‘Sonuç olarak, sancının kaynağını bulmak için mutlaka sancıdan ölme
düzeyine gelmek gerekmez. Bu farkındalık ve beraberinde gelen tepki,
kendini daha ön bir safhada gösterebilir…’
Bu farkındalığın olabilirliğini ezilmenin artan şiddetiyle açıklamaya
kalkarsak, yani bir başka deyişle onu farkındalığın önkoşulu olarak
alırsak, bu bize evrimci düşünceleri hatırlatacaktır. Şüphesiz burada
evrimsel gelişimin önemi yadsınamaz. Tezin antitezini yaratması için,
tezin görünürlüğünün artması gerekiyor. O halde bu süreç her seferinde
kaçınılmaz olarak bizi aynı noktaya atacak olursa ek uğraşılar edinmenin
ne gibi bir anlamı olabilir?
İşin aslı şu ki, sürecin kaçınılmaz olarak başkaldırıya sebebiyet
vereceği kesin değildir. Kapitalizm, gelişimi esnasında her sistem gibi
kendini koruma mekanizmaları geliştirmiştir. Bunu, daha önce fiziksel
şiddetle yapıyor ve uymayanın karşısına bütün ihtişamıyla çıkıyordu.
Şimdi ise bundan daha akıllıca bir yöntem izliyor. Yaptığı, fiziksel
şiddet ve zor aygıtlarını kullanma seçeneğini saklı tutmak üzere
psikolojik/kültürel bir etkinliktir ve bu kitlelerde kendini sistemin
içselleştirilmesi şeklinde göstermektedir. (Althusserci bakış açısı)
Durum bu kadar vahim olduğunda, yani bireyin kendini gerçekleştirmesi
için gerekli olan ve olmayan araçları ayırt edemeyecek durumu geldiği
zamanlarda, hiçbir müdahale olmaksızın işi akışına bırakmak, sadece
ezilenler için değil fakat tüm insanlık için bir felakete yol açabilir.
Yani bu noktada ödenecek bedel, tüm insanlığın yok oluşuna ya da büyük
toplumsal trajedilere karşılık gelebilir. Bu sorun hem materyale hem de
etiğe ilişkin bir sorun olarak tartışılabilir. Ayrıca bu tür bir evrimci
havalecilik, birilerinin birilerini göz göre göre küçültmesini (her
anlamda) ve yok edişini izlemek, hiç de eşit olmayan bu güçler
tablosunda dengenin sağlanacağına ya da kendiliğinden bir toplumsal
dönüşüme hiçbir bilimsel dayanak olmaksızın inanmak anlamına
gelmektedir.
Bundan da öte, Althusserci görüşün ister istemez yarattığı negatif hava,
insanın gittikçe kendi üzerindeki kontrolünü kaybetmesi, buna karşı
çıkamaması üstelik bu sürece gönüllü ortaklık etmesinin gözlemlenmesiyle
ilgilidir. Fakat mevcut ideolojinin kendini yenileme sürecine bilinçsiz
katılım kadar mevcut sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkilerin yıkımına
karşı bilinçli pasifizasyon çalışmaları da gözlemlenmeye değerdir ve
bize Althusserci ‘tam entegrasyon sürecinin’ tamamlanmadığı hakkında
ipucu vermektedir. O halde insan dokusunun insani olmayana vereceğini
düşündüğümüz tepki konusunda da elimiz güçlenmektedir. Henüz net bir
kanıya varamasak bile, insanın tarihteki değiştirici ve dönüştürücü
yönü, daha da ötesi sistemin baskılama araçlarına hala ihtiyaç duyması
ve hala tam bir itaat noktasına varamaması, bizleri farkındalık, itaat
sınırları ve devrimci perspektifler üzerine yeniden düşünmeye itiyor,
henüz herhangi bir taraf açısından ilan edilmiş bir zafer olmadığını
gözler önüne seriyor.
O halde soruna doğal bir işleyiş, ya da takdir olarak bakmak yerine
kelimenin sözlük anlamıyla ‘materyalist’ gerekçelerle müdahil olunmuş
bir süreç olarak bakmak, bizi kafa karışıklığından bir nebze olsun
kurtarabilir. Burada tarihten yardım almakta fayda vardır. İnsanlık
tarihine anamalcılığın eklemlenişi, belirli bir noktadan sonra söz
konusu olmuştur ve bu ilk başta doğal bir gerçeklikle meydana gelmiş
olsa da bundan sonraki her adım doğal değil yapay ve çarpık bir gelişimi
gözler önüne serer. Bir diğer ilginç noktada bu çarpık gelişimin yer yer
kesintilere uğraması, yatağının değişmesi, dinamik ve diyalektik bir
süreç olmasıdır. Yani uzun zaman geçmiştir ve hiçbir zaman diliminde
hiçbir güç ‘ebedi zafer’ bayrağını açamamıştır. Bu da bize tamamlanmamış
bir süreç içinde olduğumuzu yeniden hatırlatır.
