Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

                  

GLOBALLEŞME, PİYASA MEKANİZMASI, İNSAN HAKLARI BAĞLAMINDA SOSYAL HİZMETLER

                                                                                 Neşe Şahin**
                                                                                                 nesesahin2001@yahoo.co.uk

GİRİŞ

            Bu çalışmada, sosyal hizmetler, Kuçuradi’nin insan hakları görüşü çerçevesinde, bazı temel insan haklarının korunması, güvence altına alınması ve gerçekleşmesinin sağlanması bağlamında ele alınacaktır. Böyle bakıldığında sosyal hizmet kurum ve kuruluşları, bu bazı temel insan haklarını gerçekleştirmekte, diğer yurttaşlara nazaran daha dezavantajlı durumda olan grupların, devlet eliyle desteklenmesi amacıyla kurulmuşlardır. Günümüzde iyice hızlanan ve etkileri de uzun bir süreden bu yana görülmeye başlanan globalleşmenin ve piyasa mekanizmasının tekrar gündeme gelmesinin ve dünya genelinde yaşanan sorunların tek çözüm yolu olarak sunulmasının insan hakları bakımından yarattığı sonuçlar üzerine pek çok tartışma sürmektedir. Bu yazıda, süren tartışmalar ışığında, globalleşmenin ve piyasa mekanizmasının ülkemizde zaten kurumsallaşmasını henüz tamamlayamamış sosyal hizmetler üzerindeki etkileri 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı ve bu plan için hazırlanan “Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu” çerçevesinde irdelenmeye çalışacaktır.

İNSAN HAKLARI VE SOSYAL HİZMETLER 

            Kuçuradi insan haklarını, etik ilkeler olarak insan hakları ve hukukun türetileceği temel öncüller olarak insan hakları ilkeleri biçiminde ele alır. İnsan hakları eylem (davranış) ilkeleridirler ve kişi açısından bakıldığında, insanların nasıl muamele etmeleri ve muamele görmeleri gerektiğine, devlet açısından bakıldığında ise toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralların nasıl olması gerektiğine ilişkin ilkelerdir.

Kuçuradi hakları taşıyıcılarına göre iki başlık altında ele alır: kişi hakları ve grup hakları.

Grup hakları, kolektif haklar denilen haklardır.

“Kişi hakları iki ana hak kategorisinden oluşur: kişinin temel haklarından (yani, her insanın sırf insan olduğu için sahip olduğu haklardan) ve yurttaşlık haklarından (yani, kişinin bir devletin yurttaşı olmasından dolayı, belirli bir devlet tarafından kişiye tanınan ekonomik, sosyal, siyasal haklardan) oluşur”.1

            “Bu temel haklardan bir kısmı, kişinin insan olanaklarını gerçekleştirmesiyle doğrudan doğruya ilgilidir. Kişilere ilişkin bazı istemlerdir bu haklar: kişilerin sırf insana özgü bazı etkinlikleri gerçekleştirirken, engellenmemeleri –yalnızca bunda engellenmemeleri isteminde bulunurlar. Bu istemler, kişilere verilmesi-tanınması söz konusu olmayan, ancak kişilerin kişilerde saygı göstermeleri (ya da çiğnemeleri) söz konusu olan hakları dile getirirler”.2

Yaşam hakkı, düşünce getirme hakkı bu tür haklardır. Kuçuradi bu haklara “doğrudan korunan” temel haklar der.

            “Temel kişi haklarının ikinci kısmı, kişilerin insan olarak olanaklarını geliştirebilmelerinin önkoşullarıyla ilgili istemlerdir: sağlık hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı gibi. Bu haklar da, her kişinin sırf insan olduğu için sahip olduğu haklardır; ama ilk grup haklara göre özellikleri şudur: bu haklar ancak dolaylı olarak, yani bir ülkede kişilere devletçe tanınan sosyal, ekonomik, siyasal haklar aracılığıyla ve çeşitli kamu kurum ve kuruluşları aracılığıyla korunabilen haklardır. Başka bir deyişle bu hakların korunması, devletin bunlarla ilgili görevlerini yerine getirmesini gerektirir”.3

