Sosyal Hizmet Uzmanları Web Sitesi
  

ÖYKÜ

Ferhat...

Kemal GÖKCAN / Editör *

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Kültür/Sanat
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları


Sitemiz Yazarları

 


              Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...

Ahmed ARİF.

(29 Aralık 2011 tarihinde Şırnak Uludere’de katledilen, çoğunluğu çocuk olan 34 yurttaşımız anısına…)


        Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde şöyle dile getirir: “Acım, kara toprak acım, duysan biraz / Kara öküzle beraber acım bu gece / O düşünür, düşündükçe doyar/ Ben düşünürüm, düşündükçe acıkırım/ ….Acım, kara toprak acım, duysan biraz”.

       Bu coğrafyada, Kar yağınca, çam ağaçları, beyaz gelinliklerini kuşanır, köyler karların içinde görünmez. Kapıyı, pencereyi tıkayan kar. Yeri,göğü birbirine katan, tipi, sarıçam çıra ve kozalakları ile tutuşturulan tezek sobaları, kar kalınlığı iki metreyi bulur. Kışın ayazında sular donardı. Su olmadığından, kara kazanlarda kar eritilir.

       Kış gecelerinde, tipi uğultusu birlikte köy sessizliğe bürünür, köy halkı soba başına yığılırdı. Tezek sobası, tutuştuğunda sabaha değin yanardı. En güzel masalları büyükler soba başında anlatırdı. Ahmedi Xani’nin, Mem ile Zin,Kerem ile Aslı ve Şahmaran.

      Ceyhun Atuf Kansu’nun Kızamık Ağıdı şiirinde anlattığı gibiydi: “Bir köy gördüm ta uzaktan/Dağlar ardında kalmış, bilemezsiniz / Kar örtmüş göremezsiniz karanlıktan/ Yalnız, üşür, üşür de çaresiz.”

      Tipi, korkulu rüyaydı. Uğultusu yürek ürperticiydi. Tipili havalarda Sarıkamış’a günlerce gidilemediği olurdu. Sarıkamış’a en yakın köy olduğu halde hastaları doktora götürmek olanaksızdı.
Miskal henüz 16 yaşındaydı. Doğumu gerçekleşemiyordu, Sarıkamış’a gidilecekti. Atlı Kızaklar hazırlandı,dualarla yola çıkıldı. Sabaha karşı Sarıkamış Devlet Hastanesine varıldığında Miskal baygın ve bitkindi, o küçük bedeni isyandaydı, dayanmamıştı, mücadeleyi kaybetmişti. Hatırası Ferhat dünyaya gelmişti.

        Evliliğin ne olduğunu anlamayan, henüz 18 yaşında olan Ali, Miskal’in,hatırası biricik oğlu Ferhat ile yaşam mücadelesindeydi. Köye dönüldüğünde her evde bir ağıt yükseliyordu. Çaresizliğe, yokluğa isyan vardı. Köyün en güzel kızıydı çakmak gibi gözleri, uzun saçları vardı. Oda diğerleri gibi bu kısa yaşamında hatıraları ile yaşayacaktı.
                             ………
        Aradan 4 yıl geçmişti. Ali askerden döndüğünde, ailesi ona sormadan,fikrini almadan bir gelin adayı bulmuşlardı. Hemen düğün yapıldı. Daha Miskal’ın hatırası dün gibiydi. Ferhat yaşam kaynağı olmuştu.
                            --------
        Aradan yıllar geçmişti. Ali belki de köyün en şanslıydı. Emine ona 3 erkek evlat daha vermişti. Ferhat ise artık o yıl 12 yaşına girmişti. Fiziksel gelişimi, akranlarından ilerideydi. İlk defa 10 yaşındayken babası ile birlikte kaçak ağaç kesimi için ormana gitmişti. O gün çok mutlu olmuştu. Babasının ummadığı kadar yardımcı olmuştu.

            Bu coğrafyada 9 ay kış 3 ay ise ilkbahar yaşanırdı. Bilinen yaz ayı olmazdı. Köy, sarıcamlar olduğu yörede Ağbaba denilen dağı eteğinde olan, çevresi geniş meralar ve tarlaların olduğu bir yerdi. Hayvancılık geçim kaynağı gibi söylense de, aslında ormanda çalışmak, orman kaçakçılığıydı geçim kaynağıydı.

           O yıl kış umulandan sert geçiyordu. Kış uzadığında, ev halkı için para, un, tahıl, ot, saman kaygısı olur. Panik başlardı. Musa Eroğlu’nun, Sarıkamış’ta bestelediği Mihriban türküsündeki “Lambada titreyen alev üşüyor”. Dizesi kış gecelerini en iyi anlatır. O akşam Ali, Emine’ye durumlarının ne kadar kötü olduğunu, eğer para bulamasa baktıkları birkaç ineğinin yemini dahi almayacaklarını, tek çarenin ormandan ağaç kesip, Sarıkamış’ta satmak olduğunu söyledi. Emine karşı çıkmıştı. Borç para bulmasını istedi. Ali, köyde borç para alacak hiç kimsenin olmadığını ifade ederek,ikna etmeye çalıştı.

