gibi ömrü anlamsızca biçmenin durağıydı bu şehir insana kaybettirdikleriyle. Ya şehrin iyilik dolu insanları, onları da es geçmemek gerekiyordu. Bu şehirde hayat ancak o güzel insanlarla çekilir kılınabiliyordu. Yinede insan sevdiği yerde sevebildiğince yaşamı buluyordu…  

         Gök karanlığı, geceleri daha bir ısıyla yanan kaloriferlerin göğe saldığı dumanların isinde kararmış, sararmış, iç bunaltıcı bir hâl almıştı. Temiz değildi gök karanlığı. İlkyaz mevsimineyse temiz bir havada gülümsemek için daha aylar vardı.  

         İlk defa dokunmuştu saçlarıma. Duygusuz, ne aradığını bilmeyen parmakları dolaşıyordu saçlarımda. Gözlerine bakmak istemiyordum. O bunu bekliyordu, bense dönüp bakamıyordum. Gitmesi gerekir diye düşünmüştüm. Gitmedi. İpek gibi yırtılan sesiyle birden konuşmaya başladı. Karanlık boşlukta sallanıp durdu sözcükleri:

         “Birlikte olamayız! Değerlerimiz eşdeğer değil. Boş ve dolu gibiyiz. Yaşadığım, çalıştığım yerde adım çıksın istemiyorum. Arkadaş olmamız da sakıncalı…” dedi. Sesi bir şeylere dargındı. Hazırlıksızdı. Yargılayıcıydı. Söylemediğim düşüncelerle, hissedemediğim duygularla vuruyordu beni. Düş kırıklıklarını anlattıklarında toplamıştı adeta. Tepkiselliğinden neyle yüzleşmeye çalıştığını da anlayamamıştım. Bu şehirde yüreğinin bu kadar katı cevaplara ulaşacağını tahmin etmeliydim. Ağırdı, örseleyiciydi söylediklerindeki anlam. Çekilecek limanı olmayan yolcusuz kalmış eski gemilere benzeyen, arayışsız kalıp, hep umut dolu beklentileri kabul eden bir istençte dalgalanıp duruyordu kendisine ait olmayan bir deryada. Ki, sonra ne olacaktı, belki de ara ara neleri düşündüğünü bilmeden ağlayacak, yaşamadıklarıyla anılar biriktirecek, bu kez de zamanın aptallığına gönülsüz düşmüş olacaktı.

         Yanıtsız kaldığımı görünce dönüp dolaştı bir süre salonun içinde. Adımlarını tedirgin atıyordu. İpek sesi ne olduysa kağıt gibi hışırdadı, sinirliydi:

         “Biz kadınlar asla peşimizden koşanlara pas vermeyiz. Anlaşılmaz bir acı çekme isteği cezp ediyor sanırım. Sende diretmem önce bundandı galiba. Şimdiyse bilmiyorum…” dedi. Söylemedikleriyle anlamıştım onu. Yanılmışım.

         Tartışmak istemiyordum. Konuşursam oyun oynama deyip susturmaya çalışacaktı

beni. Çünkü yüzüne bazı gerçeklikleri vurmam onu sıkmamam için beni oyun oynamaya sürükleyebilirdi. Her sözüm yüreğine işleyecekse eğer susmalıydım. Ay sarısı saçları kelebeklerin asılı olduğu bir güzellikte kalmalıydı bende. Ne ki o, güzel olanı acemice silmeye çalışıyordu. Yasaklıyordu. Suskunluğumu tokatlamak istercesine konuşmasını sürdürdü:

         “Hiçbir kadını baştan çıkarabilecek söz yoktur. En mükemmel edebiyat sözleri bile çaresiz kalır. Kadınlar asla asla doymak bilmezler. Emin ol!”

Neden bunları ileri sürmek istediğine şaşırmıştım. İleri sürdükleriyle karşımda eskimeyen romanlardan çıkıp gelmiş, duyguları genç, bedenleri zamana yenilmiş, varolma mücadelesi veren kadınları aratmıyordu.

 Kırılmıştım:

         “Söyleme bir şey artık! Gitmek istiyorsan gidebilirsin. Söylediğin her şey içimi soğutuyor. Kalbimdeki resmini siliyor. Karışma o resme! Hani kendimizi tartışacaktık. Mutsuzluğu; neden mutlu ayrılıkların olmadığını…” dedimse de ulaşamadım o an ona. Kararını vermişti, başkalarının değerleriyle beni unutmak istiyordu. Kendi olmaktan mı yoksa vazgeçiyordu?

         Gözleri dokunaklı bir kıvılcımla uzak ve sıcak bakıyordu. Kırılmış bir karanfil hüznünde… Bense sarılmak istiyordum bu büyülü yalnızlığa. Bana koyduğu mesafeye saygım olmasına rağmen. Yoksa beklenen değil miydi? Kımıltısız dura durmuştum. Kovulmak da istemiyordum yaşamından. Saygılı ve tutuktum. Boğazıma dizilen sözcüklere hakim olamıyordum, her bir sözcük akıp düşüyor, yanıp külleniyordu:

         “Bırak böyle gitsin. Adını kendisi koyar yaşadıklarımızın. Hem sen demiyor muydun, zaman; zaman verir bu ilişkiye rengini. Peki, ne oldu şimdi. Gözünden sızan yaşların anlamı ne?”

