Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

EZİLMENİN SÜREKLİLİĞİ (Dörtüncü Bölüm)
Can KÜÇÜKALİ
Sitemiz Yazarı

    T
oplumsal ve Siyasal Bilimler Öğrencisi
        
kucukali@su.sabanciuniv.edu

‘Sonuç olarak, sancının kaynağını bulmak için mutlaka sancıdan ölme düzeyine gelmek gerekmez. Bu farkındalık ve beraberinde gelen tepki, kendini daha ön bir safhada gösterebilir…’

Bu farkındalığın olabilirliğini ezilmenin artan şiddetiyle açıklamaya kalkarsak, yani bir başka deyişle onu farkındalığın önkoşulu olarak alırsak, bu bize evrimci düşünceleri hatırlatacaktır. Şüphesiz burada evrimsel gelişimin önemi yadsınamaz. Tezin antitezini yaratması için, tezin görünürlüğünün artması gerekiyor. O halde bu süreç her seferinde kaçınılmaz olarak bizi aynı noktaya atacak olursa ek uğraşılar edinmenin ne gibi bir anlamı olabilir?

İşin aslı şu ki, sürecin kaçınılmaz olarak başkaldırıya sebebiyet vereceği kesin değildir. Kapitalizm, gelişimi esnasında her sistem gibi kendini koruma mekanizmaları geliştirmiştir. Bunu, daha önce fiziksel şiddetle yapıyor ve uymayanın karşısına bütün ihtişamıyla çıkıyordu. Şimdi ise bundan daha akıllıca bir yöntem izliyor. Yaptığı, fiziksel şiddet ve zor aygıtlarını kullanma seçeneğini saklı tutmak üzere psikolojik/kültürel bir etkinliktir ve bu kitlelerde kendini sistemin içselleştirilmesi şeklinde göstermektedir. (Althusserci bakış açısı)

Durum bu kadar vahim olduğunda, yani bireyin kendini gerçekleştirmesi için gerekli olan ve olmayan araçları ayırt edemeyecek durumu geldiği zamanlarda, hiçbir müdahale olmaksızın işi akışına bırakmak, sadece ezilenler için değil fakat tüm insanlık için bir felakete yol açabilir. Yani bu noktada ödenecek bedel, tüm insanlığın yok oluşuna ya da büyük toplumsal trajedilere karşılık gelebilir. Bu sorun hem materyale hem de etiğe ilişkin bir sorun olarak tartışılabilir. Ayrıca bu tür bir evrimci havalecilik, birilerinin birilerini göz göre göre küçültmesini (her anlamda) ve yok edişini izlemek, hiç de eşit olmayan bu güçler tablosunda dengenin sağlanacağına ya da kendiliğinden bir toplumsal dönüşüme hiçbir bilimsel dayanak olmaksızın inanmak anlamına gelmektedir.

Bundan da öte, Althusserci görüşün ister istemez yarattığı negatif hava, insanın gittikçe kendi üzerindeki kontrolünü kaybetmesi, buna karşı çıkamaması üstelik bu sürece gönüllü ortaklık etmesinin gözlemlenmesiyle ilgilidir. Fakat mevcut ideolojinin kendini yenileme sürecine bilinçsiz katılım kadar mevcut sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkilerin yıkımına karşı bilinçli pasifizasyon çalışmaları da gözlemlenmeye değerdir ve bize Althusserci ‘tam entegrasyon sürecinin’ tamamlanmadığı hakkında ipucu vermektedir. O halde insan dokusunun insani olmayana vereceğini düşündüğümüz tepki konusunda da elimiz güçlenmektedir. Henüz net bir kanıya varamasak bile, insanın tarihteki değiştirici ve dönüştürücü yönü, daha da ötesi sistemin baskılama araçlarına hala ihtiyaç duyması ve hala tam bir itaat noktasına varamaması, bizleri farkındalık, itaat sınırları ve devrimci perspektifler üzerine yeniden düşünmeye itiyor, henüz herhangi bir taraf açısından ilan edilmiş bir zafer olmadığını gözler önüne seriyor.

O halde soruna doğal bir işleyiş, ya da takdir olarak bakmak yerine kelimenin sözlük anlamıyla ‘materyalist’ gerekçelerle müdahil olunmuş bir süreç olarak bakmak, bizi kafa karışıklığından bir nebze olsun kurtarabilir. Burada tarihten yardım almakta fayda vardır. İnsanlık tarihine anamalcılığın eklemlenişi, belirli bir noktadan sonra söz konusu olmuştur ve bu ilk başta doğal bir gerçeklikle meydana gelmiş olsa da bundan sonraki her adım doğal değil yapay ve çarpık bir gelişimi gözler önüne serer. Bir diğer ilginç noktada bu çarpık gelişimin yer yer kesintilere uğraması, yatağının değişmesi, dinamik ve diyalektik bir süreç olmasıdır. Yani uzun zaman geçmiştir ve hiçbir zaman diliminde hiçbir güç ‘ebedi zafer’ bayrağını açamamıştır. Bu da bize tamamlanmamış bir süreç içinde olduğumuzu yeniden hatırlatır.