            Kuçuradi’nin yurttaşlık hakları dediği (yani, sosyal, ekonomik ve siyasal haklar), tanınan haklar, “her ülkede devlet tarafından kişilere –kendi yurttaşlarına- çizilen sınırlardır: o ülkede yurttaşların, içinde serbestçe (istedikleri gibi) hareket edebilecekleri bazı alanların sınırlarını çizerler ve yurttaşlardan (ilgili yurttaşlardan) bu sınırların dışında çıkmaması isteminde bulunurlar. Bu kişi hakları, bütün insanların eşit olduğu haklar değil, bir ülkede bütün yurttaşların eşit olduğu haklardır. Asgari ücret, emeklilik için gerekli çalışma yılları, bu tür tanınan haklardır; ülkeden ülkeye farklılık gösterirler”.4

            Kuçuradi, dolaylı korunan kişi haklarının (sağlık hakkı, eğitim hakkı, beslenme hakkı gibi) korunma derecesinin, yurttaşlık haklarının (tanınan haklara) sınırlarının nasıl çizildiğine sıkı sıkıya bağlı olduğunu belirtir. Kuçuradiye göre, “kişi haklarının bu iki kategorisi arasındaki kaçınılmaz ilgi, devletin, sürekli olarak çıkardığı her yasayla, kurduğu her kurumla bütün ilgili yurttaşların bu haklarının eşitçe –aynı derecede- korunabilmesini sağlamaya çalışmasını gerektirir. Çünkü, kişilerin sırf insan olduklarından dolayı sahip oldukları düşünülen bu haklar, kişilerin insan olanaklarını gerçekleştirebilmelerinin önkoşullarıdırlar; ama ancak dolaylı olarak –tanınan haklarla ve ilgili kurum ve kuruluşlar aracılığıyla- korunabilirler”.5

Temel insan haklarından olan beslenme hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı, sağlık hakkı gibi haklar, sosyal hizmetlerde kişilerin ihtiyaçları olarak karşımıza çıkıyor. Bu ihtiyaçların bir kısmı, ihtiyaç sahibi gruplara ek koruma tedbirleri gerektiriyor, çünkü ancak bu ek koruma tedbirleri sayesinde kişilerin temel haklarının bu kısmı güvence altına alınabiliyor. Bunların gereklerinin yerine getirilmesi ve gerektiğinde güvence altına alınmasının talep edilmesi de sosyal hizmet çalışmalarının amacı oluyor.  

Dünyada Sosyal Hizmetlerin Gelişimi

            İnsanların toplu yaşamdan kaynaklanan sorunları –kimsesiz çocuklar, yoksullar, özürlüler, hastalar vb.) çözme konusundaki ilk girişimleri acıma ve merhamet duyguları ile başlamış, gelişen sosyal bilimlerin etkisiyle zamanla bilimsel bir içerik ve profesyonellik anlayışına gelinmiştir. Ve günümüzde sosyal hizmetler, sosyal devlet, sosyal refah, sosyal adalet ve insan haklarıyla anılır hale gelmiştir.

            Dünya’da sosyal hizmetlerin gelişimi ele alınırken, 1601 yılında İngiltere’de Karaliçe Elizabeth zamanında çıkarılan “yoksullar yasası” sosyal hizmetin yapı taşlarından sayılmaktadır. Modern sosyal refah kurumunun temel taşı olarak kabul edilen yoksullar yasasının en belirgin yönü, bireylerin ekonomik ve sosyal refahının sağlanmasında kamunun zorunluluğu olduğu ilkesidir. Sosyal refahın sağlanmasında devletin sorumlu tutulması düşüncesi, özellikle sanayi devrimi sonrası değişen ve çoğalan sosyal sorunlar karşısında ağırlık kazanmıştır.6

            Bu süreçlerde profesyonel meslek elemanlarının yetiştirilmesi amacı ile önceleri kurslar, ardından eğitim programları başlatılmıştır.

            Günümüzde, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kabul edilen Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, Kişisel ve Siyasal Haklar ve Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Haklar Sözleşmeleri ile, çoğu sosyal hizmet alanı, insan hakları olarak kabul edilmiş ve sağlanmaları/korunmaları konusunda uluslar arası güvencelere kavuşturulmuştur.

Bunun dünya ölçeğinde ne kadar sağlanabildiği daha doğrusu sağlanamadığı ise açıkça görülebilmektedir. 