         Kendine dönmüştü.

“Lambayı yakabilir miyim?” dedi. Işık ona cesaret verecekti. Yüreğini konuşmayacaktı. Çünkü karanlık duyguları dürüst tutuyordu. Karanlığı sevmediğini biliyordum.

“Evden çıkmak istiyorsan yakabilirsin” dedim. Lambayı yakmadı. Yürüyerek yanıma geldi. Bedenini duyumsadım yanı başımda. Kendisine has kokusunu alır oldum. Kokusu bir süre dolaşıp durdu duman gibi içimde. Elini uzatıp hoşça kal demesini bekliyordum. Son kez konuşurcasına hızlı hızlı sıralayarak cümlelerini, inandığını hissettiği tercihinin peşinden sürüklenecek şeyler söyledi:

         “Ben sana saygılı davranmadın demedim. Yalnız ben bu şehrin bana yaşatacaklarını fark ettim. Biz ne kadar iyi niyetli olsak da insanların çoğunun içi kötü. Ben bir bayan olarak geri adım atmalıydım. Yalnız kalmalıydım…”

         Birbirimizi dinlemiyor gibiydik. İkimiz de kendimizin dışına düşmüş, kaybettiğimiz birşeyleri arıyorduk. O bile yaşamımdan böyle çekilip gidince kime ne anlatabilirdim ki? Duymasını istediğim düşüncelerimi paylaşmalıydım onunla. Yapamıyordum. Sana yeni yalnızlıklar bırakacak bu şehir; soluğunda hep bir elvedanın iç ezikliği, gözlerinde rehin kalmış bir özlem bırakacak geride, elde eksilmeyen belâlar, uzaklarda yaşayan umutsuz çocukların kederi, zamanı yıkıp geçen acılar ve yaşanmayan bir sen bırakacak geride, demek istiyordum ama sözcükler kırılıp gölgeleniyordu boğazımda. Bana kalıyordu. Bende bitiyordu yol bilmeyen dilenen bir zavallı gibi... 

         Haklıydı, duyduklarına düşündüklerine göre. Oysa bir parça düş yetiyordu aşka, umuda. Olsun aşk başka desin ayrılık başka, kaybetmekten ve kazanmaktan payını alsa da sevda diye bildiğimiz.   

Hayat dediğimiz kısa aralıkta, yaşanmak istenenlerle yaşananlar birbirini tutmuyordu. Güzel olan her şeye sinmişti açıklaması olmayan ayrılıklar… Neyi yaşamak istiyorduysa insan onda kayboluyordu. Yaşamsa insana aldırmadan gidecek bir yer buluyordu kendisine. İnsan, geride aşınmış yüzler, hep başka anılar, yaşanmamışa adanmış ustura ağzı çığlıklar ve kalbinin bütün boşluklarıyla hayattan geride kalıp dağılmak için vardı sanki... 

         Koygun bir karanlık şehri sarmaya başlamıştı. Bu renk değişimi gece yarısının gelişinin ilk izleriydi. Dışarda aç sokak köpekleri inatla ürüşüyordu. 

 Evimin kapısı kapandı. Çıkıp gitmişti. Ardından pencereye yöneldim. Alnımı soğuk cama dayadım. Yağan karın ve karanlığın altında kendisinden habersiz bir siluet gibi sıyrılıp indi İstasyon caddesine doğru. Geride göz yaşlarımla mahşeri andıran, umutları çalınmış bir ayaz ve onu bir daha görememenin boşluğunu bıraktı.   

 Ayrılık yaşanmıyordu sevgi olmayınca. Elde etmek istediğini elde edemediği kişiye duyduğu bir garip öfkeydi ayrılık diye yaşandığı sanılan belirsiz duygu. 

Oysa giden yoktu kalbimden. Ayrılan yoktu…

Isıttığım kadar ısıtan bir aşk, unuttuğum kadar unutulduğum bir dostluk, güvendiğim kadar güvenildiğim bir sevgi, yaşadığım kadar mutlu olduğum bir hayat yoktu… Bir kez yara almıştım kaybetmekten, kanatlanıp darılmıştı bir kez düşlerime ömrüm... 

İnsan sevgiyi bulduğunda sevgi de onu bulmuş oluyordu… Hep gerçekleşeceğini sandığı bir umutla ileride en güzel günlerimi yaşarım gibi geliyordu insana. Hemen hemen bütün insanlar böyle düşünüyordu. Yaşamanın insan varlığına karşılıksız verdiği doyumla ilgili bir gerçeklikti bu. İnsan oturup düşünmeliydi. Gidilmemiş yerlerde de mutlu olunmayacaksa eğer cesaretle yaşamanın kararını vermeliydi. İnsan güçsüzdü… 

Gidişin / yaralı bir kuş gibi / sallanıp durdu / yanan günün ortasında… Çarparak her bir yana / kırılacak ne kaldıysa yüreğimde / yakaladı soluğumdan / esir etti beni kendine. Dönseydin / ışıklı bir karanfil / mendil tutardı ellerimden / yaşaran gözlerine / ve silerdi acısını acının…