|
|
Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...
Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız
Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
Ahmed ARİF.
(29 Aralık 2011 tarihinde Şırnak Uludere’de katledilen, çoğunluğu
çocuk olan 34 yurttaşımız anısına…)
Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde
şöyle dile getirir: “Acım, kara toprak acım, duysan biraz / Kara
öküzle beraber acım bu gece / O düşünür, düşündükçe doyar/ Ben
düşünürüm, düşündükçe acıkırım/ ….Acım, kara toprak acım, duysan
biraz”.
Bu coğrafyada, Kar yağınca, çam ağaçları,
beyaz gelinliklerini kuşanır, köyler karların içinde görünmez.
Kapıyı, pencereyi tıkayan kar. Yeri,göğü birbirine katan, tipi,
sarıçam çıra ve kozalakları ile tutuşturulan tezek sobaları, kar
kalınlığı iki metreyi bulur. Kışın ayazında sular donardı. Su
olmadığından, kara kazanlarda kar eritilir.
Kış gecelerinde, tipi uğultusu birlikte köy
sessizliğe bürünür, köy halkı soba başına yığılırdı. Tezek sobası,
tutuştuğunda sabaha değin yanardı. En güzel masalları büyükler soba
başında anlatırdı. Ahmedi Xani’nin, Mem ile Zin,Kerem ile Aslı ve
Şahmaran.
Ceyhun Atuf Kansu’nun Kızamık Ağıdı şiirinde
anlattığı gibiydi: “Bir köy gördüm ta uzaktan/Dağlar ardında kalmış,
bilemezsiniz / Kar örtmüş göremezsiniz karanlıktan/ Yalnız, üşür,
üşür de çaresiz.”
Tipi, korkulu rüyaydı. Uğultusu yürek
ürperticiydi. Tipili havalarda Sarıkamış’a günlerce gidilemediği
olurdu. Sarıkamış’a en yakın köy olduğu halde hastaları doktora
götürmek olanaksızdı.
Miskal henüz 16 yaşındaydı. Doğumu gerçekleşemiyordu, Sarıkamış’a
gidilecekti. Atlı Kızaklar hazırlandı,dualarla yola çıkıldı. Sabaha
karşı Sarıkamış Devlet Hastanesine varıldığında Miskal baygın ve
bitkindi, o küçük bedeni isyandaydı, dayanmamıştı, mücadeleyi
kaybetmişti. Hatırası Ferhat dünyaya gelmişti.
Evliliğin ne olduğunu anlamayan,
henüz 18 yaşında olan Ali, Miskal’in,hatırası biricik oğlu Ferhat
ile yaşam mücadelesindeydi. Köye dönüldüğünde her evde bir ağıt
yükseliyordu. Çaresizliğe, yokluğa isyan vardı. Köyün en güzel
kızıydı çakmak gibi gözleri, uzun saçları vardı. Oda diğerleri gibi
bu kısa yaşamında hatıraları ile yaşayacaktı.
………
Aradan 4 yıl geçmişti. Ali askerden
döndüğünde, ailesi ona sormadan,fikrini almadan bir gelin adayı
bulmuşlardı. Hemen düğün yapıldı. Daha Miskal’ın hatırası dün
gibiydi. Ferhat yaşam kaynağı olmuştu.
--------
Aradan yıllar geçmişti. Ali belki de
köyün en şanslıydı. Emine ona 3 erkek evlat daha vermişti. Ferhat
ise artık o yıl 12 yaşına girmişti. Fiziksel gelişimi, akranlarından
ilerideydi. İlk defa 10 yaşındayken babası ile birlikte kaçak ağaç
kesimi için ormana gitmişti. O gün çok mutlu olmuştu. Babasının
ummadığı kadar yardımcı olmuştu.
Bu coğrafyada
9 ay kış 3 ay ise ilkbahar yaşanırdı. Bilinen yaz ayı olmazdı. Köy,
sarıcamlar olduğu yörede Ağbaba denilen dağı eteğinde olan, çevresi
geniş meralar ve tarlaların olduğu bir yerdi. Hayvancılık geçim
kaynağı gibi söylense de, aslında ormanda çalışmak, orman
kaçakçılığıydı geçim kaynağıydı.
O yıl kış umulandan
sert geçiyordu. Kış uzadığında, ev halkı için para, un, tahıl, ot,
saman kaygısı olur. Panik başlardı. Musa Eroğlu’nun, Sarıkamış’ta
bestelediği Mihriban türküsündeki “Lambada titreyen alev üşüyor”.
Dizesi kış gecelerini en iyi anlatır. O akşam Ali, Emine’ye
durumlarının ne kadar kötü olduğunu, eğer para bulamasa baktıkları
birkaç ineğinin yemini dahi almayacaklarını, tek çarenin ormandan
ağaç kesip, Sarıkamış’ta satmak olduğunu söyledi. Emine karşı
çıkmıştı. Borç para bulmasını istedi. Ali, köyde borç para alacak
hiç kimsenin olmadığını ifade ederek,ikna etmeye çalıştı.