İşleyişi bu şekilde ortaya koyduktan sonra sorunun salt evrimci bir
bakış açısıyla çözülemeyeceği ve sorunun tam olarak bir ‘irade ortaya
koyma’ sorunu olduğu anlaşılıyor. Buna literatürde ‘devrim’ denir ve
açıkçası yaptığımız tüm felsefi polemiklerin ve kuramsal çıkarımların
sonucunda marksizmi fazlaca aşamadığımızı görüyoruz. Marksizmin devrim
öngörülerini, mücadele anlayışını, toplumu algılayış biçimini yetersiz
görüp tartışmaya açanlar vardır. Zaten, devrimin imkanı, kapsamı ve
şekli konusunda yüzyıllardır tartışmalar yürütülüyor ve çeşitli
pratikler yaşanıyor fakat burada vurgulanan nokta bir öğe olarak
devrimin zorunlu varlığıdır ve bu en kapsamlı şekliyle ifade alanını
marksizmde bulmuştur. Yanlışlanmış noktaları ve geliştirilmeye muhtaç
yüzü (ki Marks bunu kendisi vurgulamıştır) inkar edilemese de bir proje
ve eleştiri pratiği olarak marksizm, bugüne kadar bu konularda yapılmış
entelektüel çabaların en sistematik ve en ayakları yere basanıdır.
Marksizmden arındırılmış bir eziklik tartışması, başlıkta kullandığımız
süreklilik kavramının zamandan bağımsız olarak var olmasını sağlamaktan
başka bir işe yaramayacaktır.
O halde tüm bu karmaşanın içinde gözümüze çarpan iki önemli nokta,
ezilmenin sürekliliğini tüm imkansızlıklara rağmen kesintiye uğratmanın
mümkün olduğuna dair bazı inançlarımız olduğu ve bu eylemimizde marksist
çözümleme ve pratiklerden hala yararlanma olanağımız olduğudur. Bu
kılavuzu kullanmayabiliriz ama kullanabiliriz de. Zaten asıl vurgumuz
kullanma olanaklarımızın somut koşullarının var olduğudur.
Ezilmenin sürekliliği serisi, asıl olarak sürekli tartışılan bir nokta
ve imkan sorunu olarak Marksizm ile Althusserci bakış açısı arasında bir
noktanın mümkün olup olmadığını irdelemek amacıyla yazıldı. Tamamen
akışına bırakılan metinde konuyla ilgili önemli sorular dile getirildi
ve ‘devletin ideolojik aygıtları’ nosyonundan hareketle önce negatif bir
tablo ortaya koyuldu.
Fakat Althusser’in belki de bir uyarı olarak ortaya koyduğu engellerin
deşifre edilmesi, devamında net bir çözüm önerisiyle kucaklaşamadı.
(Tıpkı Althusser’de olduğu gibi) Ama insan dokusunun en azından itaat
noktasında tam bir edilgenliğe izin vermeyeceği kanısı da, sistemin
kendi sözlerini gerçekleştirememesi noktası da göz önüne alınarak ön
plana çıktı. Bu da bizi ezilmenin sürekliliğinin sonsuz değil, belirli
zaman kesitine ait bir süreklilik olduğu noktasına götürdü. Burada belki
farkındalık, doğru bilinçlenme ve devamında itaat ilişkilerinden tamamen
kurtulma seçeneğinin yanında yok oluş seçeneğine de dikkat çekmek
gerekti. Böylece resmi insanda var olduğunu sandığımız değerler ve
itkiler üzerinden okumak yerine, kapitalizmin doğası üzerinden okumayı
tercih ettik. Bu noktada temel olarak kapitalizmin son kertede mutlak
yıkıcılığını, insanlığın ödediği ve ödemeye mahkum edileceği bedelleri
inceleyerek kabul ettik ve son olarak çok yönlü ama her alanda devrimci
marksizmin de hala bir olasılık olarak göz önüne alınmaya değer olduğunu
vurgulamaya çalıştık.
Son olarak şunu vurgulamak gerekir ki, tüm bu değerlendirmelerin daha
sağlıklı olabilmesi için, batı merkezli ve orta/üst sınıf perspektifini
yansıtan yorumlar yerine, daha nesnel ve gerçek anlamda maddi temellere
oturan araştırmalar ve analizler yapılmalıdır.
Can Küçükali Ekim/2006