Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

EZİLMENİN SÜREKLİLİĞİ (İkinci Bölüm)
Can KÜÇÜKALİ
Sitemiz Yazarı

    T
oplumsal ve Siyasal Bilimler Öğrencisi
        
kucukali@su.sabanciuniv.edu

   Örgütlere ve harekete öncülük eden düşüncelerin dünyasına kabaca göz gezdirdikten sonra bireyin dünyasına girmemiz gerekiyor. Yapılanmalar ne kadar etkisiz ya da başarısız olursa olsunlar eğer bireyler tarafından gerçekten başarısız olarak görünselerdi bozuma uğrayacaklardı ve yerine yeni organizasyonlar oluşturulacaktı. Sürekli olması gereken bir dünyadan bahsediliyor. Bunun koşulları tartışılıyor. Tabi bu koşullar tartışılırken bilinçaltında geçmişte uğranan bozgunlar da var. Şimdi belki de sorulması gereken ve de sormaktan korktuğumuz soru şudur: Durum bu kadar kötüyse, baskı ve zulüm genel olarak toplumumuzu derinden etkiliyorsa neden herhangi bir ciddi muhalefetten bahsedemiyoruz? Gerçekten etrafımızda etkin muhalif hareketler var da bizim görmemiz mi engelleniyor? Gerçekten böyle muazzam hareketler varsa dezenformasyon ve görmezden gelmeyle ne kadar durdurulabilirdi? Ayrıca eğer muhalefetin dozu artıyorsa, nasıl oluyor da aynı zamanda saldırının boyutu da misli oranda artıyor?
.

Öncelikle şunu belirtmek zorundayız: Son cümlede ortaya konan durum, diyalojik demokrasi kavramının tamamen gerçeklikle ilgisiz ve manipülatif olduğunu kanıtlar. İkincisi, muhalefet, değiştirmeye yönelik bir başkaldırı olduğu sürece anlam kazanıyor. Yani basitçe muhalefet ediyorsunuz ve birileri muhalefetinizden çekiniyor, sizin de yaptırımlarınız olduğunu biliyor ve geri adım atıyor. Şu an ortada olan ise geri çekilme ya da uzlaşma değil, planı çok önceden yapılmış, yüzü ileriye dönük hızlandırılmış bir askeri/politik/kültürel hamleler bütünüdür. Demek ki, ikinci kafa karışıklığımız olan ‘dezenformasyon ve görmezden gelme politikası’ görüşü de önemli ölçüde geçerliliğini yitiriyor. Buna büyük oranda diyoruz çünkü her zaman böyle bir politika vardır ve devam edecektir. Ama bizim ilgilendiğimiz, bunun büyük bir muhalif hareketin sesini bastırmadığıdır. Bastırmaya gücü yetebilir,şu an bilmiyoruz, ama önümüzde bunu gerektiren bir durum olmadığını söyleyebiliriz. O halde geçmişte toplumsal başkaldırıların çekirdiği olan birey, onun sınama, eleştirme ve değiştirme yetileri nereye gitmiştir?

Tam da bu noktada önümüzü şu soruyla açabiliriz: Bu yetiler uykuya dalmış ve her an kalkmaya hazır bekliyor olabilirler mi? Eğer böyle olsa bile bu çok sevindirici olmazdı çünkü büyük olasılıkla devin uyanması için bundan daha uygun (uygun burada negatif açıdan kullanılıyor) koşullar bulunamazdı. Aslında durum bundan da vahim görünüyor. Şöyle ki, özgür insanın tutsaklaşma süreci ve bir bütün olarak bu paradigma, en azından bireysel bazda, sistem tarafından kişilere özgürlük tanım ve içeriğinin yeniden işlenmesiyle (yani tam da boş bir bilgisayara yeni bir işletim sistemi kurmak gibi) aşıldı. Toplumun bireyle yakınlaştığı her alan ve her sorun, kişinin zorunlu olarak toplumla muhatap olduğu durumlar (yani kendini vuran sorunlar) dışında, kişi tarafından yok sayılma noktasına geldi. Kişi, artık tüm düşünce,duygu ve davranışlarını şekillendirirken, kendini özgürleştireceğini ve mutlu kılacağını sandığı bir metodu uygulamaya sokuyor. Peki, bu nasıl oluyor?

Sistem, her ne kadar Marksizmin diyalektik materyalizm kavramından hoşlanmasa bile, materyalin bilinci etkilediğini biliyor ve yeni bilinç motiflerini materyalle çiziyor. Kaosu ve inançsızlığı, savaşı ve güvensizliği yaratıyor. Bunu bir gerçeklik olarak yaratıyor ve tüm diğer araçlarıyla bilincin yeni resmini çiziyor. Olanı kendi yarattığı için bunun avantajını kullanıyor ve çözümü de bu sorun üzerinden ortaya koyuyor. Dolayısıyla hapsedilmiş alanda, bulanık bilinciyle birey özgürlük ve mutluluk için yalvarırken, sihirli bir el onu arkasından itiveriyor. Artık bireye düşen de, bu itkinin etkisiyle kendini bulacağını sandığı yere düşe kalka yürümek oluyor. Kendini gerçekleştirme hayaliyle kendinde olanın tümünü feda ediyor ve ne yazık ki vardığını sandığı her noktada yeni bir ihanetle karşılaşıyor. Ve bir gün kendisinin de materyal haline geldiğini görüyor.

Şu an bu görme işlemi birçokları için gerçekleşmedi. Bu farkındalık, derin bir öfke ve yıkım yaratabilir. Basitçe, bunu insan vücudunun bünyeye aykırı bir madde girdiğinde verdiği tepkiye benzetebiliriz. Çünkü yukarıda bahsedilenlerden ortaya çıkan, birey açısından pasifikasyonun en üst düzeyde olduğudur. Ama temel çelişki, bireye verilen bu yeni bakış açısı ve tarzın onu insana ait olmayan bir noktaya ulaştırabileceği tehlikesinden doğmaktadır. Bu noktaya gelindiğinde ise yeni bir paradigma ortaya çıkabilir ama buraya kadar birey, birey olma hayaliyle, her gün yeni bir ihanete uğrayarak ezilmeye devam etme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
 



Bize Ulaşın