GELENEKSEL TOPLUM VE MODERN TOPLUM DİKOTOMİSİ
BAĞLAMINDA MODERNLİĞİN ELEŞTİRİSİ
Vefa AKDOĞAN
Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Ana Bilim Dalı
Geleneksel Toplum Nedir?
Sosyologlar toplumları bilimsel yöntemlerle incelemek amacıyla, sınıflama
yönteminden büyük ölçüde yararlanmışlardır. Bu gayeye matuf olarak, bir çok
sosyal bilimci çeşitli toplum tasnifleri yapmışlardır. Sosyoloji ilminin ilk
öncülerinden olan İbn-i Haldun toplumları hayat tarzlarına göre
“bedevi(göçebe)”, “hadari(yerleşik toplumlar)” olmak üzere ikiye ayırmıştı.(Haldun,1986:307)
A. Comte toplumların tekamülünü öne sürdüğü meşhur “Üç Hal Kanunu”na göre
“askeri toplum- hukuk toplumu” ve “sanayi toplumu”, F.Tonnies
“cemaat-cemiyet”, E.Durkhiem “organik toplum-mekanik toplum”, H.Becker
“kutsal toplum-seküler toplum”, H.Sencer “basit toplum-karmaşık toplum”, T.Parsons
ilkel toplumlar-ara toplumlar” ve “modern toplumlar” ve G.Rocher “geleneksel
toplum-teknolojik toplum” şeklinde bir çok toplum tasnifleri yapmışlardır.(Günay,1986-1987:41-42)
Sosyoloji sistematiği bağlamında, düşünüş ve davranış şekilleri açısından
iki ayrı toplum tipi dikkatleri çekmektedir. Bunlardan birincisi XIX. Yüzyıl
sonlarına doğru özellikleri ve farklılıkları iyice belirip netleşen “sanayi
toplumu” yada modern toplum, ikincisi sanayi öncesi yada “geleneksel toplum”
tabiri ile ifade edilen toplum şeklidir.(Efe,1997:30) “Geleneksel toplum”
genellikle endüstriyel, kentleşmiş ve kapitalist “modern topluma”karşı
kullanılır. Yanlış bir yaklaşımla, modern olmayan döneme çok çeşitli
toplumları (bir yandan çağdaş avcı ve giyecek toplayıcı gruplar ile öbür
yandan Orta çağ Avrupa devletlerini) bir arada harmanlayan geleneksel
toplum, yargılayıcı bir terimdir ve bu doğrultuda, bazen sıkı sıkı kaynaşmış
aile değerleri ve cemaatin efsanevi altın çağıyla birlikte anılmasına
rağmen, adlandırdığı toplumlara genellikle olumsuz özellikler; geri, ilkel,
bilimsel olmayan ve duygusal bir toplum özelliği
atfetmektedir.(Marshall,1999:5)
Geleneksel toplumu daha iyi anlayabilmek için “gelenek” sözcüğü üzerinde
iyice durmak lazım. Abdullah Laroui “gelenek” sözcüğünün anlamını değerler
bütünü ve toplumsal yapı bağlamlarında ikiye ayırmaktadır. Ve geleneksel
toplumu karakterize edenin ikincisi olduğu noktasında temellenir. Laroui’ye
göre “geleneğe ilişkin tüm sosyolojik tahliller, fiilen negatiftir. Geleneği
tarımsallık, kırsallık, pasiflik, tarih dışılık vs. şeklinde
tanımladığımızda, modern toplumun , yani XVIII. Asırdan beri yürülükte olan
toplumun özelliklerini negatiflerine çevirmekten başka bir şey yapmış
olamayız” demektedir.(Laroui,1998:63)
“Gelenek” terimi günümüzde karşılaşılan en karmaşık ve belirsiz kelimelerden
biridir. Çoğu zaman kabaca “gelenek” dendiğinde belli bir yolu izleme, belli
bir çerçevede hareket etme ya da daha önceden birisinin ortaya koyarak
genelleştirdiği şeyi devam ettirme olarak anlaşılabilir. Geleneğin bundan
başka ve en popüler anlamı, günlük dilde örf, adet ve töre anlamında
kullanılmasıdır. Bu anlamıyla gelenek, toplum içinde belirli bir davranış
kümesini yönlendiren, belli davranış kalıpları üreten ve insanları bu
kalıplara göre davranmaya zorlayan ideolojik aygıttır.(Armağan,1990:87)
Sosyolojik anlamda “gelenek”, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi, düşünce ve
kültür birikimini ifade eder. Bu aktarma işlemi toplumsal istikrar ve
sürekliliği güvence altına alan sosyal bir işleve sahiptir. Gelenek kavramı
sosyoloji literatüründe toplumsal bir fenomen veya bir değerler bütünü
şeklinde iki farklı anlamda formüle edilmekte ise de daha çok ikinci
anlamıyla ve modern olmayan toplumsal pratikleri negatif, yani olumsuz
olarak nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.(Toku,2000:170)
Gelenek kavramı Batı’da ortaya çıkışından bu yana bir çok çevrede adet,
alışkanlık, miras olarak devralınmış düşünce kalıpları vb. şeyleri ifade
etmek için kullanılmakta ise de, bu ifadelerin kavramı tam anlamıyla
karşıladığı doğru değildir. Teknik anlamıyla gelenek, hakikati insanlığa
açıklanmış ya da açıklanmamış kutsal bir kaynağın ilkelerinin, farklı zaman
ve mekanlardaki daimi tezahürünü ifade eder. Asıl ayırt edici özelliği
“kutsal”ın rehberliğinde bir dünya kurmak olduğundan, evrensel anlamda
dinle, ezeli hikmetle özdeşleştirilebilir. Kaynağı bir olmakla birlikte,
dini formların çokluğu da geleneklerin çokluğuna işaret eder.(Toku,2000:168)
Geleneğin tanımlanması ancak kutsal olandan arındırılmış günümüz insanı ile
beraber ortaya çıkmıştır. S. Hüseyin Nasr bu tanımlamayı şöyle
açıklamaktadır: “bir çok dilde, modern zamanlar öncesinde tam olarak
geleneğe tekabül eden bir deyim kullanılmış değildir. Modern zamanlar öncesi
toplumlar geleneksel bakış açısını kabul edenler tarafından bu deyimle
tanımlanmışlardır. Modern zamanlar dönem öncesi insanı özel bir tarzda
tanımlanmış olarak gelenek idrakine sahip olabilmek için geleneğin meydana
getirdiği dünyaya fazlaca dalmış bir insandı. Modern dönem öncesi insanı
Sufi kıssasında geçen yavru balık gibiydi. Yavru balıklar bir gün annelerine
giderler, sözünü çok işitmiş oldukları ama kendisini hiç görmemiş oldukları
ve kendilerine nitelikleri anlatılmamış olan suyun mahiyetini sorarlar. Anne
balık, su olmayan bir şey buldukları zaman kendilerine suyun mahiyetini
açıklamaktan memnuniyet duyacağını söyler. Aynı şekilde; modern dönem öncesi
zaman insanları şimdi gelenek olarak isimlendirdiğimiz şeyle doymuş halde
olan dünyalarda yaşıyorlardı. Modern dünyada tanımına ve açıklanmasına
ihtiyaç duyulan gelenek denilen ayrı bir kavrama sahip değillerdi.(Nasr,1995:49)
Geleneksel bir toplumsal pratikte, geleneğin alanı dışında kalan hiçbir şey
yoktur. Gelenek, bilginin de, ahlakın da, hukukun da, siyasetin de
kaynağıdır. Geleneksel, toplumsal pratiğe değişmez ilkeler uygulayarak
toplumsal yapıyı belirler.(Toku,2000:170) Geleneksel toplumsal pratikte
yaşam biçiminin tüm yönleri bellidir. Bunlar, birey tarafından soyut,
spekülatif akıl yürütmeyle tespit edilmiş olmayıp, hepsi kutsal kaynak
tarafından bahşedilmiştir. Bahşedilmişlik vasfı, insanın dünyevi hayatındaki
istikametini tayin etmesini mümkün kılan rehberlik de dahil tüm iyi şeylerin
görünmez bir istikametten gelmesi ve beşeri olan her şeye yönelmesi
demektir.
Gelenek, öncelikle zihni ve soyut bir kavram olarak çok sayıda ve farklı
manevi unsuru, davranış biçimini ifade eder. Gelenek bu anlamda somut insan
davranışlarında, topluluk ilişkilerinde egemen bir fenomen hükmündedir.
Çeşitli kavim ve toplulukların örf ve adetleri, emredici töreleri, varlık,
insan ve hayata ilişkin tayin edici düşünceleri bu kaynaktan beslenerek
teşekkül eder. Gelenek öylesine insani ve aynı zamanda soyla tezahürleri
olan bir fenomendir ki ne tarihte nede çağımızda tümüyle geleneği olmayan
bir insan topluluğuna rastlanamaz. Gelenek bu yönüyle sadece tarihsel
değildir, belli ölçeklerde aktüel etkilenmelere açık olabilir. Bu alanda bir
değer yargısı zaman içinde fosilleşirken , bir yenisi hemen değilse bile,
yine zaman içinde onun yerine geçer, önem kazanabilir.(Bulaç,1995:11)
Abdullah Laroui de her toplumun gelenek denilen bir yapıya sahip olduğunu
iddia etmektedir. Laroui; “sosyologların eserlerinde bulunan zahiri
incelemeler modern sanayi toplumunun sadece ters imajlarıdır. Gerçekte, bu
sözde geleneksel toplumların her birinin bakış açısını benimsemeye
çalıştığımız zaman ve onların tarihsel gelişmelerini izlediğimizde her
toplumun gelenek denilebilecek kalıntı(residual) bir yapısı olduğunu fark
ederiz, tıpkı tüm bu toplumların endüstriyel Batı’nın bakış açısını
benimseyenler tarafından geleneksel olarak tanımlandığı gibi.”(Laroui,1998:71)
Kelimenin gerçek anlamıyla gelenek, toplumsal pratiği kutsala bağlayan
zincirdir. Gelenek, ne zamansal ve mekansal arzuların toplamıdır, ne de
beşeri icatların. O, çevreye verilmiş mekanik cevapların toplamından da
ibaret değildir. Her geleneğin kurulup geliştiği, olgunlaştığı ve nihayet
gerileyip çöktüğü bir tarihsel süreci vardır. Böyle olmasına rağmen gelenek,
tarihin bir ürünü değildir. Aksine tarihi yapan girişimdir. Tarihsel yönü
itibariyle gelenek, manevi bir mirastır. Bu mirasın devamlılığı her neslin
bir öncekinden devraldığı insiyaki fonksiyonla muhafaza altına alınmıştır.
Geleneksel toplumsal pratikte toplumun tüm fonksiyonlarında bir çok farklı
formda da olsa nakil(vahiy) hep yönlendirici unsur olmuştur. Bu nakil
geleneğin yapısal unsurlarının birbiri ile etkili bir biçimde bütünleşmesini
temin eder. Böylece en azından prensipte kutsal olmayan hiçbir şeyin
varolmamasını sağlar.(Toku,2000:170)
GELENEKSEL VE MODERN TOPLUMUN AYIRDEDİCİLİĞİ
Geleneksel Toplum-Modern Toplum
“Geleneksel toplum” kavramı “modern toplum” kavramının tanımlanması
sonucunda ortaya çıkmıştır. Esas itibariyle sosyoloji toplumları değil
modern toplumu betimleme ve açıklama yönündeki sistematik bir çabadır.(Wagner,1996:69)
İşte sosyologlar kendi toplumlarını açıklamaya çalışırken “geleneksel”
olarak tanımladıkları toplum tipleri ile karşıtlık içerisinde yapmışlardır.
