Örgütlere ve harekete öncülük eden düşüncelerin dünyasına kabaca
göz gezdirdikten sonra bireyin dünyasına girmemiz gerekiyor.
Yapılanmalar ne kadar etkisiz ya da başarısız olursa olsunlar eğer
bireyler tarafından gerçekten başarısız olarak görünselerdi bozuma
uğrayacaklardı ve yerine yeni organizasyonlar oluşturulacaktı. Sürekli
olması gereken bir dünyadan bahsediliyor. Bunun koşulları tartışılıyor.
Tabi bu koşullar tartışılırken bilinçaltında geçmişte uğranan bozgunlar
da var. Şimdi belki de sorulması gereken ve de sormaktan korktuğumuz
soru şudur: Durum bu kadar kötüyse, baskı ve zulüm genel olarak
toplumumuzu derinden etkiliyorsa neden herhangi bir ciddi muhalefetten
bahsedemiyoruz? Gerçekten etrafımızda etkin muhalif hareketler var da
bizim görmemiz mi engelleniyor? Gerçekten böyle muazzam hareketler varsa
dezenformasyon ve görmezden gelmeyle ne kadar durdurulabilirdi? Ayrıca
eğer muhalefetin dozu artıyorsa, nasıl oluyor da aynı zamanda saldırının
boyutu da misli oranda artıyor?
.
Öncelikle şunu belirtmek zorundayız: Son cümlede ortaya konan durum,
diyalojik demokrasi kavramının tamamen gerçeklikle ilgisiz ve
manipülatif olduğunu kanıtlar. İkincisi, muhalefet, değiştirmeye yönelik
bir başkaldırı olduğu sürece anlam kazanıyor. Yani basitçe muhalefet
ediyorsunuz ve birileri muhalefetinizden çekiniyor, sizin de
yaptırımlarınız olduğunu biliyor ve geri adım atıyor. Şu an ortada olan
ise geri çekilme ya da uzlaşma değil, planı çok önceden yapılmış, yüzü
ileriye dönük hızlandırılmış bir askeri/politik/kültürel hamleler
bütünüdür. Demek ki, ikinci kafa karışıklığımız olan ‘dezenformasyon ve
görmezden gelme politikası’ görüşü de önemli ölçüde geçerliliğini
yitiriyor. Buna büyük oranda diyoruz çünkü her zaman böyle bir politika
vardır ve devam edecektir. Ama bizim ilgilendiğimiz, bunun büyük bir
muhalif hareketin sesini bastırmadığıdır. Bastırmaya gücü yetebilir,şu
an bilmiyoruz, ama önümüzde bunu gerektiren bir durum olmadığını
söyleyebiliriz. O halde geçmişte toplumsal başkaldırıların çekirdiği
olan birey, onun sınama, eleştirme ve değiştirme yetileri nereye
gitmiştir?
Tam da bu noktada önümüzü şu soruyla açabiliriz: Bu yetiler uykuya
dalmış ve her an kalkmaya hazır bekliyor olabilirler mi? Eğer böyle olsa
bile bu çok sevindirici olmazdı çünkü büyük olasılıkla devin uyanması
için bundan daha uygun (uygun burada negatif açıdan kullanılıyor)
koşullar bulunamazdı. Aslında durum bundan da vahim görünüyor. Şöyle ki,
özgür insanın tutsaklaşma süreci ve bir bütün olarak bu paradigma, en
azından bireysel bazda, sistem tarafından kişilere özgürlük tanım ve
içeriğinin yeniden işlenmesiyle (yani tam da boş bir bilgisayara yeni
bir işletim sistemi kurmak gibi) aşıldı. Toplumun bireyle yakınlaştığı
her alan ve her sorun, kişinin zorunlu olarak toplumla muhatap olduğu
durumlar (yani kendini vuran sorunlar) dışında, kişi tarafından yok
sayılma noktasına geldi. Kişi, artık tüm düşünce,duygu ve davranışlarını
şekillendirirken, kendini özgürleştireceğini ve mutlu kılacağını sandığı
bir metodu uygulamaya sokuyor. Peki, bu nasıl oluyor?
Sistem, her ne kadar Marksizmin diyalektik materyalizm kavramından
hoşlanmasa bile, materyalin bilinci etkilediğini biliyor ve yeni bilinç
motiflerini materyalle çiziyor. Kaosu ve inançsızlığı, savaşı ve
güvensizliği yaratıyor. Bunu bir gerçeklik olarak yaratıyor ve tüm diğer
araçlarıyla bilincin yeni resmini çiziyor. Olanı kendi yarattığı için
bunun avantajını kullanıyor ve çözümü de bu sorun üzerinden ortaya
koyuyor. Dolayısıyla hapsedilmiş alanda, bulanık bilinciyle birey
özgürlük ve mutluluk için yalvarırken, sihirli bir el onu arkasından
itiveriyor. Artık bireye düşen de, bu itkinin etkisiyle kendini
bulacağını sandığı yere düşe kalka yürümek oluyor. Kendini
gerçekleştirme hayaliyle kendinde olanın tümünü feda ediyor ve ne yazık
ki vardığını sandığı her noktada yeni bir ihanetle karşılaşıyor. Ve bir
gün kendisinin de materyal haline geldiğini görüyor.
Şu an bu görme işlemi birçokları için gerçekleşmedi. Bu farkındalık,
derin bir öfke ve yıkım yaratabilir. Basitçe, bunu insan vücudunun
bünyeye aykırı bir madde girdiğinde verdiği tepkiye benzetebiliriz.
Çünkü yukarıda bahsedilenlerden ortaya çıkan, birey açısından
pasifikasyonun en üst düzeyde olduğudur. Ama temel çelişki, bireye
verilen bu yeni bakış açısı ve tarzın onu insana ait olmayan bir noktaya
ulaştırabileceği tehlikesinden doğmaktadır. Bu noktaya gelindiğinde ise
yeni bir paradigma ortaya çıkabilir ama buraya kadar birey, birey olma
hayaliyle, her gün yeni bir ihanete uğrayarak ezilmeye devam etme
tehlikesiyle karşı karşıyadır.