İşleyişi bu şekilde ortaya koyduktan sonra sorunun salt evrimci bir bakış açısıyla çözülemeyeceği ve sorunun tam olarak bir ‘irade ortaya koyma’ sorunu olduğu anlaşılıyor. Buna literatürde ‘devrim’ denir ve açıkçası yaptığımız tüm felsefi polemiklerin ve kuramsal çıkarımların sonucunda marksizmi fazlaca aşamadığımızı görüyoruz. Marksizmin devrim öngörülerini, mücadele anlayışını, toplumu algılayış biçimini yetersiz görüp tartışmaya açanlar vardır. Zaten, devrimin imkanı, kapsamı ve şekli konusunda yüzyıllardır tartışmalar yürütülüyor ve çeşitli pratikler yaşanıyor fakat burada vurgulanan nokta bir öğe olarak devrimin zorunlu varlığıdır ve bu en kapsamlı şekliyle ifade alanını marksizmde bulmuştur. Yanlışlanmış noktaları ve geliştirilmeye muhtaç yüzü (ki Marks bunu kendisi vurgulamıştır) inkar edilemese de bir proje ve eleştiri pratiği olarak marksizm, bugüne kadar bu konularda yapılmış entelektüel çabaların en sistematik ve en ayakları yere basanıdır. Marksizmden arındırılmış bir eziklik tartışması, başlıkta kullandığımız süreklilik kavramının zamandan bağımsız olarak var olmasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.

O halde tüm bu karmaşanın içinde gözümüze çarpan iki önemli nokta, ezilmenin sürekliliğini tüm imkansızlıklara rağmen kesintiye uğratmanın mümkün olduğuna dair bazı inançlarımız olduğu ve bu eylemimizde marksist çözümleme ve pratiklerden hala yararlanma olanağımız olduğudur. Bu kılavuzu kullanmayabiliriz ama kullanabiliriz de. Zaten asıl vurgumuz kullanma olanaklarımızın somut koşullarının var olduğudur.

Ezilmenin sürekliliği serisi, asıl olarak sürekli tartışılan bir nokta ve imkan sorunu olarak Marksizm ile Althusserci bakış açısı arasında bir noktanın mümkün olup olmadığını irdelemek amacıyla yazıldı. Tamamen akışına bırakılan metinde konuyla ilgili önemli sorular dile getirildi ve ‘devletin ideolojik aygıtları’ nosyonundan hareketle önce negatif bir tablo ortaya koyuldu.

Fakat Althusser’in belki de bir uyarı olarak ortaya koyduğu engellerin deşifre edilmesi, devamında net bir çözüm önerisiyle kucaklaşamadı. (Tıpkı Althusser’de olduğu gibi) Ama insan dokusunun en azından itaat noktasında tam bir edilgenliğe izin vermeyeceği kanısı da, sistemin kendi sözlerini gerçekleştirememesi noktası da göz önüne alınarak ön plana çıktı. Bu da bizi ezilmenin sürekliliğinin sonsuz değil, belirli zaman kesitine ait bir süreklilik olduğu noktasına götürdü. Burada belki farkındalık, doğru bilinçlenme ve devamında itaat ilişkilerinden tamamen kurtulma seçeneğinin yanında yok oluş seçeneğine de dikkat çekmek gerekti. Böylece resmi insanda var olduğunu sandığımız değerler ve itkiler üzerinden okumak yerine, kapitalizmin doğası üzerinden okumayı tercih ettik. Bu noktada temel olarak kapitalizmin son kertede mutlak yıkıcılığını, insanlığın ödediği ve ödemeye mahkum edileceği bedelleri inceleyerek kabul ettik ve son olarak çok yönlü ama her alanda devrimci marksizmin de hala bir olasılık olarak göz önüne alınmaya değer olduğunu vurgulamaya çalıştık.

Son olarak şunu vurgulamak gerekir ki, tüm bu değerlendirmelerin daha sağlıklı olabilmesi için, batı merkezli ve orta/üst sınıf perspektifini yansıtan yorumlar yerine, daha nesnel ve gerçek anlamda maddi temellere oturan araştırmalar ve analizler yapılmalıdır.

Can Küçükali Ekim/2006


 



Bize Ulaşın