Genel olarak bir uygarlığın kendi gelişim çizgisi içinde görece en son dönem
geliştirdiği özel olarak da Batı uygarlığının Rönesans ve Aydınlanma
dönüşümünden sonra kazandığı kültürel değer ve sosyal ilişkilerin
özümsenmesi, ortaya çıkan yaşam tarzı(Demir;Acar,1997:69)olarak tanımlanan
modernite yenin yada yakın zamanın eşanlamlısı olarak gündelik yaşamda ve
kültürel modaya uygun tutumlara denir.(Jeaner,1993:15) Maks Weber modern
toplumu “dünyanın büyüden kurtulması” olarak gürür.(Turner,1997:267) Bununla
Weber insanların artık büyüsel ve doğaüstü güçlerin kutsal dünyasında kapalı
olmadıklarını kasteder.
Daha önce açıkladığımız gibi devralınmış düşünce kalıpları ve benzeri
şeylerin egemen olduğu toplum biçimi olarak tanımlanan “geleneksel toplum”
terimi, çağdaş sosyolojinin tartışma gündeminde özellikle 1960’lı yıllar ile
ifade edilir. Ernest Gellner, geleneksel toplumları modern toplumlardan
ayırt eden şeyin ne olduğuna dair araştırmalarında modern toplumun “içinde
yaşadığımız dünyayla içinde düşündüğümüz dünyayı “ birbirinden ayırdığını,
bunları birbirinden bağımsızlaştırdığını söyler ve geleneksel bir toplumda
doğal dünya ile sosyal ve ahlaki dünyanın birbirlerinden ayrılmamış olduğunu
ve birbirini besleyecek tarzda kurulduğunu belirtir.(Armağan,1990:91)
Geleneğe nispetle apayrı bir toplumsal pratiği ifade eden modernite, her
şeyden önce, o, kendisini herhangi bir kutsal öğretiye uygun olarak
örgütlemeyen sosyal yapıya tekabül eder.(Touraine,1994:23) Bu anlamda
modernite, Avrupa’da aydınlanma çağıyla başlayan ve sonraları bütün dünyayı
etkisi altına alan Batı’ya özgü yaşam biçiminin adıdır.(Giddens,1994:9)
Kavramın teknik anlamı böyle ise de günlük dilde yaygın olarak iki farklı
kullanımıyla karşılaşmaktayız. Birincisi, modernitenin çağdaşlıkla eşanlamda
kullanımıdır. Bu şekliyle modernite basitçe çağdaş yapılanmaların eskilerin
yerini alması demektir ve Latince “modernus” teriminin etimolojik
karşılığına dayanır. İkinci anlamıyla modernite, ilerlemeyle ilişkilidir.
Birinci kullanım tamamen göreli iken, ikincisi bir takım değerlerin
tercihine bağlıdır.(Toku,2000:171)
Toplumları geleneksel ve modern diye ayıran sosyologlar, bu iki toplum
arasında belirgin farklar ortaya koymuşlardır. Bu iki toplum tipi arasında
ortaya çıkan temel farklılıklar ise bilimsel ve teknolojik bilginin
gelişmesine bağlı olarak insanın tabii ve sosyal çevresi üzerinde kurduğu
egemenlikle görülmektedir. Bu anlamda modern ve geleneksel insan arasında
ortaya çıkan farklılık, modern ve geleneksel toplum arasındaki farklılığında
kaynağını oluşturur.
Modernleşme literatüründe geleneksel ve modern toplum arasındaki
farklılıklar üzerinde geniş olarak durulmuştur. Getirilen açıklamalara göre
geleneksel toplum bünyesinde şu özellikleri taşımaktadır. Durağan toplumsal
yapı; tarıma dayalı ekonomi, düşük okuma yazma oranı; teknolojik düzey
geriliği; düşük hayat standardı; fonksiyonel belirliliği olan durumlar
mevcut değil; yatay ve dikey hareketsizlik; sosyal hayatta yüz yüze
ilişkiler yoğun; yönetimde kanun ve kurallardan ziyade gelenekler hakim;
inanç ve düşünüş biçimlerinde kaderci zihniyet ve uygulamalar egemen.
Geleneksel toplumun bu özelliklerine karşılık modern toplum dinamik, şehirli
hayat egemen olduğu endüstrileşmiş, siyasi ve sosyal yapıda kurumlaşmaların
artmış, okuma yazma oranının yüksek ve yüksek öğrenimin yaygın olduğu,
yönetimde görevleri fonksiyonel olarak farklılaştığı, kitlelerin giderek
aratan bir oranda siyasete katıldığı, siyasi gücün daha geniş gruplara
dağıldığı, demokratikleşmenin yanı sıra laik düşünüş tarzlarının siyasi ve
sosyal yapıda hakim olduğu bir toplum tipi olarak
tanımlanmaktadır.(Coşkun,1994:299)
Her iki toplum tipini tehdit eden etmenler farklıdır. Geleneksel toplumu
tehdit eden kıtlık tehlikesi olurken, modern toplumu da aşırı üretim tehdit
altında tutmaktadır. Öte yandan geleneksel toplumda aile bizzat eliyle
ürettiğini tüketir ve böylece hem üretici hem de tüketici olurken, modern
sanayi toplumunda genellikle aile sadece bir tüketim ünitesi durumunu
almaktadır geleneksel toplumda kişinin biyolojik temele dayalı olarak
doğuştan kazandığı statüden farklı olarak, modern sanayi toplumlarında
şahıslar bir çok kazanılmış statülere ve mevkilere erişebilmektedir. (Günay,1986-1987:53-54)
Geleneksel ve modern toplumlar arasındaki temel farkları çeşitli yönlerden
şöyle özetleyebiliriz.
1- örgütlerin uzlaşması: modernleşmiş toplumlarda örgütler genellikle
belirli davranış
biçimi üzerinde örgütleşmişlerdir. Ekonomi, siyaset ve eğitim alanlarındaki
gibi... Fakat gele-neksel toplumda böyle bir ayırım ve uzmanlaşmaya
rastlayamayız.
2- Karşılıklı bağımlılık: modernleşmiş toplumlarda örgütler uzmanlaştıkları
ölçüde birbirlerine bağlı hale gelirler. Modernleşmemiş toplumlarda ise
kendine yeterlilik yüksek düzeydedir.
3- ilişkiler Farkı: modernleşmiş toplumda ilişkilere rasyonellik,
evrensellik ve fonksi-yonel belirlilik hakimdir. Modernleşmemiş toplumlarda
ise ilişkilerde gelenek , özerklik ve fonksiyonel yaygınlık söz konusudur.
4-Merkezileşme Eğilimleri: Modernleşmiş toplumlarda yüksek düzeyde ve
olanaklı merkezîleşme görülür. Buna karşılık olarak modernleşmemiş
toplumlarda düşük düzeyde, zorunlu ve olanaklı merkezileşme söz konusudur.
5-Genel Bir Değişim Ortamı ve Pazarlar: modernleşmiş toplumlarda paranın
kullanım oranı yüksek, pazarlar yaygın ve genişleme içerisindedir.
Geleneksel toplumlarda parasal mekanizmalar ve pazarlar sınırlı bir uygulama
alanına sahiptir.
6-Bürokrasi: Modernleşmiş toplumlardaki bürokrasiler, modernleşmemiş
toplumlardaki bürokrasilerden farklı temellere dayanır, yaygın ve
uzmanlaşmıştır. Geleneksel toplumlarda ise sınırlıdır.
7-Ailenin Önemi: Modernleşmiş toplumlarda aile ilişkileri, aile dışındaki
örgütlerde anlamını yitirir. Modernleşmemiş(geleneksel)toplumlarda ise aile,
bireyin aile dışındaki davranışlarını belirleyici bir konuma sahiptir.
8-Köy-Kent Karşılıklı Bağımlılığı: Geleneksel toplumların nüfüsünün büyük
bir oranı kırsal bölgelerde yaşamaktadır. Modern toplumlar ise kentsel ve
endüstriyel temel üzerinde yükselir.(Coşkun,1994:299-300)
Geleneksel ve Modern Toplumlarda Din
Din, geleneksel toplumun hayat sınırlarını belirlemiş ve kuşatmış
durumdadır. Toplumun kurgusunda istisnasız tek otoriteye sahiptir ve buna
dayalı olarak da meşrulaştırma aracıdır. Temel değerlerini dini
kutsallıklardan alan geleneksel toplumun kültürü bir bütün oluşturmakta ve
kişi bu kültürü almakla toplumla bütünleşmiş olmaktadır. Dolayısıyla üyeleri
arasında dini bakımında tam bir inanç ve ibadet birlik ve beraberlik
mevcuttur. Toplumun tabakası ve kesimindeki fertlerin dini
emirlere,yasaklara, ibadet, ayin ve uygulamalara olan riayette genelde
tamdır. Toplumun en üst tabakasındaki kişiyle en alttaki kişinin dini
boyutlara bağlılık konusunda tam bir bütünlük göstermekte ve her fert bir
sosyal kontrol görevini üstlenmiş durumdadır. Bu kontrol işlemi,sırf dini
faaliyetler olarak nitelendirilebilecek olan ibadet ve dini emir ve
yasaklara riayet konusunda değil, fakat ve hatta özelikle temelde yine olan
grup ahlakına bağlılık konusu da kendini hissettirmektedir. Esasen bu toplum
tipinde dinin en önemli toplumsal fonksiyonlarından biri ve hatta en başta
geleni, grup ahlakının korunması veya ayakta tutulmasıdır. Din toplumda
muhafazakarlık işlerini görür. Yine din ahlak, örf, adet ve kültürün resmi
koruyucusudur. Dolaysıyla geleneksel toplumda “din adamı” büyük bir öneme
sahiptir.(Günay,2000:358)
Teknolojik gelişmeler, sanayileşme ve şehirleşmenin yarattığı sosyal değişme
sürecinden din kurumu da son derece etkilenmiştir. Esasen, toplumun bütün
yapısal unsurları birbirleriyle öylesine yakından sıkı sıkıya bağlıdır ki,
bir kurumda meydana gelen değişme diğer kurumlarda da kendini
hissettirecektir. Dolaysıyla geleneksel topluma nispetle modern sanayi
toplumunda gözlenen bir çok önemli farklılık sebebiyle, geleneksel toplumda
hayatiyet bulduğu şekliyle dinin modern sanayi toplumunda da varlığını
sürdüreceğini düşünmek hatalı olmaktadır. Çünkü, bu iki farklı toplum
tipinde hayatiyet bulan dini yaşayışlara karşılaştırmalı bir göz atış,
onların arasında çok büyük farklılıkların bulunduğunu bize öğretmektedir.
Modern sanayi toplumlarında kutsal ve kutsal-dışının net bir biçimde
ayrılarak sosyal farklılaşma çok ileri bir seviyeye erişmiştir. Böylece
toplum hayatında gözlenen sekülarizasyon, olayların daima bilimsel ve
rasyonel biçimde toplum hayatına yerleşmesi olgusuna paralellik arz
etmektedir.(Günay,2000:360)
Günümüz modern sanayi toplumlarında yada bizim ülkemiz gibi sanayileşmekte
olan ülkelerin sanayileşmiş bölgelerinde rastlanan ve etkileri giderek bütün
dünyayı saran, geleneksel dinlerin ve dindarlıkların bu gevşemesi ve
rağbetten düşmesi, G. Le Bras’ın ifadesiyle, “şeytanla tanrı arasındaki
basit bir çatışma olayının değil, fakat yen bir medeniyetin sonucu”
olmaktadır. Başka bir ifadeyle, inançlardaki bu yıkılma eğilimi her şeyden
önce teknik ilerleme ve rasyonel planlama ile alakalı olarak ortaya çıkan
aşırı laikleşmenin bir neticesinden başka bir şey değildir. Muhtemelen
sanayileşmenin vurgulanması gereken en önemli etkisi laikleşmedir.