            Türkiye’de Sosyal Hizmetlerin Gelişimi 

            Osmanlı döneminde vakıflar ve loncalar aracılığıyla yürütülen sosyal yardımlar ve ilkel sosyal hizmet uygulamaları, Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte, devlet görevleri arasına alınmış ve çeşitli yasal düzenlemelerle birlikte kamu kurumları oluşturulmuştur. Yine de geleneksel yaklaşımlarla sürdürülen sosyal hizmet anlayışının, 1959 yılında yasası çıkartılan ve 1961 yılında açılan “Sosyal Hizmetler Enstitüsü” ile birlikte bilimsel olarak ele alınmaya başladığı kabul edilmektedir.

            Kalkınma planlı dönemlere geçilmesiyle birlikte, sosyal hizmet alanındaki gelişmeler, uygulamaya da yansıyacak şekilde gelişmeye başlamıştır. Ancak hala oldukça yetersiz ve toplumun geneline ulaşmaktan uzaktır.

            Bugün ülkemizde sosyal hizmetler, çeşitli sivil toplum örgütleri ve bir ölçüde de belediyeler aracılığıyla olsa da büyük oranda, ilgili devlet bakanlığı -Kadın ve Sosyal Hizmetlerden Sorumlu Devlet Bakanlığı- aracılığıyla Başbakanlığa bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü (SHÇEK) ve Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü aracılığı ile yürütülmektedir.

            Türkiye’de, Kuçuradi’nın dolaylı yoldan korunan haklar ve yurttaşlık hakları olarak sınıflamasına dahil ettiği haklar, -ve hatta doğrudan korunan haklar da- güvence altına alınmış değildir. Dolaylı korunan haklar ve sosyal ve ekonomik hakların güvenceye alınmış olma düzeyi -hatta doğrudan korunan hakların da- sosyal refah ve sosyal adaletin ve doğal olarak da sosyal hizmetlerin sağlanabilmesi bakımından önemlidir. Ülkemizde de bunun sağlandığını söylemek olanaksızdır. Gelişmekte olan ülkeler kategorisinde değerlendirilen ülkemizde, gelişmişlik düzeyinden bağımsız olarak büyük bir sosyal adaletsizlik vardır.

            Bütün bunlarla da –kuşkusuz başka nedenleri de var- bağlantılı olarak, ülkemizde, sosyal hizmetler henüz emekleme aşamasındadır. Ülkemizde sosyal hizmetler, devletin, SHÇEK Genel Müdürlüğünün hizmet alanı çerçevesinde sorumluluk üstlendiği, klasik sosyal hizmet alanları olarak kabul edilen ve ağırlıklı olarak; aile ve çocuk refahı, yaşlı ve özürlülere yönelik hizmetler yönünde gelişme göstermiştir. Tıbbi ve psikiyatrik sosyal hizmet, suçluluk, mülteciler ve mülteci sorunları gibi diğer klasik alanlarda sosyal hizmet uygulamaları yok denecek kadar azdır.

            Varolan bu alanlardaki uygulamalar ise talebi karşılamaktan uzaktır. Bazı alanlarda varolan durumu, Sekizinci Beş Yıllık Plan’da yer alan veriler ışığında birkaç örnekle ele alırsak; Özürlülere yönelik hizmetleri yürütmek amacıyla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı 17 yatılı, 31 gündüzlü hizmet veren toplam 48 kuruluştan 4.737 özürlü yararlanmaktadır. Bu kurumlardan hizmet almak için sırada bekleyen özürlü sayısı ise 2.706’dır. Ülkemizde 3 ila 7 milyon arasında özürlü vatandaş bulunduğu tahmin edilmektedir. Niteliği bir yana özürlülerden yararlanabilen vatandaş sayısının çok az olduğu ortadır.

            Son yıllarda, yoğun göç alan büyük kentlerde sokak çocukları ve sokakta yaşayan çocukların arttığı bilinmektedir. Kesin sayı bilinmemekle birlikte 1 milyona yakın sokak çocuğu ve sokakta çalışan çocuk olduğu tahmin edilmektedir. SHÇEK Genel Müdürlüğü’ne bağlı 10 Çocuk ve Gençlik Merkezinden 1998-1999 yıllarında toplam 3.414 çocuk yararlanmıştır.

            Hemen her sosyal hizmet alanından benzer rakamlar verilebilir. Bunlar bile tek başına, ülkemizdeki sosyal hizmet uygulamalarının henüz ne kadar yetersiz ve eksik olduğunu gözler önüne sermektedir. 