Emine çaresizlik
içinde kabul etti,içi sızlıyordu. Tarifi olmayan duygu içindeydi.
Sanki içinde bir şeyler kopmuş gibiydi. Sabaha kadar uyuyamadı.
Komşuları Cebbar ile birlikte
Çarşamba sabahı yola çıkacaklardı. Sabah uyandıklarında, Ferhat’ı da
giyinmiş halde görünce her ikisi de çok şaşırmıştı. Ferhat, ısrar
ile babasına birlikte gitmek istediğini söyledi. Anne o hiç
duraksamadan, “gidemesin.” dedi.
Emine, hiç Ferhat’a bir üvey anne
duygusu vermemişti. Hüseyin,Çetin ve Beko neyse,Ferhat’ta öyleydi.
Hatta daha kıymetliydi. Miskal’ın hatırasıydı. İçine tarifi mümkün
olmayan korku duygusu düşmüştü. Ama çaresizdi.
Baba, çok mutlu
olmuştu. Yalnız gitmek zordu. Her ne kadar komşusu ile birlikte
gidecekse de,dışarı çıktı. Havaya baktı. Ayaz her tarafı buz
kesmişti. Ama hava açıktı. Emine’ye döndü,dikkatli olacaklarını ve
havanın da iyi olduğunu,artık genç delikanlı olduğunu,birlikte
gitmeyi onayladığını söyledi.
Çok sıkı
giyindiler. Ek battaniyeler aldılar, kumanya hazırlandı. İki atlı
kızak köyden ayrılıp,cıbıl tepe yolunu tutular. Bir saat sonra Kars
yolunu geçerek,soğuk suya vardılar. Her şey planladıkları gibi
gidiyordu. Atlı Kızaklarda bilinen en güzel türküler söyleniyordu.
Askeri çöplüğü geçince mola verdiler. Ali ve Cebbar sigara içtikten
sonra, kolordu tarafından cıbıl tepeye doğru yöneldiler. Köyden
ayrılalı 3 saat geçmişti. 2 adet kuru ağaç gördüler. Sanki altın
bulmuş gibi sevindiler. Hemen, atları dinlendirip, bakımını
yaptılar. Ateş yakıp, çay koydular. Lavaş ekmekleri çıkartıp, lor
peynirleri arasına koyup, karınlarını doyurdular. Zaman kaybı
olmadan işe koyulmaları gerekiyordu. İlk ağacı kesince seri silah
sesleri duymaya başladılar. Ferhat bir den ürkmüştü. Babası, oğluna
korkmamasını, Çarşamba günü askerlerin atış günü olduğunu
söyledi.Cebbar,bugünü neden düşünemediklerini,dönüşün nasıl
olacağını söyledi. Ali panik konuşmaması gerektiğini, çocuğun
korktuğunu Feryat’ın, atlara bakmaya giderken söyledi.
İkisi
de biliyordu, akşama kalırlarsa – 20,-25 derece olan soğukta, tipi
başlayacağını ve donma tehlikelerinin olduğunu,atışlarında saat
16.00 önce bitmeyeceğini,bulundukları yerin ise tam atış alanın
içinde olduğunu,çare düşünmeye başladılar.
Paniklememeleri ve Ferhat’a
yansıtmamaları gerektiğinde kararlaştılar. Öğlen gibi işleri bitip,
odunları kızaklarına yüklediler. Çok dikkatli olarak atış alanını
hızla geçmeye karar verdiler.
Yola çıktılar. Askeri çöplüğe varmaya çok az kalmıştı. G-3 Mermileri
kulaklarını patlatacak şekilde yanlarında vızıldayarak gidiyordu.
Durmak yoktu, atlar olabildiğince hızlıydılar. Ferhat ve babası yan
yana oturuyorlardı. Atın gemleri babasında,Ferhat'ta, atların hızlı
gitmesi için kamçılıyordu. Atış alanına girdikten 5 dakika sonra
Ferhat’ın, ah sesi tüm ormanda yankılandı. Baba,sol tarafına
döndüğünde Ferhat,kanlar içinde odunların üzerine yığılmıştı.
“Cebbar dur. Ferhat vuruldu.” sesi bir çığ düşürecek şekilde ormanda
duyulmaktaydı.
Ferhat, hiç görmediği annesi
Miskal’ın yanına gitmişti. Bu topraklarda bu yaşanmış öyküler
yüzlerce vardır. Bu öyküde onlardan biridir. Yıl 1978,Ferhat hep 12
yaşında kaldı.
Ocak – 2012.
|