Sanayileşme ve kentleşme zorunlu olarak toplumun tüm katmanlarında dinden
bir uzaklaşmayı ve laikliği de beraberinde getirmektedir. Laikleşme, en
ekstren anlamıyla geleneksel dinin etkin bir reddinden ibarettir ve en
ılımlı ifadesiyle dini kontrolün günlük hayat üzerindeki etkisinin
azalmasıdır. .(Efe,1977:371)
Geleneksel toplumda sosyal hayatın merkezinde yer alan din, modern toplumda
sekülarizasyon sonucu ferdileşerek toplumsal tesirini kaybetmiş ve kendi
alanına çekilmiştir. Artık kişilerin özel yaşantılarıyla ilgili bir vicdan
ve şahsi tercih meselesi hüviyetine bürünmüştür. Dini inançlar ve ibadetlere
olan rağbet azalmıştır. Geleneksel toplumda dini uygulamalara katılmayanlar
parmakla gösterilecek kadar az olduğu halde, modern toplumda kişiler kişiler
dine çok az ilgi duymaktadır. Bu ilgi azlığı şehir ve çevrelerinde etkisini
daha çok gösterirken, kırsala doğru dine ilgi artmaktadır. Modern toplumda
geleneksel toplum içinde varolan birlik ve beraberlik ruhu çözülmüş, dine
ilgisizlik ve hatta dindarlığa karşı tenkit ve inançsızlık hakim olmaya
başlamıştır.
Geleneksel ve kurumlaşmış dinin ve dindarlıkların gevşemesi geri kalmış ve
kalkınma yolunda olan toplumlarda da rastlanmaktadır. Kentleşmiş,
eğitim-öğretim ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması sonucu artan
toplumsal hareketlilik ve benzeri faktörlerin etkisi altında kendisini
gösteren toplumsal değişim süreçleri, geleneksel toplumun yapısını,
kültürünü, toplumsal dokusunu, yerleşik değerlerini ve hatta karakterini
derinden etkilemekte, köklü değişim süreçleri ile karşı karşıya bırakmakta
olup, bu durum tüm bunların kaynağı olan dini yaşayışı, kültürü ve
kurumlarını da etkilemektedir. Zaman zaman bu değişim bir arayış ve bocalama
dönemine soktuğu toplumu dine yeniden sarılmaya sevk etmekte ve “dine
yeniden dönüş” eğilimlerine de yol açmaktadır.
Değişim ve sarsıntı bir çok faktörle açıklanır. Modern ve laik eğitim,
işbölümünün artışına paralel olarak oluşan mesleki ve sosyo-ekonomik statü
farklılıkları, şehirleşme, iletişimin yaygınlaşması, sosyo-politik
faktörler, psikolojik etkenler ve tüm bunların ana kaynağı sanayileşme
sayılabilir. Kısacası yeni bir medeniyet ve onun getirdiği zihniyetler,
şartlar ve değişimin etkisi büyüktür. Modern medeniyetle birlikte,
şehirliden hareketle teknik, akılcı ve tenkitçi bir zihniyet yayılmaya
başlamış, endüstri, fabrikalar ve makinalar bu zihniyetin yayıcıları
olmuştur. Böylece geleneksel hayat anlayışları, dünya görüşleri,norm ve
değer sistemleri modern toplumlarda insanların kutsiyete olan inançları
azalmaya yön tutmuştur.(Günay,2000:363)
Ancak bu durum, Necdet Subaşı’ya göre bir azalma olarak değil de sadece
değişme olarak yorumlanmıştır. Geleneksel de varolan dinselliğin modern
olanla birlikte değişime uğradığı gözükmektedir. Ancak bu durum dinin yok
oluşu,yada geri çekilişi şeklinde değerlendirilemez. Genel öngörüler içinde
din, sanayi öncesi toplumsal yapıları yansıtan ve buna bağlı yaşam
tarzlarını formüle eden bir olgu olarak değerlendirilmekte ise de aslında bu
yorumlama kendi bağlamında detaylı bir temellendirmeye ihtiyaç duymaktadır.
Toplumsa değişim modernlik stratejisi içerisinde gerçekleştikçe dinde artık
bir öngörü temelinde giderek işlevsiz bir konuma sürüklenecektir. Yani bilim
dini devre dışı bırakacaktır. Halbuki din kendisine inananları aracılığıyla
kendi alan ve sınırlarını yeniden kurmakta, modern tahayyülü zorlayacak
şekilde yeni bir referans aygıtı aygıtı olarak gündeme gelmektedir. “Dinin
yeniden dönüşü”, “Tanrının intikamı” ya da “denetim gücünün artması” gibi
adlandırmalara konu olacak bir gelişme trendi içinde din, kendisini adeta
yeniden var kılmaktadır.(Subaşı,2000:82)
Çünkü dini tecrübenin insan toplumlarında belli bir dinamiği mevcuttur.
Toplumsal şartlar, farklılıklar ve değişmelerinde yaşanan dinde
değişiklikler doğurduğu muhakkaktır. Şu halde modern toplumlarda dinin
geçirmekte olduğu sarsıntı bir intibak problemidir. Geleneksel din ve
dindarlıklar yeni ve değişik şartlara uymaya çalışmakta; sarsıntı,
uyumsuzluk, geri dönüş ve yeni arayışlar bu intibak sürecine bağlı olarak
kendilerini göstermektedir. Bu anlamda eskinin geleneksel, taklitçi,
şekilci, korkuya dayalı, konformist, klerikalist, akıl ve bilimle çatışan
din anlayışları ve dindarlıkları sarsılırken;modern toplumlarda şehirlerden
başlayan daha şahsi, daha akılcı ve daha içten yaşanan yeni dindarlık
şekilleri kendilerini göstermektedir.(Coşkun,1994:46)
Yine dinin özü her zaman değişmez olarak kalırken onun işlevleri ve yansıma
biçimleri farklı olabilir. Dolaysıyla yararlılık konusu izafi bir şeydir.
Ondan istifade edene göre değişir.
Zamana Karşı Tutumlarında Geleneksel ve Modern Toplumlar
Zamana karşı tutum bir toplumun dünyaya karşı tutumunu da belirleyen
öğelerin başında yer almaktadır. Geleneksel toplumlarda zamanın ifade ettiği
anlamların anahtar öğelerini özetlemek gerekirse şunları söylemek mümkündür.
Bir kere orda zaman niteliksel olarak ölçülür. Ayni zaman türdeş ve sürekli
olmayan kısımlardan oluşan bir niteliktir. Modern toplumlarda olduğu gibi
boş zaman-iş vakti ayrımı yoktur. Her türlü faaliyet birbirine bağlantılı
olarak icra edilir. İkinci olarak da zamanın geriye dönük bir modeli söz
konusudur. Davranış ve yapı kalıpları olarak geçmişin önemi iyice
kaydedilmiştir. Gelecek kavramı geleneksel yaşam biçiminin bir yeniden
üretiminden ibarettir. Üçüncü olarak şimdiki zaman geleneksel anlayışa göre
kesintilidir. Gerçekten sürekli, istikrarlı, yaratıcı ve verili olan şey
geçmişin devrevi tabiatıdır.(Coşkun,1994:46)
Geleneksel toplumda “zaman”ın bir bölünmeye uğramasının temel nedeni böyle
bir ihtiyacın olmamasıdır. Gelenek, şimdiki zamanı, geçmişin içinde
hapsetmişti ve çağdaş Batı toplumlarında hakim olan zamanı değerlendirme
anlayışından farklı bir anlayışı ifade etmekteydi. Bireyin günü, bugün
olduğu gibi “iş zamanı” ve “boş zaman” diye ayrılmamıştı, “iş” hem zaman hem
de mekan bakımından diğer eylemlerden açık bir biçimde ayrılmış değildi.(Giddens,1998:26)
Modern zaman, daha çok endüstriyel zamanla örtüşür ve üç temel gürünüm
sergiler; iş örgütlenmesi, işbölümü ve zaman disiplinin iş hayatına girmesi.
Dolaysıyla vakit nakittir ve tasarruf edilmesi, israf edilmesi, kayıp veya
kaybedilmesi mümkün bir eşya, mal ve mülktür. Onun için görüşmelerde randevu
alınır ve iş esnasında rahatsız edilmez. Geleneksel toplumlarda zamanın
sosyal morfolojisi daha çok tabiatla uyumlu olmaya dayalı olup; dini
olaylar, bayramlar, kutlamalar(törenler) ve ibadetler vb. oluşan sosyal
hayatın niteliksel döngüsünün zemini bulduğu ekolojik bir
zamandı.(Coşkun,1994:47)
Zaman kavramının her iki toplumda farklı algılanması ve buna karşı
gösterdikleri tutumları, onların sosyal hayattaki davranışlarının
farklılaşmasına yol açmıştır. Geleneksel kavramlara göre zaman; çok uzun bir
geçmişi olan bir olay olmaktadır. Batı düşüncesinde belirsiz bir anı olan ve
geleceğe sahip bulunmayan iki boyutlu geçmiş, hal ve sonsuz gelecekten
oluşan lineer zaman kavramı geleneğin düşüncesine tamamen yabancıdır.
Gelecek, ileride gerçekleşecek olaylar henüz gerçekleşmediği, realize
edilmedikleri ve dolaysıyla zamanı oluşturamadıkları için kaçınılmaz olarak
mevcut değildir. Mamafih, eğer müstakbel olayların gerçekleşmesi kesin veya
doğanın kaçınılmaz ritmik hareketleri cümlesinden iseler bu takdirde söz
konusu olaylar potansiyel zamanı oluştururlar, gerçek zamanı oluşturmazlar.(Berger;Kellner,1985:165)
Bu ise kuşkusuz olarak gelecek zamanın penceresini aralamakta ise de bir
olay bir kere gerçekleşince artık o gelecek zamanda değil ama şimdiki
zamanda veya geçmiştedir. Dolaysıyla gerçek zaman şimdiki ve geçmiş
zamandır. İleri değil, geriye doğru hareket eder. İnsanlar kafalarını
gelecekte olup bitecek olanlar ile değil de geçmişte olup bitmiş olanlarla
meşgul ederler.