GLOBALLEŞME VE İNSAN HAKLARI 

            Globalleşme ve beraberinde piyasa mekanizmasının dünya sorunlarına bir çözüm ve insan haklarının gerçekleşmesinin tek yolu olduğu söylemi ve buna karşıt söylemler son yıllarda tartışmaların ana eksenini oluşturmaktadır. 1970’lerde başlayan dünya ekonomik krizine bir çözüm olarak sunulan globalleşme ve serbest piyasa mekanizmasının 1980’lerden bu yana uygulanmaya başladığı görülmektedir. 1990’larda Doğu Bloku’nun çöküşüyle yeni bir sürece girilmiş ve günümüzde liberalizm, doruk noktasına ulaşmıştır.

            Dünya genelinde yaşanan ekonominin globalleşmesi süreci, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki gelir dağılımı dengesizliği artmıştır. IMF ve Dünya Bankası kredileriyle ayakta duran gelişmekte olan ülkelerde, yoksul ile zengin arasındaki uçurum her geçen gün büyümektedir. Ve bu gidişle bu ülkeler hep gelişmekte olan ülkeler olarak kalmaya devam edeceklerdir. Bunların sonucu olarak, yoksulluk, işsizlik ve açlık dünya ölçeğinde artmıştır. Dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunda, sosyal refah devleti anlayıştan geriye dönüşler vardır.

            Globalleşme ve insan hakları üzerine yürütülen tartışmalara baktığımızda ise, bir yanda başta liberal politikacılar ve iktisatçılar olmak üzere, globalleşme ve piyasa mekanizmasının insan haklarını güvenceye almanın tek olduğunu savunan görüşlerle karşılaşırız. (Donelly, Hayek, Yayla, Erdoğan)

            Bu görüşlerin ortak teması, dünya sorunlarına çözüm yolu olarak globalleşme- serbest piyasa ve bunların zorunlu bir sonucu (?) [aslında aracı] olarak insan haklarını görmeleridir. Bu görüşler dikkatle okunduğunda ise, insan haklarının ağırlıklı olarak kişisel ve siyasal haklardan ibaret görüldükleri ve “özgür birey ?”e vurgu yaptıkları görülür. Liberallerin ve günümüzde neo-liberallerin vurgu yaptıkları “özgür birey” piyasa mekanizmasının ihtiyaç duyduğu özgür bireydir.

            Sosyal refah devleti uygulamalarını kaynak israfı olarak gören liberaller, yalnızca devletin eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi alanlara yatırım yapması yerine bu alanlarda vatandaşlara düşen sorumluluklara sıklıkla vurgu yaparlar.

            Diğer yandan, globalleşme ve serbest piyasa mekanizmasına geçişin insan hakları bakımından yarattığı olumsuz sonuçlara dikkat çeken çok sayıda yazar da vardır. Bu görüşlerde, globalleşmenin yalnızca serbest piyasanın globalleşmesi anlamına geldiği sıklıkla dile getirilmektedir. 7

            “Ekonomi düzeyinde, küreselleşmenin, piyasa ekonomisini düzenleyen ilkelerin bütün dünyaya yayılması ve ulus devletin ekonominin işleyişi üzerindeki etkisinin giderek zayıflaması anlamına geldiği söylenebilir”.8 diyen Buğra, piyasa ilişkilerine indirgenmiş bir yaşamın sorunlarına dikkat çeker ve bu sorunlar karşısında ortaya çıkabilecek toplumsal aidiyet biçimlerini ve bunların vatandaşlık ve insan hakları açısından yaratacağı sonuçları tartışır. Buğra, ayrıca, küreselleşme ile birlikte devletin ekonomideki rolünün değişmesine ve bu değişiklik sonucu ortaya çıkan vatandaşlık dışı toplumsal aidiyet biçimlerine vurgu yapar.9

