Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

EZİLMENİN SÜREKLİLİĞİ (Birinci Bölüm)
Can KÜÇÜKALİ
Sitemiz Yazarı

    T
oplumsal ve Siyasal Bilimler Öğrencisi
        
kucukali@su.sabanciuniv.edu

   Toplumumuzun bir bütün olarak, mevcut piyasa ekonomisinden ve onun hayatın her alanına yansımış öğelerinden kurtulması için verilen mücadele, bütün başarısızlıklarına ve pek de iç açıcı olmayan tablosuna rağmen sürüyor. Şimdi burada dikkat etmemiz gereken birkaç nokta var: İlki, toplumun kapitalist düzenin yıkıcı etkilerinden en azından daha az zarar alması için çalışanlar, toplumun kendisi değildir, daha doğru ifade etmek gerekirse mücadele kitlesel değildir. İkincisi, mücadelenin başarısızlıklara rağmen sürmesi salt bir idealizmle açıklanamaz. Üçüncüsü ise mücadelenin ve hedefin ne olduğu, dolayısıyla başarının nasıl ölçüleceği tam bir belirsizliktir.

Bu belirsizliği aşmak için hemen bazı şeyleri netleştirmek istiyoruz. Netleştirmek istediğimiz alanlar yukarıda da belirtildiği gibi ne kadar başarılı olunduğu, ne yapılması gerektiği ve nasıl yapılması gerektiği konularıdır. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bugün bu üç sorunun da cevabı farklı yerlerde farklı şekillerde verilmektedir. Kimileri kitlesel mücadelenin çok önemli olmadığını düşünüyor. Kimisi sınıfsal temelli bir başkaldırının mevcut gündemin dışında klişeleşmiş bir yöntem olduğunu ve başarıya ulaşamayacağını söylüyor. Onun için de ‘kitlesel olmalıyız ama şu artık geçerliliği olmayan ‘sınıf’ kavramını sözlükten çıkartmak gerekiyor’, diyorlar. Bazıları sınıfı reddetmiyor ama sadece sınıf olgusunu çeşitli öğelerden biri olarak sıralıyor ve ona diğer öğelerden daha fazla önem vermenin acemice bir pragmatizmden öte bir şey olmadığını vurguluyor. Burada elbette Marksist literatür de payına düşeni alıyor.


Bu arada birileri kadehleri dolduruyor ve siyasetin ölümünü ve sivil toplumun doğuşunu kutluyorlar. Çünkü artık her şey çağcıl sosyologların reçetelerinde yazdıkları gibi ‘diyalojik (diyaloga dayanan, diyalog zemininde incelenen) demokrasi’ çerçevesinde ele alınmalıdır. Burada ‘ele alınmalıdır’ yerine ‘çözümlenmelidir’ eylemini kullanmayı dilerdim fakat öyle bir söz yok. Zaten böyle bir söz vermek ya da böyle bir sözün verilmesini telkin etmek ısmarlama sosyologların boyunu aşar. Bazılarıysa çok radikal. Madem ki sınıf mücadelesi bitmiştir, o halde biz de hayatın her alanında lokal mücadeleler verelim diyorlar. Ne de olsa hayatın her alanı siyaset değil mi? O halde siyaseti hayatın içinde yapalım. Bütünsel bir sistem eleştirisi yerine alan eleştirisi yapalım.


Bu ve bunun gibi nice görüş var. Yukarıdakiler sadece seksen sonrası yıkımın ılımlılaştırdığı soldan görüntülerdi. Zaten bugün solda konuşulabilenler en fazla bu eksende dönen düşünceler ve eylemlerdir. Solun daha da radikalleşmiş kesimi türlü şekillerde aktör olmaktan men edilmiştir. Henüz sahnede olanların ise kendilerine göre çeşit çeşit vizyonları var. Bu vizyonlar kademe kademedir ve kendilerine ortodoks diye tabir edilen marksizmin tamamen tasfiyesiyle, yeniden şekillendirilerek sahiplenilmeye devam edilmesi arasında bir ifade alanı bulurlar. Dolayısıyla bu görüşlerin her biri açısından mücadele şekilleri çok farklı biçimlerde tanımlanır ve sorduğunuzda karşınıza türlü başarı tanımlamaları çıkarabilirler.


Uzlaşma sanıldığı kadar kolay değildir ve sıkça görülmez. Tam bir eylem birliğinden bahsetmek pek mümkün değildir. Onun yerine konjonktüre göre hareket edilir. Beraberlikler, kısa sürelidir ve belirli bir tali hedefe yöneliktir. Bunun sebebini kimisi ‘ilkesiz beraberliktense tek olmak iyidir’ şeklinde açıklar. Bu suçlamaya maruz kalanlar ise diğerlerini sekterlikle suçlarlar. Tabi tüm bu tartışmalar kadrolar arasında yaşanırken, halk dediğimiz yığınlar çelişkiler arasında savrulur durur.


İster siyaset arenasının dışına itilmiş olsun, ister hala siyasetin içinde ufak da olsa bir yer işgal ediyor olsun, siyasi örgüt belirlediği mücadele alanında yoluna devam eder. Belki ufak değişimler yapar ama asla genel siyasetini sorgulamaz ve sorgulatmaz. Kendi yoğrulduğu ilişkiler içinde kalmayı her zaman için tercih eder çünkü birbirine siyaseten benzeyen gruplar arasında ayrıca bir mücadele vardır ve bazen kendi aralarındaki güç mücadelesi, sistemin karşısında bir güç olma hedefinden öteye geçebilir. Dikkatleri çektiği gibi bu mücadelenin benzer dünya görüşü olan gruplar/örgütler arasında olması oldukça düşündürücüdür.


Neden ezilmeye devam edeceğiz sorusunun cevabını ararken, sadece mücadele yürüten siyasi organizasyonların durumunu değil, tekil olarak insanı, bir bütün olarak kitleyi, sistemin kendini gerçekleştirmek için kullandığı aygıtların boyutunu iyi hesaplamak gerekiyor. Fakat diğer faktörler, tek başlarına en az bir yazının konusu olabilirler. Bu yazıda amaçlanan ise, kaba bir resim çizerek, toplumsal mücadeleyi yapan, yaptığını söyleyen oluşumların aslında kendilerini, kendilerinden kaynaklanan sorunlar içinde ve bu sorunlardan bağımsız olarak oldukça kaygan bir düşünsel/eylemsel zeminde nasıl tanımlamaya çalıştıklarını göstermektir. Üstelik bu zemin kimileri için rahatsız edici olsa da kimileri için arzulanır bir hale gelmiş olabilir. Çünkü bu alan, onların entelektüel/sosyal ihtiyaçlarını tatmin edebilecekleri yegane alandır. İşte yazının başındaki ‘idealistlik’ dışı nedenler de bu bağlamda incelenmeye değerdir. Bu durumun kitleyle olan bağlantıları, aynı zamanda neden ezilenlerin en azından bir süre daha ezilmeye devam edecekleri sorusunun yanıtlarından bir kısmını içermektedir.
 



Bize Ulaşın