Modernlikle berber zamana karşı gösterilen tutumun gelenekselden farklı bir
şekle bürünmesiyle günlük yaşam yeniden organize edildi. Geleneksel bir
köyde bir köylünün arkadaşına “seni akşamüzeri göreceğim” diye randevu
verdiğine şahit olabilirsiniz. Bununla saat 18-23 arasındaki herhangi bir
zamanı kastetmektedir. Modern bir kimse ise (eğer randevularına sadık ise)
şöyle söyleyecektir: “seni dokuz otuzda ziyaret edeceğim”. Bu tür değişiklik
ise kaçınılmaz olarak günlük yaşamın dokusunda önemli bir takım
değişiklikleri kolay kolay anlaşılır nitelikte bulmayacaktır. Muhtemelen
yaşamı daha etkin, daha verimli kıldığını kabul edecektir, fakat aynı
zamanda yeni hayatının eski sakin yaşamına göre bir koşu içinde geçmeğe
başladığını görecek ve bunun geleneksel yaşam biçiminden daha az insancıl
olduğunu düşünmeye başlayacaktır.(Berger;Kellner,1985:166)
Zaman ve mekan ilişkisi açısından her iki toplum tipini de kapsayan ve hatta
tarım ekonomisi ile modern şehirli ekonomiyi ve hayat şeklini birlikte
uygulayabilecek olan şu ölçüyü ortaya koymamız gerekmektedir. Zaman içinde
çalışanlar, mekan içinde sabitleşmiş durumdadırlar; mekan içinde dolaşanlar
ise, zamanla durmadan değişmektedirler. Değiştiren ve yıkan, yiyip-tüketen
bir unsur olan zamana göre çalışanlar sabitleşiyorlar ve sürüp gidiyorlar,
sabit ve sürekli bir unsur olan mekana göre yaşayanlar ise kaybolup
gidiyorlar ve durmadan değişiyorlar. Ayrıntısını tasavvuf büyüklerinin engin
açıklamalarına bırakmak üzere şunu kaydetmemiz gerekiyor ki; zamanın
değişmelerine göre tutum alışta insanlar ya vaktin çocukları olurlar ya da
vaktin babaları. Bunlara sırasıyla telvin sahibi (renkten renge giren) kişi
ve temkin sahibi kişi denmektedir. Bu iki şahsiyet dışında bir üçüncüsü daha
var ki o da nefislerine köle olanlardır(Coşkun,1994:47)
Kişilik Yapısı Açısından Geleneksel ve Modern Kişilik
Her sosyal gerçeğin bir bilinç bileşeni vardır. Günlük yaşam bilinci çoğu
kez pre-teorik bilinçtir. Dolaysıyla kişi bulunduğu sosyal alanına göre
davranışlarda bulunur ve bu sosyal alana göre kişilik kazanır. Kişi
karşılaştığı olaylara kendi değer yargılarına göre anlamlar vermektedir.
Örneğin bedensel anlamlar ile ilgili anlamlar vardır. Pek çok geleneksel
toplumda bu tür denemelerin doğaüstü bir takım kuvvetlerin müdahalesi sonucu
ortaya çıktığı inancı hakimdir. Oysa modern toplumlarda bunlar biyolojik,
kimyasal ve bazen de psikolojik bir takım nedenlerle açıklanır. Bu
tanımlarda birbirinden çok farklı gerçekler ortaya çıkar.
Örneğin ; üç gece üst üste rüyasında ölmüş dedesinin kendisini pek pis
yemekler yemeğe zorladığını gören bir kimse eğer modern topluma ait bir
birey ise son günlerde edinmeğe başladığı akşam yemeklerinde fazla yemek
yeme alışkanlığından vazgeçmeye karar verebilir, bu arada psikiyatrisinden
acil randevu talebi isteyebilir; yok eğer bu birey geleneksel toplumun bir
ferdi ise dedesinin bu davranışı ile kendisine ne anlatmak istediğini merak
eder. Aynı realite görüldüğü gibi farklı farklı biçimlerde algılanmaktadır.
Birisi gördüğü rüya ile dedesi arasında bir ilişki kurmaya çalışırken,
diğeri olayı dedesini işin içerisine hiç katmaksızın değerlendirmenin
yollarını aramaktadır. Burada normlar da farklıdır. Normlardan biri
“sağlıklı olmalısın” diğeri ise “atalarınla ilişkini koparmadan yaşamanı
sürdürmelisin” şeklinde ifade olunabilir.(Berger;Kellner,1985:40)
Sık sık bilim ve din arasında uzlaşmaz bir ihtilafın olduğu söylenir.
Aslında bu tartışma “bilim”i kutsayan “modern” insan ile “dini”kutsayan
“geleneksel” insanın inanç ve tavırları arasındadır. İkisinin dünyaya farklı
pencereden bakışı böylesi bir durumu ortaya çıkarmıştır. Bu bakış açısı
dünyayı anlama ve anlamlandırmada da farklılık göstermiştir.
“Modern insan” ister bilim adamı olsun, ister felsefeci, siyasetçi ya da
teolog olsun, belli hususi tavırları olan bir şahsiyet olarak
tanımlanabilir. Hakim fikir insanın belli ilkel bir konumdan mevcut durumuna
“evrimleşerek” geldiği ve ilerleme sayesinde sonsuz biçimde bu yolu
izleyeceğidir. Bunun ötesinde modern insanın bakış açısı “bilimsel”,
“akılcı”, “liberal”, “demokratik”, “insancıl”, “izafiyetçi”, “eşitlikçi” ve
“kararlı” olarak nitelendirilebilir. Bu etkiler her ne kadar da bir dizi
yoruma açık ve hatta zaman zaman birbirlerine zıt düşebilirlerse de yine
belli bir altyapıya sahiptir. Tanımlamanın belirginleşmesi için bunları
şöyle özetleyebiliriz:1-Evrimci, 2-Antropomorfik(tanrıdan ziyade insan
merkezci), 3-Kutsal duygulardan yoksun ya da buna ihtiyaç duymayan,
4-Metafizik prensiplerin cahili.(Nasr,1995:114)buna zıt olarak geleneksel
bakış açısı tanrısal güç merkezlidir. İnsanın Tanrı ile doğrudan iletişimde
bulunabileceği bir “nimet” makamından “düşüş”ü insanın ilk ve kutsal
konumuna dönebilmesi için tanrısal öğretiye muhtaç oluşu ve bu öğretinin
ihsan edilişi ve Tanrı, Hak, Gerçeklik ve insanın özünün mahiyetini
açıklayan bir metafizik üzerine kurulmuştur.
Geleneksel kişilik yapısında sükunet, durağanlık ve yeni ortamlardan
soyutlama dikkat çekerken, modern kişilik yapısının temel özelliği
hareketlilik, hız ve empatidir. Yani karşılaşılan yeni ortamlara kısa
zamanda uyum sağlama ve kendini yeniden üretme yeteneği.
Her şeyden önce geleneksel kişilik, oyaları şansa, kadere, tecelli vb.
şeylere bağlarken, dünyaya kuşku ile bakar ve duygusallığı ön plana alır.
Doğuştan özellikleri önemser ve geçmişe yönelik dönüşür. Yine geleneksel
kişilik inanç bakımında teolojik, metafizik ve mistik eğilimdedir. Buna
mukabil modern kişilik olaylardan rasyonel olarak kendini sorumlu tutar.
Yeni deneylere açıktır. İnsanlararası ilşkilerde rasyonellik ve başarı
durumu önemser ve geleceğe yönelik bir şahsiyettir. Ayrıca modern kişilik
alışılmışın dışında açık, tuhaf denilebilecek derecede farklılıklar arzeden,
aşırı derecede yansıtıcı ve ferdiyetçidir. İki toplum insanın ölüme karşı
tavırları da farklıdır. Modern insanın bulanım ve endişe içinde bulunmasının
başlıca sebebi imanımı kaybetmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Yani dünyanın
büyük dinlerinden herhangi biriyle canlı hiçbir bağı yoktur. Dolayısıyla
modern insan için en büyük endişe ve korku kaynağı ölümdür. Geleneksel insan
için ise ölüm, sadece bir geniş ayinidir. Dindar insan dünyaya açık bir
kişidir. O yaşarken sala yalnız değildir, dünyanın bir parçası da onunla
birlikte yaşamaktadır.
TOPLUMSAL TEZAHÜR KODLARI AÇISINDAN MODERN TOPLUM VE GELENEKSEL TOPLUM
Sosyal ve Siyasal Yaşam
Geleneksel toplumun örgütlenmesi iki eksen üzerinde gerçekleşir. Akrabalık
ve yaş grupları. Akrabalık, evlenme sonucu oluşan kan ve tanışıklık bağları
üzerine kurulmaktadır. Bu bağlar farklı yaştaki kişiler arasında ilişkilerin
karmaşık bir örüntüsünü oluşturur. Bu ilişkiler normlar ve kurarlarla
düzenlenmiş ve açık şekilde tanımlanmış haklar, ödevler ve zorunluluklar
üzerine oturmuştur. Belli bir akrabalık grubuna ait olan kişi, bu grup
içindeki kişilere belirli ölçülerde hürmet, saygı ve sevgi göstermek
zorundadır.(Sayın,1994:100)
Akrabalık, geleneksel toplumlarda toplumun iskeletini oluşturur. İlişkiler
akrabalığa göre düzenlenmiştir. Akrabalık kişiye toplumsal kişiliğini
vermektedir. Bu sayede kişinin toplumdaki yeri belli olur. Kişiye verilen ad
toplumdaki yerini açıklamaktadır. Amca, dayı, abla... gibi. Akrabalık
beraberinde karşılıklı bağımlılık ve yardımlaşmayı da getirmektedir. Siyasal
iktidar yine akrabalar içerisinde aile büyüğü gibi bireyler içerisinde
çıkmaktadır. Köyün fiziki düzenlenmesi bile bu akrabalık sistemine göre
oluşur. Tüm akrabaların aynı çevre de oluşu gibi...
Geleneksel toplumlar, yapılarını belirleyen rehberliğin önceden tayin
edildiği şeklindeki bir kavrayıştan utanç duymaksızın geçmişe uygun olarak
yaşarlar. Çünkü tayin edilen rehberlik geçmişte atalara bildirilmiştir.
Hayata yönelik ideal model, olmasının sebebi, evrensel ve değişmez hukuk
ilkeleri üzerine bina edilmiş olmasıdır. Bu modelde hukukun temel ilkeleri
herhangi bir insanın ya da siyasal otoritenin tatmini için
değiştirilemezler. Çünkü hukukun ilkeleri beşeri kökenli değildir. Şayet bu
ilkeler dönemin revaçta olan düşüncelerine göre değiştirilebilir olursa
toplumlar katiyen huzur bulmayacaklardır. Hukuk şartlara değil, şartlar
hukuka uydurulmak zorundadır. Dolaysıyla geleneksel bir toplumda yapı,
kendilerine meydan okuyan bir hukukla ve geçmişte tezahür eden ilkeler
düzeyindeki modele bağlılıkla kurulur. Zaman, şüphesiz değişimi beraberinde
getirir, ancak bu değişim ilkede değil, teferruattadır. Eşyanın tabii
düzeyde görüldüğü şekliyle kendiliğinden bir süreç olarak gerçekleşir. Nasıl
ki bir nehir, tedrici olarak yatağındaki kayaları aşındırır, fakat nehrin
yönünü değiştirmeksizin yapıyorsa, geleneksel yapıdaki değişimde böyledir.
Hızlı ve aksi istikamette değil, değişim zamanın geçişinden ziyade insanın
düşünsel değişiminden kaynaklanır.(Eaton,1995:49-50)
Geleneksel toplumlardaki kişinin yerinin belirsizliği günümüzde değişmiştir.