            Küreselleşmenin en önemli ekonomik yansıması olan sermayenin artan hareketliliğinin, vatandaşlığın anlamını epeyce zorladığını belirten Buğra, bu zorlanmanın nedeni olarak, ulus devletin sermayenin bu hareketliliği karşısında, sermayeyi vergilendirmekte zorlanması olduğunu belirtir. “Vergi alma çabaları kolayca sermaye kaçışlarına yol açabildiği, sermaye kaçışları da başka sorunların yanı sıra işsizliğe sebep olabildiği için, [ulus devletler] bu konuda çok dikkatli olmak zorundalar. Sermayenin vergilendirilememesi de, doğal olarak, ulus devleti sosyal hizmetleri kısmak ve insanların eşit vatandaşlar olarak topluma katılmalarını sağlayan önlemleri daraltmak zorunda bırakıyor. Ayrıca, sermayenin kaçış tehlikesi, emek piyasasını, işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen kuralların yeniden gözden geçirilmesini ve sermaye açısından caydırıcı olmaktan çıkartılmasını gerektiriyor. Bu bağlamda “esneklik” kavramının giderek önem kazandığını görüyoruz. Esnekliğin bir anlamı da, iş güvencesi ve sosyal haklara sahip işçilerin yerine, çalışma süreleri ve koşulları piyasanın o andaki gereklerine göre düzenlenmiş, ekonomik yaşamları piyasa tabi işçilerin geçmesidir.10

            Bu noktada, devletin sosyal hizmetlerde kısıtlamaya gitmek zorunda kalmasının da bir sonucu olarak, piyasa koşullarında “yalnız” kalan özgür bireyler(!), geleneksel kurumların korumasına terk ediliyor.

Buğra’nın endişesi, piyasa yasalarıyla toplumsal yaşam arasındaki bir çelişki bulunduğu kabulüne dayanarak, devletin piyasaya müdahalesi ve sosyal refah uygulamalarından kaynaklanan, devletin vatandaşlar arasındaki eşitsizlikleri eşitsiz olanlara koruma tedbirleri getirerek dengeleme görevinden geri çekilmesi ve bu alanın çeşitli kimlikler temelinde bir araya gelen topluluk ilişkilerine kalmasıdır.

            Özel de Buğra’yla benzer kaygıları taşımakta ve insan hakları tartışmalarında ulusal etnik azınlıkların haklarına yapılan vurgunun, insan haklarının evrenselliğiyle çeliştiğini belirtmektedir. Ayrıca, temel hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesinin koşulunun piyasa sistemine bağlanmasının ve insan haklarının piyasa ekonomisine ulaşmada bir araç olarak görülmesinin de insan haklarıyla bağdaşmayan, ideolojik bir seçimi gösterdiğini vurgular.11

            Görüşlerini Polanyi’nin, piyasa sistemi eleştirilerine dayandıran Özel, globalleşmenin ve serbest piyasa mekanizmasına tekrar dönüşün ortaya çıkardığı etkileri, hem birey hem de toplumsal bir varlık olan insanın, piyasa koşullarında, toplumsal bir varlık olmasının göz ardı edilmesine yol açmasının da bir sonucu olarak, insanın “atomlaşması” ve giderek insanlıktan çıkması olarak değerlendirir. Bu noktada da insan haklarının en temel anlamının gözden yitmesi tehlikesine işaret eder.12

            Konuyu bu yanıyla, ülkemiz açısından değerlendirdiğimizde ise, yukarıda gösterilmeye çalışıldığı gibi, yeterince kurumsallaşamamış sosyal hizmetler alanından devletin geriye çekilmesi çok ciddi sonuçlar yaratmaktadır. Ülkemizde başta dini olmak üzere çeşitli kimlikler temelinde yeterince geleneksel kurum vardır ve bunlar halen sosyal hizmetler alanında faaliyetler de yürütmektedirler. Bunun en tipik örneği dini temelde örgütlenmiş vakıf yurtlarıdır.

            Vatandaşlık temelinden, toplumsal aidiyet temeline kayan vurguda, bireylerin insan türüne özgü haklarının yerini kültür ve kimlik temelinde bir araya gelen toplulukların haklarının alması, Özel’in de vurguladığı insan haklarının en temel anlamının gözden yitmesine yol açacaktır.

 Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda Sosyal Hizmetlerin Ele Alınışı ve İnsan Hakları Bağlamında Değerlendirilmesi 

            8. Beş Yıllık Kalkınma Planı için hazırlanan Sosyal Hizmetler ve Sosyal Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu, Raporuna, sosyal hizmetleri, sosyal yardımları ve sosyal güvenlik kapsamında sunulan hizmetlerin birbiriyle çakışan hizmetler olmasına vurgu yaparak başlıyor.

