Toplumumuzun bir bütün olarak, mevcut piyasa ekonomisinden ve onun
hayatın her alanına yansımış öğelerinden kurtulması için verilen
mücadele, bütün başarısızlıklarına ve pek de iç açıcı olmayan tablosuna
rağmen sürüyor. Şimdi burada dikkat etmemiz gereken birkaç nokta var:
İlki, toplumun kapitalist düzenin yıkıcı etkilerinden en azından daha az
zarar alması için çalışanlar, toplumun kendisi değildir, daha doğru
ifade etmek gerekirse mücadele kitlesel değildir. İkincisi, mücadelenin
başarısızlıklara rağmen sürmesi salt bir idealizmle açıklanamaz.
Üçüncüsü ise mücadelenin ve hedefin ne olduğu, dolayısıyla başarının
nasıl ölçüleceği tam bir belirsizliktir.
Bu belirsizliği aşmak için hemen bazı şeyleri netleştirmek istiyoruz.
Netleştirmek istediğimiz alanlar yukarıda da belirtildiği gibi ne kadar
başarılı olunduğu, ne yapılması gerektiği ve nasıl yapılması gerektiği
konularıdır. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bugün bu üç sorunun da
cevabı farklı yerlerde farklı şekillerde verilmektedir. Kimileri
kitlesel mücadelenin çok önemli olmadığını düşünüyor. Kimisi sınıfsal
temelli bir başkaldırının mevcut gündemin dışında klişeleşmiş bir yöntem
olduğunu ve başarıya ulaşamayacağını söylüyor. Onun için de ‘kitlesel
olmalıyız ama şu artık geçerliliği olmayan ‘sınıf’ kavramını sözlükten
çıkartmak gerekiyor’, diyorlar. Bazıları sınıfı reddetmiyor ama sadece
sınıf olgusunu çeşitli öğelerden biri olarak sıralıyor ve ona diğer
öğelerden daha fazla önem vermenin acemice bir pragmatizmden öte bir şey
olmadığını vurguluyor. Burada elbette Marksist literatür de payına
düşeni alıyor.
Bu arada birileri kadehleri dolduruyor ve siyasetin ölümünü ve sivil
toplumun doğuşunu kutluyorlar. Çünkü artık her şey çağcıl sosyologların
reçetelerinde yazdıkları gibi ‘diyalojik (diyaloga dayanan, diyalog
zemininde incelenen) demokrasi’ çerçevesinde ele alınmalıdır. Burada
‘ele alınmalıdır’ yerine ‘çözümlenmelidir’ eylemini kullanmayı dilerdim
fakat öyle bir söz yok. Zaten böyle bir söz vermek ya da böyle bir sözün
verilmesini telkin etmek ısmarlama sosyologların boyunu aşar.
Bazılarıysa çok radikal. Madem ki sınıf mücadelesi bitmiştir, o halde
biz de hayatın her alanında lokal mücadeleler verelim diyorlar. Ne de
olsa hayatın her alanı siyaset değil mi? O halde siyaseti hayatın içinde
yapalım. Bütünsel bir sistem eleştirisi yerine alan eleştirisi yapalım.
Bu ve bunun gibi nice görüş var. Yukarıdakiler sadece seksen sonrası
yıkımın ılımlılaştırdığı soldan görüntülerdi. Zaten bugün solda
konuşulabilenler en fazla bu eksende dönen düşünceler ve eylemlerdir.
Solun daha da radikalleşmiş kesimi türlü şekillerde aktör olmaktan men
edilmiştir. Henüz sahnede olanların ise kendilerine göre çeşit çeşit
vizyonları var. Bu vizyonlar kademe kademedir ve kendilerine ortodoks
diye tabir edilen marksizmin tamamen tasfiyesiyle, yeniden
şekillendirilerek sahiplenilmeye devam edilmesi arasında bir ifade alanı
bulurlar. Dolayısıyla bu görüşlerin her biri açısından mücadele
şekilleri çok farklı biçimlerde tanımlanır ve sorduğunuzda karşınıza
türlü başarı tanımlamaları çıkarabilirler.
Uzlaşma sanıldığı kadar kolay değildir ve sıkça görülmez. Tam bir eylem
birliğinden bahsetmek pek mümkün değildir. Onun yerine konjonktüre göre
hareket edilir. Beraberlikler, kısa sürelidir ve belirli bir tali hedefe
yöneliktir. Bunun sebebini kimisi ‘ilkesiz beraberliktense tek olmak
iyidir’ şeklinde açıklar. Bu suçlamaya maruz kalanlar ise diğerlerini
sekterlikle suçlarlar. Tabi tüm bu tartışmalar kadrolar arasında
yaşanırken, halk dediğimiz yığınlar çelişkiler arasında savrulur durur.
İster siyaset arenasının dışına itilmiş olsun, ister hala siyasetin
içinde ufak da olsa bir yer işgal ediyor olsun, siyasi örgüt belirlediği
mücadele alanında yoluna devam eder. Belki ufak değişimler yapar ama
asla genel siyasetini sorgulamaz ve sorgulatmaz. Kendi yoğrulduğu
ilişkiler içinde kalmayı her zaman için tercih eder çünkü birbirine
siyaseten benzeyen gruplar arasında ayrıca bir mücadele vardır ve bazen
kendi aralarındaki güç mücadelesi, sistemin karşısında bir güç olma
hedefinden öteye geçebilir. Dikkatleri çektiği gibi bu mücadelenin
benzer dünya görüşü olan gruplar/örgütler arasında olması oldukça
düşündürücüdür.
Neden ezilmeye devam edeceğiz sorusunun cevabını ararken, sadece
mücadele yürüten siyasi organizasyonların durumunu değil, tekil olarak
insanı, bir bütün olarak kitleyi, sistemin kendini gerçekleştirmek için
kullandığı aygıtların boyutunu iyi hesaplamak gerekiyor. Fakat diğer
faktörler, tek başlarına en az bir yazının konusu olabilirler. Bu yazıda
amaçlanan ise, kaba bir resim çizerek, toplumsal mücadeleyi yapan,
yaptığını söyleyen oluşumların aslında kendilerini, kendilerinden
kaynaklanan sorunlar içinde ve bu sorunlardan bağımsız olarak oldukça
kaygan bir düşünsel/eylemsel zeminde nasıl tanımlamaya çalıştıklarını
göstermektir. Üstelik bu zemin kimileri için rahatsız edici olsa da
kimileri için arzulanır bir hale gelmiş olabilir. Çünkü bu alan, onların
entelektüel/sosyal ihtiyaçlarını tatmin edebilecekleri yegane alandır.
İşte yazının başındaki ‘idealistlik’ dışı nedenler de bu bağlamda
incelenmeye değerdir. Bu durumun kitleyle olan bağlantıları, aynı
zamanda neden ezilenlerin en azından bir süre daha ezilmeye devam
edecekleri sorusunun yanıtlarından bir kısmını içermektedir.