Geleneks3el olarak bir kimsenin yeri kabile içindeki münasebetlerine göre
tayin edilmekte iken, yeni sınıflandırmada bu iş için farklı ölçüler
kullanılmaktadır. Ekonomi, statü, iş, politik parti münasebetleri veya
şehirdeki komşuluk insanları gruplandırma yolunda kabileye ait kriterlerle
yarıştırmaktadır.(Berger;Kelllner,1985:168)
Geleneksel toplumların yapıları öncelikle hiçbir beşeri müdahale ya da
planlama olmaksızın ilgili haklara başka yerden sunulan ilkeler ve aile
ilişkileri üzerinde kurulmuştur. Doğal ilişkiler muazzam derecede güçlü ve
bağlatıcı bir kuvvettir; doğal olmayanlar zayıftır ve hemen kopabilir; işte
bu yüzden hükümdar ya da hükümet zayıf ya da basit bile olsa geleneksel bir
toplumda etkin biçimde işlevselliğini sürdürür. Modern toplumlar ise
hükümetin kepçesi gevşediğinde veya çözüldüğünde çökerler. Geleneksel bir
toplum kendine yeterli, doğal olarak ahenklidir. Bunu söylemek asıl olarak
söz konusu toplumun suni olarak empoze edilmiş bir birliktelikten ziyade,
tabiatında bir birliğe sahip olduğunu ifade etmektedir.(Eaton,1995:43)
Geleneksel toplumlarda toplumsal kontrol doğrudan doğruya veya hemen
uygulanmaktadır, çünkü toplumsal evren çok sınırlıdır ve bütün üyeler
birbirini tanırlar. Köylerde sapanlar, kentlerindekinden çok daha çabuk
belirlenir ve kısa zaman da cezalandırılırlar. Sınırlı bir toplulukta,
herkes, herkes tarafından kontrol edilir. Geleneksel toplumlarda kontrol
mekanizmaları arsında dedikodu önemli bir işlev görmektedir. Günlük yaşama
monotonluğunu, kısırlığını ortadan kaldıran dedikodu, yazılı veya sözlü
basının yerini almaktadır. Bu açıdan dedikodu güçlü bir toplumsal kontrol
etkeni olmaktadır. Geleneksel toplumun her üyesi, geleneksel topluma
bütünsel bir biçimde koşulsuz olarak aittir. Parsons’un deyimiyle birey
topluma özelden çok kapsamlı bir biçimde bağlıdır. Kısaca, geleneksel
toplumlarda örgütlenme istikrarlı ve güçlü bir biçimde düğümlenmiş olarak
ortaya çıkmaktadır.(Sayın,1994:101) Geleneksel toplumlarda seçim şansı denen
bir şey yoktur. Toplumun yapısının değiştirilmesi olası değildir, insanın
doğasına kök salmıştır. Toplumun temelleri evrenin yaratılışına kadar
uzanmaktadır. Benzer şekilde insan olaylarının kontrol altında
tutulabileceği, yönlendirilebileceği görüşü özellikle moderndir ve bu görüş
geleneksel toplumlarda yaşayan bireylerin düşünceleri için yabancıdır.(Berger;Kellner,1985:196)
Kısacası geleneksel toplumlar, yapıları söz konusu olduğunda rollerin
önceden belirlendiği, sosyal hareketliliğin bulunmadığı toplum türüdür.
Kişi, doğarken bulunduğu durum çıkamamaktır. Günümüz toplumunda olduğu gibi
toplumsal basamaklar üzerinde sürekli yükselme ve inme olanaklarına sahip
değildir. Toplumsal kontrol mekanizması görevi gelenekler üstlenmiştir. Bu
gelenekler hiçbir zaman şüphe götürmezler ve bireyler arası ilişkiler
sitemiyle de pekiştilir. Yaşamın bir kısmı aile, bölge ve ulus için
tamamlanmaktadır. Birey, toplumsal yaşamın önemli işlevlerine katılarak
“biz” duygusuna sahip olmaktadır. İlişkiler yüzyüzedir.Yolların yetersizliği
ve ulaşım güçlüğü yüzünden uzak mesafeler arasındaki ilişkiler asgari
düzeyde ve dolayısıyla bulunan yurt önemli bir özellik kazanmaktadır.
Bulunulan mekanın darlığından kişiler birbirlerini tanırlar ve sık sık
karşılaşırlar. Kişiler birbirlerinden çok az soyutlanmışlardır. Fakat
ilişkiler belli bir çerçeve içinde gerçekleşmektedir. Toplumsal yaşam,
yukarıda da bahsettiğimiz gibi gelenek ve göreneklerle sürekli kontrol
altında tutulmaktadır. Bağımsız bir yaşam sürdürme duygusu kişinin toplum
dışına itilmesine neden olur. Bu gibi kişiler derviş, aşık, gezgin gibi
isimlerle anılarak, toplumun marjinal kesiminde oldukları ifade edilir.
İş ve Ekonomik Yaşam
Geleneksel toplumlar sosyo-ekonomik yapısı itibariyle, üyelerinin tabiatın
kendilerine sunduğu mallardan doğrudan doğruya ihtiyaçlarını karşıladıkları
ve onları sadece cüzi bir şekilde işledikleri basit bir yapıya sahiptirler.
Kendi kendine yeterli bir ekonomiye ve arkaik bir teknolojiye sahip olup ve
bu bakımdan da bazı iş kollarındaki uzmanlaşmaya rağmen fazla gelişmemiş bir
iş bölümüne rastlanır. Üretim son derece sınırlıdır.((Günay,1986-1987:51)
Geleneksel toplumların ekonomik yapılarının basitliğini, bu toplumun
üyelerinin gereksinimlerini, doğanın doğrudan doğruya sağladığı mallar ve bu
malların çok az bir dönüşüme uğratılmasıyla gerçekleştirilmelerinden
anlayabiliriz. Kişilerin yaşamak için başvurduğu kaynaklar şunlardır:
Toprağın işlenmesi, hayvancılık, avcılık, avcılık, kök, ot, meyve vb.
toplanması... gibi. Geleneksel toplumun üyeleri bu etkinliklerin bir kısmını
aynı zamanda veya birbiri arkası sıra yaparken, örneğin bir kişi, mevsimlere
göre tarımla, avcılıkla, balıkçılıkla uğraşabilir. Bu etkinliklerin biri
diğerine egemen olabilir, diğeri de tamamlayıcı meslek haline gelir.
Etnologlar, egemen olan mesleğe göre geleneksel toplumları şöyle
sınıflandırırlar: Tarımla, balıkçılıkla, avcılıkla, toplayıcılıkla,
hayvancılıkla vb. uğraşan toplumlar... gibi. Bir toplumun göçebe yaşamından
toprağa yerleşme durumuna geçmesinde tarımın önemini belirtmemiz
gerekmektedir. Bu durumda mesleksel uğraşların başında tarım
gelmektedir.(Sayın,1994:99)
Sanayi kapitalizminin doğuşundan önce işbölümü günümüzdeki gibi karmaşık
değildir. Nüfüsün büyük çoğunluğu ihtiyaçlarının büyük bir kısmını doğrudan
üretirler. Bu mümkün olmadığında da yerel cemaatlerindeki diğer kişilerin
hizmetlerine başvuruyorlardı. Ama günümüzde ürünler gerçekte global bir
işbölümü içinde üretilip dağılmaktadır.(Giddens,1998:27) Geleneksel
toplumlarda, çiftçiler v el işçileri, kendi üretim işleri üzerinde
genellikle kontrole sahip idiler ve kullandıkları aletlerinde sahibiydiler.(Giddens,2000:307)
Ama günümüzde bürokrasilerde memurlar çalıştıkları dairelerin, oturdukları
masaların ya da kullandıkları büro aletlerinin sahibi değillerdir.
İş, insanların üzerinde uzmanlaştığı çok sayıdaki farklı meslekler arasında
bölünmektedir. Geleneksel toplumlarda, tarım dışındaki çalışma, zanaat
konularında uzmanlaşmayı gerektirmekteydi. Zanaat ile ilgili beceriler uzun
bir çıraklık döneminden geçilerek öğrenilir ve bura da işçi, üretim
sürecinin baştan sona tüm aşamalarını yerine getirmekteydi. Örneğin, sapan
yapan bir metal işçisi, demiri ocakta kızdırır, ona şekil verir ve sonunda
sapanın diğer parçalarını bir araya getirerek işi bitirirdi. Günümüz sanayi
üretim tarzının yükselmesiyle birlikte, birçok geleneksel zanaat yok olmuş
ve onun yerini daha büyük çaplı üretim sürecinin parçalarını oluşturan
beceriler almaya başlamıştır. Örneğin günümüz sanayinde çalışan bir
elektirikiçi, bir tür makinanın bazı parçalarını inceleyip onarırken, başka
çalışanlar makinanın diğer parçaları ile ilgilenmektedir.(Gidddens,2000:328)
Geleneksel ekonomiye basit niteliğini veren ikinci etken; farklı üretim
etkinliklerinde kullanılan ilkel teknolojidir. Teknoloji aşağıdaki üç
özelliği temsil ettiğinde, ilkel olarak adlandırılır: Hayvan gücü, rüzgar,
kas gücü gibi doğanın sağladığı enerjiye başvuruluyorsa; kullanılan
araç-gereçler beden uzuvlarının bir uzantısı ise, çekiç, kürek, kazma gibi;
basit silahlar kullanılıyorsa; balta, ok, mızrak... gibi.
Geleneksel ve günümüz toplumlarındaki işbölümü farkı gerçekten
olağanüstüdür. En geniş geleneksel toplumlar da bile, tüccar, asker ve din
adamları da dahil olmak üzere genellikle 20 veya 30 ana zanaat dalından daha
fazlası yoktur. Günümüz sanayi sitemlerinde ise neredeyse binlerce ayrı
meslek söz konusudur. İngiltere’de yapılan nüfus sayımlarına göre bu
ekonomide 20.000 farklı iş dalı mevcuttur. Geleneksel topluluklarda nüfüsün
büyük bir kısmı çiftliklerde çalışıyorlardı ve bunlar ekonomik olarak
kendilerine yeterliydiler. Kendi gıdalarını, giyeceklerini ve hayatlarını
sürdürmek için gerekli diğer malzemeleri kendileri üretmekteydiler. Günümüz
toplumlarının en önemli özelliklerinden birisi ise aksine, yoğun bir
karşılıklı ekonomik bağımlılık ilişkisinin giderek yayılmasıdır. Hepimiz
yaşamlarımızda gerekli mal ve hizmetleri elde edebilmek için çok sayıda
başka çalışan insana bağımlıyız ve günümüzde bunu dünya çapında düşünmek
yanlış olmayacaktır. Günümüz toplumlarında birkaç istisna hariç, insanların
büyük çoğunluğu yedikleri gıdaları, oturdukları evleri veya tükettikleri
malları kendileri üretmemektedirler.(Giddens,2000:329)
Sonuç olarak, geleneksel ekonominin basit olmasının nedeni, işbölümünün çok
düşük bir düzeyde olmasıdır. İşbölümü yaş ve cinsiyet temeline dayanır.
İşbölümü genellikle aile boyutunda gerçekleşir. Belirli görevler erkeklere
aittir, diğerleri de kadınlara. Çocuklar ve yaşlılar daha basit, yorucu
olmayan etkinliklerde bulunurlar. Erkekler, kadınların yaptığı işleri
görmeyi reddederler. İlkel bir teknoloji ve basit bir iş bölümü beşeri bir
işin düşük bir verimliliğine olanak verir. Buradan geleneksel toplumun
niteliği olan “geçim ekonomisi” olarak adlandırdığımız sonuç çıkar. Bu
ekonomi tipinde, toplum varlığı ve korunması için gereksinme duyduğu
kaçınılmaz malları üretir; çok kısa bir dönem için(birkaç gün, birkaç ay, en
fazla bir sene) üretim fazlasını biriktirip saklar. Beslenme günlük sorun
haline gelmektedir, hatta her birinin etkilendiğinde olduğu kadar,
düşüncelerinde ve konuşmalarında da beslenme sorunu en önemli yeri işgal
eder. Kıtlık ve açlık bu ekonomileri sürekli tehdit eder.