            Komisyon, sosyal hizmetlerin “toplumun değişimini hızlandıran ve toplumsal kalkınmaya yön veren hizmetleri başlatma ve yürütme ve her türlü sosyal soruna yönelme yetki ve sorumluluğuna sahip kendine özgü bir uygulama alanı” olduğunu belirtiyor ve “bu özelliği açısından, sosyal hizmetlerle ilgili değerlendirmelerin, salt sosyal güvenlik ve sosyal yardım kavramlarıyla ele alınması, bilimsel açıdan yeterli değildir.” diyerek bakış açısını eleştiriyor.13

            “Sosyal hizmetler, gelişmiş ülkelerde temelde sosyal hizmet mesleğinin kendine özgü ilkeleri, değerleri, çalışma yöntemleri ve kuralları doğrultusunda, gereksinim içindeki bireyleri, aileleri ve toplulukları işlevsel hale getirmeyi ve toplumsal değişme ve gelişmeyi hızlandıracak çalışmaları başlatıp yürütmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle çalışma alanı çok geniş, hedef kitlesi ise sadece yoksullarla sınırlı olamayacak kadar çeşitlidir. Aileler, çocuklar, gençler, yaşlılar, özürlüler, güç koşullardaki kadınlar, sığınmacı ve göçmenler, tıbbi ve psikiyatrik yönden yardıma muhtaç hastalar, alkolikler, uyuşturucu madde kullananlar, suçlular, afetlerden zarar görenler, yoksullar ve benzeri diğer birey ve gruplar bu hizmetlerden yararlanırlar. Bunun yanı sıra sosyal hizmetler yerel düzeydeki toplumların gelişmesi ve değişmesi yönündeki hizmet ve yardım programlarını da içermektedir.” 14

            “Sosyal yardım hizmetleri ise, yoksullar ve yoksullukla ilgili bir bakış açısına ve uygulama anlayışına dayanır. Bu yönüyle de, “sosyal güvenlik” kavram ve uygulamasıyla doğrudan çakışmaktadır. Sosyal yardım yerel ölçülere göre, yaşamlarını en düşük düzeyde dahi sürdürmekte güçlük çeken kişilere ve onların geçindirmekle yükümlü oldukları aile bireylerine kendi kendilerine yeterli hale gelebilmeleri için, sosyal hizmet mesleki müdahalesi ile birlikte, kamu makamları tarafından karşılıksız ayni ve nakdi bir biçimde sunulur.

            Sosyal yardımlardan yararlanmada, muhtaçlık durumu ve Avrupa Sosyal Şartı’na atıfta bulunan Avrupa Sosyal Şartı Bağımsız Uzmanlar Kurulu’nca işaret edildiği şekilde; “yeterli geçim kaynaklarına sahip olamama durumu” temel bir koşuldur. Oysa sosyal hizmetlerde kural olarak (sosyal yardım alanı hariç) böyle bir zorunluluk yoktur. Sosyal hizmetler, yeterli geçim kaynaklarına sahip olan veya olmayan herkesin gereksinim duyabileceği ve talep edebileceği hizmetlerdir.

            Ancak, “sosyal yardım” hizmetlerinin, sosyal hizmetlerle içiçe olduğu ve bir bütünlük içinde sunulduğu durumlar da vardır. Örneğin, işsizlik ve gelir dağılımındaki adaletsizliklerden kaynaklanan sosyal sorunlar, sosyal hizmetleri ve sosyal hizmet kurum ve kuruluşlarını da zorunlu olarak ilgilendirmektedir.”15

            Komisyon, bu açıklamaların ardından konunun “Sosyal Hizmetler” ve “Sosyal Yardımlar” başlıklarından oluşan iki alt komisyonda inceleneceğini belirterek raporunu da bu çerçevede düzenlemiştir.

            Ancak bu eleştiri ve uyarılara rağmen planda yine sosyal hizmetler ve yardımlar aynı başlık altında ele alınmıştır. Bu görüşlere bu kadar yer vermemin nedeni yukarıda tartışmaya çalıştığım gibi Türkiye’de sosyal hizmetlerin henüz kurumsallaşmadığı ve konunun uzmanlarının uyarılarına rağmen, devletin ilgili birimlerinin bunu göz ardı ettiklerini tekrar vurgulamaktır.

