‘Şu an bu görme işlemi birçokları için gerçekleşmedi. Bu
farkındalık, derin bir öfke ve yıkım yaratabilir. Basitçe, bunu insan
vücudunun bünyeye aykırı bir madde girdiğinde verdiği tepkiye
benzetebiliriz. Çünkü yukarıda bahsedilenlerden ortaya çıkan, birey
açısından pasifikasyonun en üst düzeyde olduğudur. Ama temel çelişki,
bireye verilen bu yeni bakış açısı ve tarzın onu insana ait olmayan bir
noktaya ulaştırabileceği tehlikesinden doğmaktadır. Bu noktaya
gelindiğinde ise yeni bir paradigma ortaya çıkabilir ama buraya kadar
birey, birey olma hayaliyle, her gün yeni bir ihanete uğrayarak ezilmeye
devam etme tehlikesiyle karşı karşıyadır.’
Ezilmenin Sürekliliği’nin ikinci bölümü bu paragrafla son buluyordu.
Aslında bu son bölüm, bir yazının sonuç bölümünü oluştursa da, temelde
akla tartışılması gereken yeni sorular getiriyor. Büyük problem ise,
sürekli çözüme yönelik öneri beklentileri içinde olduğumuz için, ortaya
koyulan tablodan bir sonuç ve daha da öte bir çözüm beklememizdir.
İkinci yazının son bölümü de bu beklentilere az da olsa bir ışık yakmak
için, ufak bir ipucu veriyor sanki. Yine de bu ipucu bize basitçe yol
göstermek yerine tartışmayı başka bir noktaya taşıyor. İşte bu son
bölümden hareketle ele almamız gereken sorular şunlar oluyor: İnsan bu
derece edilgenleştirilmiş ise ve bu içselleştirilmiş baskı mekanizmaları
bir yerde patlak verecekse, bu patlama ezilmenin sürekliliğini ortadan
kaldırabilir mi? Eğer bu mümkünse, bize düşen süreci izlemek mi? (Özcesi,
bu bakış açısı bizi evrimci bir çizgiye mi kaydırıyor) Öte yandan, bu
derece edilgenleştirilmiş bireylerin gerçek sancıları üzerinde
düşünebilme olasılıkları var mıdır?
Sondan başlamak ve sadece şimdilik bu soruya odaklanmak istiyorum.
Sancının çok maddesel bir durum olduğunu hatırlıyorum. Bir yerim
ağrıdığında, içimdeki sorunu bilmediğim için genel olarak bir ağrı
kesici kullanırım. Bu ilk etapta ağrımı dindirir ama ağrı esasen sürekli
devam etmektedir ve uyuşma geçince sancıyı yeniden hissederim.(ve belki
de daha şiddetli olarak) Yine buna benzer olarak sorunumla ilgisiz
ilaçlar kullanırsam, sancımın dinmediğini görürüm. Şu an toplumsal
sorunlardan bireysel kurtuluş çabaları, ağrı kesici örneğine daha çok
uyuyor. Zaten problem de buradan kaynaklanıyor. Toplumsal ağrı
kesiciler, medikal olanlardan daha uzun süre etkili olabilirler ve sorun
çözülmüş hissi yaratabilirler ama yine de sancı dinmeyecektir.
Bu noktada insanlar sürekli uyutulabilir mi sorusu akla geliyor. Yani
sürekli ağrı kesici almak. İki yönlü cevap vererek soruyu açıklığa
kavuşturabiliriz. Medikal olarak ağrı kesmek için sürekli dozu
yükseltmek gerekir ve bu da insanı bir noktada sona ulaştırır ve ağrı
kesici başarısızlığa uğrar. Bu yöntem, aynı zamanda asıl sorunun bünyeyi
iflas ettirmesinden dolayı da başarısızlığa uğramaya mahkumdur.
Toplumsal alanda da sözgelimi, sürekli eğlence programları yaparak
ilgiyi başka bir alana kanalize etmeyi hedefleyebilirsiniz ama bu uzun
vadede insanların mutsuzluklarını gidermeye yetmeyecektir. Çünkü
insanlar öbür tarafta habersizce eğlenirlerken, siyaset, ekonomi gibi
yaşamsal önemi olan ve makro düzeyde algılandıkları için fazlaca ilgi
gösterilmeyen alanlarda yaşanan sorunlar büyümeye devam ederler. Sonuç,
inanılmayacak derecede mikro ve etkilidir. Örnek vermek gerekirse bu,
siyasi olarak evinize bomba düşmesi ve ekonomik olarak da yine evinize
haciz gelmesi ya da işten çıkarılmanız olabilir. İnsanların, bu
konulardaki bilinçsizliklerinin zorlandıklarında yerini bilinçle
değiştireceği oldukça tartışmalıdır fakat itaatleri büyük ihtimalle
sancıya dayanabildikleri sürece geçerlidir.
Dolayısıyla burada ‘sancının asıl kaynakları üzerinde düşünmek’
sanıldığı kadar ileri bir bilinç düzeyi gerektirmiyor. Sadece artık işe
yaramayan ilacı zorunlu olarak çöpe atmanın maddesel zorunluluğundan
bahsediyoruz. Neden birçok insan, ilacın işe yaramadığını gördüğü halde
duruma müdahale edememekte ve alternatif oluşturamamaktadır? Bu sorunun
cevabı için sanırım birinci bölüme dönmek, alternatif yapılanmaların
durum ve düzeyleri üzerine düşünmek gerekiyor.
Burada da dikkatli olmakta fayda var. Sadece örgütsel yapılanmaların
durumu yüzünden farkındalığı olan bireylerin mobilize olamadığını
söylemek, önemli ama yine de tek bir faktörü ortaya koymak anlamına
geliyor. Yine birinci bölümde kimi kadroların içinde bulunduğu ‘kendini
kandırma ve bu tür bir siyasetten rant elde etme’ gerçeği, dışarıda
bilinç düzeyi yüksek kimi bireylerin de içinde olduğu durum olabilir.
Onların rantı çok daha minimal düzeyde ve siyasetten farklı olabilir ama
bir şekilde sistem içerisinde yer edinmiş olmaları, insanları statükoyu
savunmaya itebilir. Dolayısıyla, farkındalığın koşullarını ve
imkansızlıklarını tartışırken, sorunun farkında olmaktan öte bir sorun
olduğunu ortaya koymak gerekiyor. Yine geçmişe bakarak şunu söylemek
mümkün ki, bir gün gözlerdeki perde kalksa bile bu, sorunun derhal
çözüleceği ve toplumsal konsensüse varılacağı anlamına gelmemektedir. Bu
noktada tartışılan ise sadece farkındalık ayağının olanaklarıdır.
Can Küçükali – 20 eylül 2006