Bu koşullarda ilkel toplum sadece istisnai durumlarda ihracatçıdır. Zaten
sahip olduğu ulaşım olanakları çok yavaştır, ilişki alanları çok sınırlıdır.
Mübadele, sadece komşu toplumlarla yapılır ve çok az sayıdaki malları
içerir. Para yoktur, varsa da çok az kullanılır. Mübadele değiş tokuş
biçiminde gerçekleşir.(Sayın, 1994:100)
Aile, Evlilik, Kişisel Yaşam
Geleneksel toplumların çoğunda çekirdek aile daha genel nitelikli bir çeşit
akrabalık ağının bir parçasıydı. Evli çift ile çocukların dışındaki yakın
akrabalar aynı evde yaşadıkları ya da birbirleriyle yakın ve sürekli ilişki
içinde olduklarında geniş aileden söz ediyoruz demektir. Geniş bir aile,
büyük anne ve babaları, kardeşler ile onların eşlerini, teyze ve yeğenleri
içerebilir.(Giddens,2000:149) Geleneksel toplumlara özgü aile tipi geniş
ailedir. Babadan torunlara intikal eden yatay ve dikey genişlik içinde
ortaya çıkabildiği gibi akrabaları da içine alabilecek bir genişliğe de
ulaşılabilmektedir. Modern aileye göre genç kuşaklar(torunlar ve çocuklar)
uzun bir süre aile çatısı altında tutulur. Bu yüzden kuşaklar içinde meydana
gelen evlilikler de aile çemberinde yer bulabilmektedir.(Doğan,1998:305)
Geleneksel toplumlarda aile çeşitli işlevleri yerine getirmektedir:
1-Ekonomik İşlev: Aile aynı zamanda hem üretim hem de tüketim birimidir. Bir
köy evini ya da eski bir zanaatkar evini göz önüne getirirsek ailenin bir
işletme görünümünü yansıttığını açıkça görebiliriz. Aile içinde yaşa ve
cinsiyete göre bir işbölümü mevcuttur ki evin reisi aynı zamanda hem baba
hem de patron, çocuk ise hem oğul hem de çıraktır.
2-Saygınlık İşlevi: Birey ait olduğu aile ve akrabalık çevresinde bulunduğu
konuma göre itibar kazanır. Kişinin toplumdaki statüsünü belirtmek için
“kimlerdensiniz” diye sorulur.
3-Eğitim İşlevi: Çocuk toplumun kültürünü, mesleki bilgilerini aile içinde
edinir. Aile içinde büyüklerin, küçük çocukların eğitimlerinde önemli payı
bulunmaktadır. Bu anlamda aile toplumsallaştırmanın ilk basamağıdır.
4-Koruyucu İşlev: Geleneksel toplumlarda insanın güvencesini sağlayan
emniyet güçleri genellikle yoktur. Dıştan gelen saldırılara tüm aile üyeleri
birlikte karşı koyarlar. Dolaysıyla bu çeşit ailelerin yaygın olarak
görüldüğü geleneksel toplumlarda kan davaları görülür.
5-Dini İşlev: Geleneksel aileler kendi üyelerine sadece dini eğitimi
vermekle kalmaz, üyelerin, dinin pratiklerini yerine getirip
getirmediklerini de denetlerler.
6-Çocuk Yapma İşlevi: İnsan türünün devamı için çocuk yapma işlevi aileye
verilmiştir. Çocuk yapmak aileler için zorunluluk arz eder. Aslında bu işlev
tüm aileler için ortak bir özelliktir.
7-Psikolojik Doyum Sağlama İşlevi: Anne, baba ve çocuklar arsındaki duygusal
ilişkiler aile bireylerinin psikolojik doyuma ulaşmalarını sağlar.
Geleneksel ailede psikolojik ilişkiler yoğun değil yaygındır. Kişi ailesi ve
çocuklarıyla olduğu kadar anne-baba ve kardeşleriyle de psikolojik bağlar
içinde bulunur.(Doğan,1998:306)
Hem karı-koca hem de anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkilerin içten yada
şefkate dayalı ilişkiler olmadığı genellikle kabul görmektedir. Evlilik
bağları kişisel tercihlerle başlatılmıyordu. Toplumun en üst kademelerindeki
kişiler arasındaki evlilik, mal varlığının miras yoluyla güvence altın
alınmasını sağlayacak ya da başka ekonomik ve siyasal çıkarlar elde edecek
bir araç olarak kabul ediliyordu. Köylüler ve zanaatkarlar için evlilik
genelikle geçimini sağlamak için bir gereklilikti; üst sınıflar arasında
olduğu kadar alt sınıflarda da evlenecek eşlerin kendileri değil başkaları
tarafından seçilmeleri doğaldı. Aile içinde duygusal yakınlığın nispetten az
olması bireylerin birbirlerinden fiziksel olarak ayrı kalmaları anlamına
gelmiyordu. Tam tersine toplumun bütün sınıflarındaki insanlar ev içinde
olsun veya dışında olsun, kişisel mahremiyetin son derece sınırlı olduğu
şartlarda yaşıyorlardı. Çağdaş kapitalist toplumlarda yaşayanların büyük
çoğunluğunun alışmış olduğu şekilde evlerin odalara ayrılması ancak XVIII
yüzyıl ve sonrasında yaygınlaşmıştır. Zenginlerin yaşadığı evlerin bir sürü
odası olabiliyordu ama orada koridor olmadığı için bu odaların birinden
diğerine geçilebiliyor, hizmetçiler efendileriyle anı odalarda ya da onlara
çok yakın bir yerde yatıyorlardı. Köylüler ve kentlerin fakir halkı bir iki
odalı evlerde oturuyor, varlıklılar bile aynı odaları paylaşıyor ve odalar
daha sonra olduğu gibi kullanım amaçlarına göre ayrılmıyordu.
Zenginlerinkinden başlayarak evler mahremiyet sağlayan koridorları, yatak
odalarında ayrı oturma odalarıyla bugünkü çağdaş biçimde planlanmaya
başlandı.(Giddens,2000:114-115)
Ailenin geleneksel toplumlarda üretici bir birim olduğu kuşku götürmez bir
gerçektir. Yani üretim ev içinde ta da bitişik arazi üzerinde sürüp gidiyor
ve çocuklar dahil bütün aile bireyleri, üretim etkinliklerine katkıda
bulunuyordu. Sosyoloji literatüründe ailenin gelişmesiyle ilgili özel bir
yorum vardır: Sanayileşme öncesinde aile bir dizi geniş akrabalık
ilişkilerine gömülmüştü(geniş aile) ve ekonomik üretim merkeziydi. Ne var ki
aile günümüzde artık böylesi bir işlevi kaybetmiştir. Üretim birimi olmaktan
çok, artık akşamları bireylerin toplanıp dinlendiği bir yer olma özelliğini
kazanmıştır. Endüstri toplumu geniş aileyi parçaladı. Akrabalık
ilişkilerinin daralmasıyla anne-baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile
ortaya çıktı.
Modernite, kendi düzenini korumak için görevi sadece eğitime değil, farklı
formasyona tabi tuttuğu aileye de yüklemiştir. Modernite öncesi Avrupa’da
aile, ya anneye ya da soya olmak üzere rölatif anlamda belirsiz bir
toplumsal kategoriye işaret ediyordu. Modern toplumsal yapıda ise aile,
anne, baba ve çocukların birliği şeklinde olmak üzere toplumun çarpıcı bir
birimi olarak tanımlanmaktadır. Ailenin gerçekleştirmek zorunda olduğu en
önemli fonksiyon da toplumsal değerler dengesinin bir parçası olarak,
sisteme katılacak olan yeni üyeleri, çocukları toplumsallaştırmaktır. Modern
aile, kapitalist ekonomiye iki noktadan bağımlıdır. Birincisi; kar
serüveninde burjuvazinin bütün dikkatini ekonomik olaylara adaması
gerekiyordu. Oysa, ailenin ve ekonominin aynı yerde birleşip birbirine
kaynaştığı geleneksel hane bu durumda yetersizdi. İnsanlar evlerinden
ayrılarak ayrı bir mekanda, işlevsel olarak farklılaşmış iş yerlerini kurmak
zorundaydılar. Ev, artık bir üretim yeri değil, boş vaktin, çalışma saatleri
dışındaki zamanın geçiştirildiği bir yer olacaktı. İkincisi; pazardaki
ilişkiler, insanların birbirlerini sanki tanımıyorlarmış gibi mesafeli ve
rasyonel davranmalarını ve diğerlerine “şeyler” olarak muamele etmelerini
gerektirdiğinden kişiliğin bölünmüş olmasına ihtiyaç duyuluyordu. Pazar veya
iş ilişkilerinin alanı, aklın; ev ise duyguların alanı olmalıydı. Dolaysıyla
böyle bir ayrımın yapılmadığı geleneksel ailenin, salt duygusallığın alanı
olarak çekirdek aile şeklinde minimize edilmesi zorunluydu. Çekirdek aile ve
ev ilişkileri normları da gelenekler bağlamında kurulamazdı artık. Bu durum,
tabiatıyla geleneksel normların çöküşünün bir göstergesiydi. Çekirdek aile
işte böyle bir fonksiyonu icra ettiğinden ötürüdür ki, modernite tarafından
mikro toplum olarak tanımlanmaya başlanacaktır.(Toku,2000: 182)
Gündelik Hayat
Gündelik hayat, sosyal gerçekliğin bir parçasıdır. Günümüz sosyolojisi
gündelik hayat fenomenini farklı açılardan ele alarak gündeme taşımaktadır.
Gündelik hayat dünyası devlet, iktidar , yaşam çeşitliliği, kültürlenme gibi
öğeler tarafından açık bir etkilenmeye sahip olsa da, aslında o, bütün
bunlardan ayrı olarak, belli bir çoğulluğu, doğallık ve uyumu da
yansıtmaktadır. Hatta gündelik hayat, içinde taşıdığı muğlak, sentetik ve
uçuk anlamların varlığına rağmen yine de bütünlüklü bir yapı görünümü
vermektedir.(Subaşı,2000:3)
Gündelik hayat, yaygın biçimde modernliğin bir toplumsal kategorisi olarak
değerlendirilse de geleneksel toplumlarda da bir gündelik hayat stilinden
söz etmek mümkündür. Ne var ki bu stil, modernlik evreni içinde üretilen bir
yaklaşımın ürünü olarak yeniden keşfedilmektedir ve bu yönüyle de
günümüzdeki hakim yaklaşımların etkilerine açık bir bakışın ürünü olmaya
mahkum olmaktadır. Modern dönemde gündelik hayat, daha çok bir karmaşıklığı,
alt üst oluşları ve hatta toplumsal bir özelliği yansıtırken, tarihsel olan
bu kategori içinde biçimlendirilerek yeniden tasvir edilmektedir. Bu nedenle
günümüzdeki toplumsal değişmelerin temel yönelimlerini olduğu kadar
gelenekteki unsurlarını da tespit edebilmek ancak gündelik hayatın modern
tasavvurlarından hareketle mümkün olabilmektedir.(Subaşı,2000:14)
Kapitalizm öncesi toplumlarda geleneğin gündelik hayata etkisi günümüze göre
daha güçlü görünmektedir. Hastalık,ölüm ve kuşaklıkların birbirini izlemesi
gibi, kişilerin hayatında sık sık görülebilen zorunlu değişiklikler de dahil
olmak üzere halkın çoğunluğu için günlük yaşamla gelenek arasında ahlaki
sayabilecek bir bağlantı sözkonusüdur. Bu tür sorunlarla yüz yüze gelmek
yada baş edebilmek zorunlu kılındığında, geleneksel olarak yerleşmiş
adetlerle uyum içinde bazı çareler sunan ve genellikle din içinde kök salmış
kurallara başvurulmaktadır. Gelenek dinden faklı olarak beli bir inanç ve
uygulama gövdesinin değil,bu inanç ve uygulamaların, özellikle zamanla
ilişkili olarak düzenleme birimine işaret etmektedir. Bu anlamda geleneksel
yaşam biçimi rutindir. Ancak, yalnızca öylesine sürdürülen boş bir
alışkanlık oluşmasından çok, asli olarak anlamlı olan bir rutindir.(Gddens,2000:109)
Geleneksel toplumlarda gündelik hayatın rutinliği, yaşanılan dünyanın
değişime kapalılığından kaynaklanmaktadır. Taklit edilebilecek model
bellidir ve bu model din ile kutsallaştırılmıştır. Bu model evrensel ve
değişmez hukuk ilkeleri üzerine bina edilmiştir. Şayet bu ilkeler dönemin
revaçta olan düşüncelerine göre değiştirilirse toplum kesinlikle huzur
bulmayacağı düşüncesi hakimdir. Hukuk şartlara değil, şartlar hukuka
uydurulmak zorundadır. Zaman şüphesiz değişimi beraberinde getirir, ancak bu
değişim ilkede değil teferruattadır.
