|
|
ESARET
|
Sosyal
Hizmet Uzmanı
İlyas
Ali DAŞTAN
|
“Gitsem kaçağım, kalsam tutsak…” dedi kendi kendisine ve bir bankın üç
tahtalı soğukluğuna dar attı kendini. Dağılan saçlarını elleri ile
yatırmaya çalıştı, rüzgâr kendinden emin bir şekilde sağa yatırılan
saçlarını tekrar dağıttı.
Tel tel kızıla dönmüş gözleri ile baktı parkın yeşilliğine. Gördükleri
nedense kızıl renkli gibi algılanıyordu beyni tarafından. Şu ağaç
yaprakları, çimenler, gölde ki su, insanlar kızıldılar.
Öfke, hırs, sevda, korku, ihanet, gözyaşı… Neler oluyordu? “Aşkın ana
yolları” demişti bir arkadaşı tüm bunlar için. Ne kadar doğruymuş. Aşkı
düz bir yol sanıyordu oysa. Hiçbir tümseği, çukuru olmayan, bir duraktan
bindiğinde son durakta inilecek olan bir tren yolculuğu değilmiş meğer
aşk.
“Bir yastıkta kocamak” dedi ama… İki insanın bir yastıkta kocaması
düşüncesi en sevdiği düşünceydi. “Ben seninle aynı yastıkta kocamak
istiyorum” derdi sık sık eşi Selma’ya. Selma gülerdi… olur derdi…
gülerdi…
Alkol seviyesi almış başını gitmiş, şimdi arabası olmadığına
seviniyordu. “Öyle şansızım ki alkol aldığımda mutlaka polis kontrolüne
takılırdım” diye kendince hayıflandı. Acımtırak alkol tadı genzinden
burnuna geldiğinde kendisi de tiksindi kokudan. Kusmamak için gözlerini
yumdu. Midesinin duvarlarını döven rakı dalgalarını düşündü. Şimdi mide
duvarlarındaki hücrelerden kaç bini yaralanmıştır. Ülseri daha da azacak
ve sabaha kendine yapılan işkencenin intikamını alacaktır.
Ve haklıydı şansızlığını tarif ederken. Şansızdı…
Güvercinler bankın etrafına konmaya başladılar. Uzun süre sessiz ve
hareketsiz kaldığından olacak parkın gri güvercinleri ayaklarının dibine
kadar yanaştılar. Kırmızı gözleri ve kırmızı ayakları ile
eşeleniyorlardı. Güvercin olsaydı o an. Aklında paralanan düşüncelerden,
yüreğinde çırpınan duygulardan uzaklaşsaydı. “İnsan dediğin çektiği
acılarla vardır ve acılar insanı olgunlaştırır” diye ahkâm kesen
arkadaşını düşündü. “Hadi canım sende” demişti. Şimdi arkadaşına
katılmakla birlikte acıların insanı var ettiğine değil de yok ettiğine
inanıyordu ancak bir olgunluk kattığı doğruydu ama nasıl bir olgunluk
bunu bulamadı.
Ağzında biriken kahverengi balgamı savurdu çimenlere doğru. İçinden
kopan acıydı balgam, ama boğazında daha çok vardı bu balgamlardan.
Sonra, yüreğinin dehlizlerindeki balgamları düşündü. Onları da
sümkürebilseydi ya. Git gide katranlaşan yürek balgamları içini daha bir
sıktı.
Kalkmak, yalpalayarak yürümek, belki düşmek… Şimdi ne diye yalnızlığını
yüzüne haykıran evine gidecekti. Duvarlarını düşündü evinin, içini açsın
diye lila rengine boyattığı evinin duvarlarını. İçi katran karası bir
adamın evinin lila duvarları pek de açmıyordu ya içini. “Renkler insanı
hayata bağlar” bir de böyle demişti arkadaşı. Sıcak, canlı renklere
bakmalıymış insan. Sarı, mavi, yeşil, fıstık yeşili ve lila; gözden
başlayarak yüreğe kadar inip kişiyi hayata bağlarmış. Hani nerede? Neden
hayata bağlanamadı, bu renklere bezendikten sonra. Koyu renkler,
özelliklede siyah benim rengim diye düşündü.
Selma’nın yeşil gözleri aklına geldi. Bir bahar tazeliğinde
tanışmışlardı. Hayatımın yedi renkli çiçeği diye sevmeye başladı
Selma’yı. Birliktelikleri kardelen beyazlığında başladığında, beyaz önce
sarardı. Sarı papatyam diye de sevdi bir zamanlar. Kırmızı gülüm diye
sevdiğinde, kırmızının öfke kızılı olabileceği aklına gelmemişti.
Renkler duyguları da anlatıyordu. Beyazla başlayan sevda, sarararak
sarıya, arkasından kırmızıya… Şimdi de beyaz sevdası kararmıştı. Demek
duyguların da renkleri varmış.
Alkol bulanıklığında iki ay öncesine gitti gözleri. Bir cuma akşamı,
saat beş sularını hatırladı. Yatak odasının bombeli aynasında duran
küçük not, bilmem kaç bin defadır zihnini kanattı. “Artık hayatından
çıkıyorum” Selma’nın, hayatına katkıları kadar kısa bir cümle ile
hayatından çıkış vizesi almasına ilk olarak gülümsemişti. Saniyeler
sonra, buz dağının içinden gürültü ile kopup okyanusta sürüklenmeye
başladığını hissettiğinde artık yolun sonunda olduğunu anladı…
Bir bahar sabahında pırpırlanıp kanatlanan yüreği şimdi yuvasız kuşlar
misali gökyüzünde dönüp duruyor. Ne geçen zamanın, ne de geleceğin
anlamı kaldı içinde. Pelteleşmiş vücudunda kanı akışkanlığını kaybetti.
Çokbilmiş arkadaşı, kahverengi gözlerinin içine bakarak “özgürlük
sevdada kalmak değil, sevda tutsaklığı reddeder, gitmek isteyen
sevdalıya iyi yolculuklar demeli” demişti. Gidene başka ne denir ki…
Oturduğu bankta hareketlenince, ayaklarının dibinde eşelenen güvercinler
havalandı. “Ben kendi sevdama esir olmuşum” dedi kendi kendine. “Gitsem
kaçağım, benim özgürlüğüm kalmam ve kendi esaretimi onaylamamdır.”
Can arkadaşının haklılığı iki damla gözyaşı olarak yanaklarından
süzüldü. Sevdasında tutsak olan nice sevdalılar gibi yol boyu yürüdü
gitti…
|
|
 |
|
|