           Emine çaresizlik içinde kabul etti,içi sızlıyordu. Tarifi olmayan duygu içindeydi. Sanki içinde bir şeyler kopmuş gibiydi. Sabaha kadar uyuyamadı.

         Komşuları Cebbar ile birlikte Çarşamba sabahı yola çıkacaklardı. Sabah uyandıklarında, Ferhat’ı da giyinmiş halde görünce her ikisi de çok şaşırmıştı. Ferhat, ısrar ile babasına birlikte gitmek istediğini söyledi. Anne o hiç duraksamadan, “gidemesin.” dedi.

        Emine, hiç Ferhat’a bir üvey anne duygusu vermemişti. Hüseyin,Çetin ve Beko neyse,Ferhat’ta öyleydi. Hatta daha kıymetliydi. Miskal’ın hatırasıydı. İçine tarifi mümkün olmayan korku duygusu düşmüştü. Ama çaresizdi.

           Baba, çok mutlu olmuştu. Yalnız gitmek zordu. Her ne kadar komşusu ile birlikte gidecekse de,dışarı çıktı. Havaya baktı. Ayaz her tarafı buz kesmişti. Ama hava açıktı. Emine’ye döndü,dikkatli olacaklarını ve havanın da iyi olduğunu,artık genç delikanlı olduğunu,birlikte gitmeyi onayladığını söyledi.

           Çok sıkı giyindiler. Ek battaniyeler aldılar, kumanya hazırlandı. İki atlı kızak köyden ayrılıp,cıbıl tepe yolunu tutular. Bir saat sonra Kars yolunu geçerek,soğuk suya vardılar. Her şey planladıkları gibi gidiyordu. Atlı Kızaklarda bilinen en güzel türküler söyleniyordu. Askeri çöplüğü geçince mola verdiler. Ali ve Cebbar sigara içtikten sonra, kolordu tarafından cıbıl tepeye doğru yöneldiler. Köyden ayrılalı 3 saat geçmişti. 2 adet kuru ağaç gördüler. Sanki altın bulmuş gibi sevindiler. Hemen, atları dinlendirip, bakımını yaptılar. Ateş yakıp, çay koydular. Lavaş ekmekleri çıkartıp, lor peynirleri arasına koyup, karınlarını doyurdular. Zaman kaybı olmadan işe koyulmaları gerekiyordu. İlk ağacı kesince seri silah sesleri duymaya başladılar. Ferhat bir den ürkmüştü. Babası, oğluna korkmamasını, Çarşamba günü askerlerin atış günü olduğunu söyledi.Cebbar,bugünü neden düşünemediklerini,dönüşün nasıl olacağını söyledi. Ali panik konuşmaması gerektiğini, çocuğun korktuğunu Feryat’ın, atlara bakmaya giderken söyledi.

             İkisi de biliyordu, akşama kalırlarsa – 20,-25 derece olan soğukta, tipi başlayacağını ve donma tehlikelerinin olduğunu,atışlarında saat 16.00 önce bitmeyeceğini,bulundukları yerin ise tam atış alanın içinde olduğunu,çare düşünmeye başladılar.

         Paniklememeleri ve Ferhat’a yansıtmamaları gerektiğinde kararlaştılar. Öğlen gibi işleri bitip, odunları kızaklarına yüklediler. Çok dikkatli olarak atış alanını hızla geçmeye karar verdiler.
Yola çıktılar. Askeri çöplüğe varmaya çok az kalmıştı. G-3 Mermileri kulaklarını patlatacak şekilde yanlarında vızıldayarak gidiyordu. Durmak yoktu, atlar olabildiğince hızlıydılar. Ferhat ve babası yan yana oturuyorlardı. Atın gemleri babasında,Ferhat'ta, atların hızlı gitmesi için kamçılıyordu. Atış alanına girdikten 5 dakika sonra Ferhat’ın, ah sesi tüm ormanda yankılandı. Baba,sol tarafına döndüğünde Ferhat,kanlar içinde odunların üzerine yığılmıştı. “Cebbar dur. Ferhat vuruldu.” sesi bir çığ düşürecek şekilde ormanda duyulmaktaydı.

         Ferhat, hiç görmediği annesi Miskal’ın yanına gitmişti. Bu topraklarda bu yaşanmış öyküler yüzlerce vardır. Bu öyküde onlardan biridir. Yıl 1978,Ferhat hep 12 yaşında kaldı.
                                                                                                                 
                                                                                                                         Ocak – 2012.
 

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org