Geleneksel toplumlarda güven ortamı bölgeselleşmiş güvenin baskın rolüne
bağlıdır. Zaman ve mekan içindeki toplumsal bağları istikrarlı kılmadan
düzenleyici araç olarak akrabalık ilişkilerinden, tanıdık bir ortam sağlayan
inanç ve ritüel tarzları olarak dinsel kozmolojilerde ve bugün ile
bağlantılandırılma yolu olarak da gelecekten yararlanılmaktaydı. Modern
dönemde ise toplumsal ağları istikrarlı kılma aracı olarak dostluk ya da
cinsel yakınlıklarla ilgili kişisel ilişkiler belirleyicidir ve kurgular
etkili olmaktadır. Geçmiş ile geleceği bağlantılandırma tarzı olarak da
geleceğe yönelik düşünceler belirleyici olmaktadır. Modern dönemde güven
ortamı böylelikle yerinden çıkarılmış soyut sistemlere yönelik ilişkiler
içinde meşruiyet kazanmaktadır.(Subaşı,2000:10-11) Modern öncesi dönemlerde
risk ortamları bulaşıcı hastalıkların yaygınlığı, iklimin güvenilmezliği,
sel baskınları ya da diğer doğal felaketler gibi doğadan kaynaklanana tehdit
ve tehlikeler, yağmacı ordular, yerel beyler, haydut ve hırsızlıklardan
kaynaklanan şiddet tehditleri ve dinsel kaynaktan yoksun kalma ya da kötü
bir büyünün etkisine girme gibi riskler ön plana çıkmaktadır. Buna karşı
modern dönemde başta modernliğin düşünümsellğinden doğan tehdit ve
tehlikeler olmak üzere savaşın endüstrileşmesinde kaynaklanan insan
şiddetleri ve modernliğin düşünümselliğinin benliğe uygulanmasından beslenen
kişisel anlamsızlık tehditleri de yaygın olarak görülen risk ortamları
arasında sayılmaktadır.
Kısaca geleneksel bağlamda gündelik olanın tamamını dinsel bir tutum içinde
tanımlamak, hayatı bütünlüğü içinde dinselliğin bir alanı olarak algılamak
aslında söz konusu hayat tarzının olmazsa olmaz şartları arasında yer
almaktadır. Bu meyanda zaman kavramından eğlence biçimlerine ruhani
faaliyetlerden hayat stratejilerinin tayinine kadar varan geniş bir
düzlemde, dinselliğin gücünden cesaret alan bir “hayatı kutsallaştırma”
faaliyeti söz konusudur. Çünkü gelenekte, hayatın kendisi bizatihi dinseldir
ve bu kuşatıcılık sadece yüksek tipli dinlerin alanında geçerli olan bir
fenomen değildir. Sosyolojik açıdan dinsellikle beraber ortaya çıkan hukuki
incelikler ahlaki işaretlerden bağımsız olarak hayatın akışına katılan
ayrıntıları, günlük hayatı dinselleştiren temel elemanlar şeklinde görmek
mümkündür.(Subaşı2000:22)
Kent
Tarihin önemli bir dönemi boyunca insanlık dünyanın her yanına seyrek olarak
yayılmış, çok küçük gruplar halinde yaşayan, hayvan avlayarak ve yenilebilen
bitkileri toplayarak varlıklarını sürdüren “avcı-toplayıcı” diye
adlandırılan toplumlardır. Yaklaşık son on bin yıllık dönem içinde günümüzle
karşılaştırıldığında dünyanın nüfus dağılımı hala seyrekti. İnsanlar
avcı-toplayıcı topluluklar, tarıma dayalı küçük cemaatler, şehir devletleri
ya da imparatorluklarda yaşıyorlardı.(Giddens,1998:27)
Geleneksel toplumlardaki kentler çoğunlukla çağcıl standartlara göre çok
küçüktüler. Örneğin, Orta Doğunun en büyük eski kentlerden biri olan Babil
yalnızca 3.2 karelik bir alandaydı ve olasılıkla nufüsü en fazla on beş veya
yirmi bin insandan daha fazla olmamıştı. Dünyanın ilk kentleri yaklaşık 3500
BC’ de, Mısır’da Nil nehri vadisinde, şimdiki Irak’ta Dicle-Fırat’ta ve
bugün Pakistan olan İndüs’te görüldü. İmparator Augustus’un yönetim
altındaki Roma, Çin dışındaki en büyük eski kenti ve 300.000 nufüsü vardı.
Uygarlıklarındaki çeşitliliklerine karşın eski dünyanın bir çok kentinde
bazı ortak özellikler bulunmaktadır. Kentler genellikle surlarla çevriliydi,
öncelikli olarak askeri savunma için olan surlar kent toplumunun kırdan
ayrılmasını vurguluyordu. Merkezdeki alan sıklıkla halka ait büyük bir alanı
içeriyordu ve bazen ikinci bir iç duvarla çevriliydi. Genellikle bir pazarı
olsa da merkez çağcıl kentlerin merkezlerinden bulunan iş bölgelerinden çok
faklıydı. Ana binalar hemen her zaman dini veya politik binalardı,
tapınaklar ve saraylar gibi. Yönetici veya seçkin sınıfın oturdukları yerler
merkezin içi veya yakınında toplanırken, daha az ayrıcalıklı olan kentin
kenarlarına doğru olan bölgelerde, bazıları surların dışında yaşıyorlardı.
Ancak eğer saldırıya uğrarlarsa hemen surların içine girebiliyordu.
Farklı etnik ve dini gruplar, farklı mahallelere yerleştiriliyordu, bu
grupların üyeleri buralarda hem yaşıyor, hem de çalışıyorlardı. Bazen bu
mahallelerde surlarla çevriliyordu. Törensel toplantıların yapıldığı merkez
alan genelde vatandaşların küçük bir bölümünden daha fazlasını
barındırmayacak kadar küçüktü ve kent sakinleri arasındaki iletişim
genellikle düzensizdi, halka yönelik duyurular resmi görevlilerin en yüksek
sesleriyle bağırmaları biçiminde olabiliyordu. Birkaç geleneksel kent, büyük
caddelere sahipti; bunların çoğunda çağcıl anlamda caddeler çok azdı;
yollar(yaya yolları) genellikle dar, uzundu ve hiç biri inşa edilmemişti.
Çoğu insan için ev ve iş yeri aynı binanın parçalarıydı, hatta bazen aynı
oda idi. “İşe gitmek” hemen hiç bilinmiyordu.
Az sayıdaki geleneksel devletle, karmaşık yol sistemleri, kentleri birbirine
bağlıyordu, ancak bunlar temel olarak askeri amaçlarla kullanılmaktaydı ve
iletişim büyük ölçüde yavaş ve sınırlıydı. Seyahat büyük ölçüde özel
konuydu; tüccarlar ve askerler düzenli olarak seyahat eden tek gruptu.
Geleneksel devletlerde kentler bilimin, sanatların ve kozmopolit kültürün
başlıca odak noktasıydı, ancak bunların kırsal bölgeler üzerindeki etki
düzeyleri her zaman göreli olarak düşüktü. Nüfusun çok küçük bir bölümü
kentlerde yaşıyordu ve kentler ve kırsal alanlar arasındaki bölünme büyüktü.
İnsanların çoğunluğu küçük kırsal toplumlarda yaşıyordu, nadiren
kasabalardan gelen resmi memurlar veya tüccarla bağlantı kuruluyordu.
Kapitalizm öncesi geleneksel toplumlarda hem şehirde hem kırsal kesimde
evler ve araziler alınıp satılmıyordu, ya da mülkiyetin devredilmesinde bir
takım sınırlamalar vardı. Ama bu durum ülkeden ülkeye büyük değişiklikler
gösteriyordu. Ne var ki kapitalizmin ortaya çıkmasıyla arazi ve binalar
tıpkı pazardaki ticari mallar gibi serbestçe alınıp satılabilir duruma
geldi(Giddens,1998:101)
Kapitalim öncesi geleneksel uygarlıklarda kentlerin kırsal bölgelerden açık
bir biçimde farklılaşması doğaldı. Kapitalizm öncesi çoğu toplum
biçimlerinde kentler genellikle surlarla çevrilirdi; bu surlar kentlerin
dışarıya kapalı olma ve kırsal alandan ayrılma özelliğini vurguluyor, aynı
zamanda savunma amacına hizmet ediyordu. Geleneksel kentlerin merkezinde
genellikle mabet, saray ve Pazar yeri bulunuyor, bu tören ve ticaret merkezi
kimi zamanda ikinci bir surla korunuyordu. Kentler, bilimin, sanatların ve
kozmopolit bir kültürün odak noktalarıydı. Ama bu alanlar her zaman küçük
bir seçkinler grubunun ayrıcalığı olarak kalmıştır. Her ne kadar kentler
gelişmiş bir yol şebekesiyle birbirine bağlanmış olsa da, seyahat imkanı da
genellikle pek az kişiyle sınırlı ya da askeri ve ticari etkinliklere
yönelikti. Kapitalizm öncesi kentlerdeki hayat ağır bir şekilde akıp gidiyor
ve sıradan insanlar genellikle köylerde yaşayan benzerleri ile ortak adet ve
gelenekleri benimsiyorlardı. Kentler çağdaş ölçülere göre çok küçüktü.(Giddens,1998:
92)
Geleneksel toplumlarda kentlerdeki yaşamın kırsal bölgelerdeki hayatla
paralellik gösterdiği belirli alanlar vardır. Her ikisinde de daha
kozmopolit seçkinler arasında bile geleneklerin etkisi güçlüdür; çoğu
ilişkiler, Wirth’un belirttiği biçimde anonim olmaktan çok kişisel
ilişkilerdir. Ama başka bakımlardan kent ile kırsal kesim arasında
karşıtlıklar, modern toplumlarda olduğundan çok daha büyüktür. Çağdaş
toplumlarda bu tür karşıtlıklar önemini yitirir. Kentler, yalnızca
geleneksel toplumların “içinde” varolmakla kalmaz, kısal kesimler
aralarındaki çeşitli ve karmaşık ilişkileri ile bu toplumların genel düzeni
için hayati önem taşır.(Giddens,1998:97)
Zihniyet
Geleneksel insan zihniyeti, modern insan zihniyetinin karşıtı olarak
görülür. Geleneksel toplumlardaki insanların davranışlarına duygular
hakimken, modern insan rasyoneldir. Rasyonellik modern insanı geleneksel
insandan ayıran temel özellik olarak nitelendirilir.
