Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

-EY TUTKUN GÖNÜL DERDİNİ KENDİNE SAKLA-

 bir ihanet gibi ardında yalnızlık ondandır
            hiçbir yalnızlığı sevmiyordun
            dilinde dinmeyen şarkılarla
            büyüyen hep yeni özlemler;
           ki unutma her ayrılıkta
             hayat yine tazeler umutları
            bir çeşit hüzünle…

 Selim Issızada

            Sinop göğü kararmaya başlamıştı. Her ne hâl ise Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e bir mektubunda Sinop mapushanesindeki dostlarından bahsediyordu: Sinop’ta siyasi mahkum avında hayat, yaralı bir kuş gibi. Ve dostlar “Göğsümde 15 yara var! Sarıldı 15 yarama kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular! Karadeniz boğmak istiyor beni, boğmak istiyor beni, kanlı karanlık sular!!! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak. Kalbim yine çarpıyor, kalbim yine çarpacak!...” Ve Nazım’ın şiirlerine Karadeniz ağlayacak… 

Gri gri bulutlar çoğalıp duruyordu kentin üstünde. Her şey renk değiştiriyordu, içimizde bile. Yaşadığımız her şey değişiyordu ve yüreğimizde hayata dair ne varsa… Ayrılıklar da artık kusursuz yaşanıyordu. Acemi değildi ilk kez sevenler. Ayrılık gözyaşları o kadar yakmıyordu… Bir kez olsun hayatla sınamaktan ürktüğümüz düşlerimiz de terk edip gitmişti yüreğimizin sıcaklığını… Hep gidendi güzel olan, bir hüzünle; dudaklarında hep o yangın yılları.

            Beklediği her neyse görünmüyordu ortalıkta. Yorgun silueti düşmüştü mendireğin önünden denize doğru. Öyle ya kimimiz onun, kan ter içinde uykularımızda devirdiğimiz karanlıkların arkasına gizlendiğini sanırız. Ama görünmez o, bir histir yalnızca. İçimizde incecik bir yol, güvendiğimiz. Sevdiklerimizden esirgediğimiz… Hiç gelmeyen. Tatlı bir sızı gibi içimize işleyip duran.

            Beyaz saçaklı Karadeniz insanın ellerinde çığlık çığlığa kalmış bir deniz kızının acısıyla dehşetle vurup duruyordu yetim şehrin alnına… Yaşıyor deniz korsanları son masallarını. Soğumuş tüm geceler aşkların esaretinde. Yine de bitmiyor özlemle beklenen sevda geceleri…

            Bir sürülmüşlük duygusu çatışmaya dönüşür yadsındığını zannettiğiniz hayatınızda. Ne destanlar ne de engin romanlar çıkarılabilir bu çatışmadan. Kendiniz olma yürekliliği belki aralar bir umut kapısını.

            Yalnızlık insanı kendisi olmaya zorluyor çoğu zaman. Evet kimimiz mezarların çağrısına uyuyor kendi çarmıhını kurarak, kimimizse kendi ölümüne mezar kazıyor ya da düşünmeyecek kadar ölümü hortlakça geziniyor yeryüzünde. Kırarak, dökerek ve her kan havuzunun başında barbarca soluyarak.

            Aşkta bile öykünme arıyoruz. Karşımızdaki insanda bir eskinin zaruriyetini görmek istiyoruz… Yorgun siluetini, karşımızdaki insanda bir başkasını arayışın o çekilmez yenilgisini… Aşkın anlamını bilmeden ölmek, çekip gitmek hayal kırıklıklarına boyun eğerek, yaşamımızın bedeli oluyor. Bir başkasının değil önce kendimizin güvenini kazanmalıydık yaşam uğraşında; aşkta da…

            Yalnızlık yalandır aslında biraz. Yalnızlık insanı ölüme zorluyor. Kendisine daha çok yalan söylemek için mi kalır insan bir başına ya da günlük yaşamdan kaçmak için mi? Kişi kendisi olamıyorsa ne yapmalıdır? İnsan yüzlerinin sırlarını kendilerine bırakmak mı gerekiyor, yalnızlık dışında…

            Ya ozanın yalnızlığı. Onu da bir Meksika halk şarkısına yaslayarak dinleyelim: “Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla…” Derdin insanları sevmek olsun; sevgisizliği kendine sakla!

            Sular içinde bir aşk kentidir tarihin görkemli sayfalarında tanrıça Sinope’nin yurdu Sinop. Sarı saçlı mavi gözlü hasret gemilerine uzaktan bakıp yas çeker şehir. Bu şehrin mirası aşktır insanlığa, eğlencedir, tutkudur, sessizliktir… Yosun ve balık kokar, deniz emekçilerinin türküsünde. Yeryüzü cenneti Sinop; aşıklar ve yalnızlar kentidir. Kimsenin olamaz Sinop. Novalis’in şu tümcesini anımsatır şehrin güzelliği: “Düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.” Uyanmak da bir ayrılık vaktidir. Hayata girme, karışma vakti… Sinop’u gerilerde bırakıp, gitmek bir uyanma zamanına denk gelir hep. 

            Sinop göğü karardı. Karadeniz iyiden iyiye azgınlaştı. Havada dönenip duran tezikmiş son martı kuşu da sığınacak bir yer buldu yurtsuzluğuna.

   Ve ben baktım ufuksuz uzaklara; yalnız bir kadın oturmuş gecenin koynuna, gözlerindeki gökçe yıldızlara düşmüş bir ateş, akşamdır ey kadın! Seni istiyorum diye, beni böyle kapında yıkan hayattır…. 

Kalktı, şehre doğru yürüdü. Yorgun silueti dağılıp gitti denizin üstüne…

 

Sinop Sonbahar 2003