            Raporun Sosyal Hizmetler bölümünün girişinde, sosyal hizmetlerin gelişmesi ve etkililiğin sosyal devlet anlayışıyla yakından ilgili olduğu belirtilmekte, 1961 Anayasası gibi 1982 Anayasasının da sosyal devlet ilkesine kabul ederek, Anayasa’nın 61 maddesine göre devletin, zor durumda olan, kendi kendine yetemeyen ve başkasından yardım almak zorunda kalan kişileri sosyal hizmetler ve yardımlarla desteklemekle yükümlü kıldığı vurgulanmıştır. Bunun ardından küreselleşmenin etkilerinin ve yarattığı değişikliklerin vurgulandığı raporda, küreselleşme sürecine bağlı olarak “sosyal devlet” anlayışında değişik görüşler ortaya çıktığı belirtilerek, devletin küçülmesi, sosyal devletin rolünün azaltılması sosyal sözcüğünün sınırlı ve sorumlu olarak değiştirilmesi gibi görüşlerin dile getirilmesinden duyulan kaygı vurgulanmıştır.

Uzmanların, küreselleşmenin sosyal hizmetler alanına olumsuz etkilerinden bu denli kaygılanmalarının pek de abartılı olmadığı ortadadır.

Raporda ayrıca, “devletin küçülmesi” savları doğrultusunda, sosyal hizmetlerin toplumun kendi inisiyatifi ile özel kesimlerce yerine getirilmesi yönündeki öneriler de eleştirilmekte ve bunun tehlikelerine dikkat çekilmekte, sosyal hizmetlerin özel kesim tarafından karşılanmasının adil olmayan bir dağılma meydana getireceği ve bunun da toplumda sağlıksız bir yapının oluşmasına yol açacağı belirtilmektedir.

Burada dile getirilen kaygılarla globalleşme ve insan hakları bağlamında dile getirilen kaygılar tamamen örtüşmese de sosyal hizmetler alanından devletin geri çekilmesinin, konuyla ilgilenen tüm çevreleri tedirgin ettiği görülmektedir.

            Tüm bu tartışmaların ortaya koyduğu gibi, globalleşmeyle birlikte neo-liberal politikaların getireceği sonuçlar, insan hakları ve sosyal hizmetler bakımından ciddi hak ihlallerine ve dezavantajlı grupların devlet desteğinden yoksun kalmasına hatta, sosyal hizmetlerin gerilediği bir ortamda bu açığın çeşitli kimlikler temelinde örgütlenen gruplar aracılığıyla doldurulmasına yol açacaktır. Bu da, insanların, piyasanın acımasız rekabet koşullarında çaresiz, güçsüz ve tek başına kaldıkları durumlarda, etnik, dini yada başka bir kimlik temelinde örgütlenen cemaatlerin insafına terk edilmesine yol açacaktır.


* Bu çalışma 2001 yılında Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ABD Yükseklisans programında “İnsan Hakları Sorunları I” başlıklı ders için hazırlanmıştır.  Sosyal Hizmetler alanında son dönem yaşanmakta olan tartışmalara katkı sunacağına inanıyorum.

** Sosyal Hizmet Uzmanı, Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ABD doktora öğrencisi.

1 Ioanna Kuçuradi, Uludağ Konuşmaları, Özgürlük, Ahlak, Kültür Kavramları, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 1997, s.14

2 agy.,s.19

3 agy.,s.16

4 agy.,s.16

5 agy., s.17

6Bakır ve ark., Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu 1. ve 4. Sınıf Öğrencilerinin İnsan Hakları Konusundaki Bilgiler Hakkında Bir Araştırma, Lisans Tezi, 1999, s. 16 

7 Ioanna Kuçuradi, Evrensel Bildirgenin 50. Yılında İnsan Hakları, 50 Yıllık Deneyimlerin Işığında Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları, Yay.haz. Ioanna Kuçuradi ve Bülent Peker, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1999, s.27

8 Ayşe Buğra, Küreselleşme, Ekonomik Yaşam ve İnsan Hakları, 50 Yıllık Deneyimlerin Işığında Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları, Yay.haz. Ioanna Kuçuradi ve Bülent Peker, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1999, s.233

 9 agy. s. 233

10 agy., s.237

11 Hüseyin Özel, Küreselleşme, Ekonomik Yaşam ve İnsan Hakları, 50 Yıllık Deneyimlerin Işığında Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları, Yay.haz. Ioanna Kuçuradi ve Bülent Peker, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1999, s.250

12 agy., s. 250

13 Sekinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Sosyal Hizmetler ve Yardımlar Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Sunuş

14 agy., s.1

15 agy., s.2