Geleneksel toplumlarda, geçerli bilimsel bilgilerin geniş bir hazinesi
olduğu kabul edilmektedir. İlkel toplumlarda insanların, doğanın, bitki
özelliklerinin, gök cisimlerinin, hayvanların alışkanlıklarının derin bir
bilgisi vardır. Fakat bu bilgiler, tamamen deneyseldir, bu bilgiler modern
bilimleri oluşturan kuramsal temeller ve çevrelerden yoksundurlar. Bu
bilgiler kurallara uymayan, kesintili üst üste konmuş bir haberler
yığınıdır, hepsi gerçek, pratik ve faydalıdırlar, fakat bir bilimi
oluşturmamaktadırlar. Örneğin, kuşların uçuşlarından, önceden havanın nasıl
olacağını söyleyebilirler.(Sayın,1994:102)
Geleneksel toplumlarda insanlar tabiatı ve içindeki nesneleri uzunca bir
zaman gözleme sonucu bilgi elde ederlerdi. Bu bilgiler ne akla ne de deneye
dayanır, fakat çok uzun bir geleneğin sonucu elde edilmiştir. Bundan
hareketle değişmenin ve yeniliğin iyi karşılanmayacağı ve hatta tehdit edici
olacaklarını anlamak güç değildir. Geleneksel zihniyeti niteleyen, doğal
düzene uymada başarılı olmuş ve zihinsel düzenin temeli gibi görünen
tutuculuk geleneği tehdit eden her yeniliğe ve değişikliğe karşı bir
koruyucu görevi görmektedir. Çünkü her şey geçmiştedir ve yenilikler geçmişe
göre yorumlanır. Dolaysıyla geleneksel toplumda bilge ancak yaşlılardır.
Fakat modern toplumda bilginin yaş sınırı tanımaması bu hiyerarşiyi altüst
etmiştir.
Her işi yapanın zihniyeti ve ilkelinki arasında önemli bir fark vardır. Her
işi yapan, kurumsal bir bilimin varolduğunu bilir. Bu kurumsal bilimi
bilmeyen her işi yapan, ona saygı duyar. İlkel kuramsal bilimin varlığından
habersizdi veya bile bile onunla ilgilenmez ve hatta onu hor
görürdü.(Sayın,1994:103)
Geleneksel toplumda bilimin yerini din tutar. Din, aynı zamanda doğa
bilimlerinin, tarihin ve sosyal bilimlerin yerinin tutar. Din geleneği
oluşturan temel etkendir.
Geleneksel toplum yaşamı içinde, mitsel ve gizli düşüncenin yanında büyü de
önemli bir yer tutar. Büyü, şeylerin içinde ve kökeninde bulunan görünmeyen
güçlerin ve enerjilerin insan eliyle yönlendirilmesi anlamına gelir. Dinden
farklı olarak büyü, bilinmesi ve kesinlikle törenlerin yerine getirilmesi
koşuluyla çok etkilidir. Büyü teknik ve deneysel bilgiler gibi, bir pratik
uygulama amacına sahiptir.(Sayın,1994:103)
Geleneksel insanın zihniyeti durağan bir haldedir. Seçim şansı hiç yoktur.
Seçim şansı hiç yoktur. Toplumun yapısının değiştirilmesi olası değildir,
insanın doğasına kök salmıştır. Toplumun temelleri evrenin yaratılışına
kadar uzanmaktadır. Benzer şekilde insan olaylarının kontrol altında
tutulabileceği, yönlendirilebileceği görüşü özellikle moderndir ve bu görüş
geleneksel toplumlarda yaşayan kimselerin düşünceleri için yabancıdır.(Berger;
Kellner,1985:196)
SONUÇ YERİNE
Batılı sosyologlar kendi modern toplumlarını geleneksel olarak
nitelendirdikleri toplumlarla karşıtlık içerisinde betimleme ve açıklamaya
çalışmışlardır. Bu açıklamayı yaparken modern olmayan toplumsal pratikleri
negatif şekilde değerlendirmişler ve kendilerine belirli bir yer tayin
etmişlerdir. Bu yer tayininin yanında geri kalmış olarak nitelendirdikleri
toplumlara belirli bir model ve çözüm reçetesini de sunmuşlardır. Toplumlar
geleneksel-modern ayrımı içinde karşılaştırılıp, geleneksel toplumda hangi
kurum ve değerlerin eksik olduğu tespit edilmekle; modern kurum ve değerler,
kazanılması gerekli nitelikler olarak Batı-dışı toplumların önüne belirli
hedefler şeklinde konulmaktadır.
Aydınlanmayla beraber ortaya çıkan modernlik, geleneğin otoritesini yok etme
amacında kısmen başarılı olabilmiştir. Gelenekler, modern Avrupa’nın büyük
bir kısmında güçlerini uzun bir süre korurken, dünyanın kalan kısmının
çoğunda ise daha sağlam kökler salmıştır. Bir çok gelenek yeniden icat
edilirken, başka gelenekler de yeni kurumlaşmıştır. Toplumların büyük bir
kısmında gelenekleri muhafazaya yönelik uyumlu çabalar görülmüştür.
Geleneğin etkisi bittiği sanıldığı yerde gelenek farklı versiyonlarla ortaya
çıkar, kendisine has lokal örgütlenmelerle kendisini dönüştürür ve sürekli
hale getirir..
Geleneksel toplumların başlıca özelliği olarak vurgulanan geleneğin
sürdürülmesi işi günümüz modern toplumunda da devam etmektedir. Aydınlanma
düşüncesi, dünyanın kendisini tamamen gelenekten kurtarması gerektiği
düşüncesindedir. Halbuki geleneklere ihtiyaç vardır. Hiçbir insan bugünü
dünden kopuk olarak yaşayamaz. Bu da gelenekler sayesinde olmaktadır.
Modernliğin ideolojisi haline gelmiş bilimin ve geliştirdiği teknolojinin
insan hayatını kolaylaştırdığı bir gerçektir. Fakat diğer bir gerçek daha
vardır ki o da bilimin ve getirmiş olduğu hayatın insanı bir kaos içine
sürüklediğidir. Geleneksel toplum ile modern toplumu karşılaştırdığımızda
hangisinin daha yaşanılabilir bir dünya sunduğunu anlayabilmek için bugünkü
modern dünyada yaşayan insanların ne derece özgür, ne derece eşit ve ne
derece mutlu olduklarına bakmak yeterli olacaktır.
Modernizm fert üzerinde otorite ve yaptırım gücünü kaybetmiştir. Ahlak ve
metafizik adına öne sürdüğü düşünceler gerçekleşmediği için sosyal hayatta
insanların davranışlarına yön vermede insanın modern öncesi dönemde sahip
olduğu değerler kadar etkin olamamıştır. Batılıların artık dine ihtiyaç
kalmadığını söyleyerek ve “yeni bir insanlık dini” içinde, sözgelimi
fabrikaların ve üniversitelerin geleneksel dinin ve dini kurumların gördüğü
işlevi yerine getireceğini iddia ettiler. Ancak bunun hiç de kolay
olmayacağını anlamakta geç kalmadılar: “İnsanlığın dini Tanrının yerini
alır; ama onun yerine getirdiği işlevleri de unutmaz.”
Bugünün sağlam düşünmesi gereken bireyleri olarak örneklerini soğuk
pozitivist gelenekte çokça gördüğümüz sert ve keskin ayrımlardan
kaçınmalıyız ve onların tuzağına düşmemeliyiz. Çünkü bugünün yorum
dünyasında mevcut olan tüm farklı toplumsallık biçimleri birer ihtiyacı
karşılayacak şekilde kendilerini zorunlu olarak var kılıyorlar. unutmayalım
ki insanı yorum yapmaya iten temel güdü endişedir ve insanın endişesi olduğu
sürece sert dikotomik ayrımlara ve felaket telalliğine kapılar kapalı
olacaktır.
KAYNAKÇA
Armağan, Mustafa, Geleneksel Toplum, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale
Yay. İst. 1990
Berger, Peter, Berger.B, Kellner.H, Modernleşme ve Bilinç, Çev. Cevdet Cerit,
Pınar Yay. İstanbul, 1985
Bulaç, Ali,İslam ve Gelenek, Bilgi ve Hikmet, S.9, Kış 1995, s.4-21
Coşkun, Ali, Geleneğin ve Geleceğin Kavşağında Modern ve Dindar İnsan Karşı
Karşıya, Bilgi ve Hikmet, Sayı: 6, Bahar, 1994
Coşkun, İsmail,Modernleşme Kuramı Üzerine, Sosyoloji Dergisi, S.1,İstanbul
Üniv. Edebiyat Fak. Basım Evi, İst. 1989, s.297-301
Demir, Ömer, Acar, Mustafa, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Vadi Yay. Ankara, 1997
Doğan, İsmail, Sosyoloji-Kavramlar ve Sorunlar- Sistem Yay., İstanbul, 1998
Efe, Fikret,Geleneksel Toplum, Sanayileşme, Sosyal Değişme ve Din
İlişkileri, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), E.Ü.S.B.E. Kayseri, 1977
Eaton, Gai, Kutsalın Peşinde,(Çev, Süleymen Erol Gündüz), İnsan Yay.
İst.1995
Giddens, Anthony, Modernliğin Sonuçları, Çev. E.Kuşdil, Ayrıntı Yay.
İstanbul, 1994
-Sosyoloji,Çev.C.Güzel, H.Özel,Ayraç Yay.2000
-Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım,Çev.Ruhi Esengün, Birey Yay.1994
Günay, Ünver, Modern Sanayi Toplumlarında Din – 1, Erciyes Ünv. İlahiyat
Fak. Dergisi, Sayı : 3 – 4, Kayseri, 1986
-Din Sosyolojisi, İnsan Yay.2000
İbn Haldun, Mukaddime, (çev. Z. Kdiri Ugan), C.I, M.E.B, İst. 1986
Janer, Abel, Modernite Nedir ? Çev. Mehmet Küçük, Vadi Yay. 1. Bas. Ankara,
1990
Laroui,Abdullah,Tarihselcilik ve Gelenek,çev. Hasan Bacanlı, Ankara, Vadi
Yay.
Marshall, Gordon, Sosyoloji Sözlüğü,Çev.Osman Akınhay, Derya Kömürcü,
Ankara,Bilim ve Sanat Yay.
Nasr, Seyit Hüseyin, Kutsalın Peşinde, Çev. Süleyman Erol Gündüz, İnsan Yay.
İst. 1995
Subaşı, Necdet, Modern Türkiye’de Dinin Referans Gücü, Türkiye Günlüğü,
Ocak-Şubat 2000, S. 79 – 84
Sayın, Önal, Aile Sosyolojisi, Ailenin Toplumdaki Yeri, Ege Ünv. Basımevi,
1990, İzmir
Turner, Brayns, Max Weber ve İslam, Çev. Yasin Aktay, Vadi Yay. Ankara, 1997
Touraine, Alain, Modernliğin Eleştirisi, Çev. Hülya Tufan, YKY, İstanbul,
1994
Toku, Neşet, Gelenekten Moderniteye, Düşünen Siyaset, Nisan 2000, S. 167 –
184
Wagner, Peter, Modernliğin Sosyolojisi, Çev. Mehmet Küçük, Sarmal Yay.
İstanbul, 1996